şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
  • şu mutsuzluğu bir rahat bırakabilir misiniz lütfen?

    kendisine haksızlık edilen bir duygu bu. ne var sanki? nedir bu mutluluk fetişizmi anlayamıyorum. mutluluk dediğin şey anlardan ibaret, bir sürekliliği yok. oysa ki mutsuzluk öyle mi? içine dalınca çık çıkabilirsen. her şeyin en iyisini, en mükemmelini hak ettiğimize inandığımız bir devirde öcüymüş gibi kaçıyoruz mutsuzluktan.

    bizi paniğe sürükleyen şey mutsuzluğun kendisi değil, mutsuzluktan kurtulamama korkusu. çevremde mutsuzluğun bulaşıcı olmasından korkan insanlar var.

    ben en verimli kişisel gelişim dönemlerimi mutsuzken yaşarım mesela. mutsuzken daha yalnız olurum, daha çok kitap okurum, daha çok düşünürüm, daha çok film izlerim, daha az yer, daha fazla çalışırım. eğitimimdeki, kariyerimdeki ilerlemeyi hep mutsuzluğuma borçluyum. mutsuzken başkalarını daha çok anlamaya çalışırım, daha çok empati yaparım, daha fazla risk alırım, yeni şeyler denerim, yeni yerlere giderim, normalde iki kelime etmeyeceğim insanlarla derin sohbetlere girerim. yürümek için, şiir için, sanat için daha fazla zamanım olur. daha cesur olurum, aklımdan geçenleri söylerken daha az filtrelerim. gururum, egom törpülenir, arşa değen kıçım yere iner. daha iyi yazarım, daha fazla görürüm, daha çok dinlerim, sorgular, anlamaya çalışırım. mutsuzken toplum yararına işler yaparım. kendimi daha iyi tanırım, açar içime bakarım, dürüst olurum. hem acımasız olur, hem merhametin dibine vururum.

    mutluluk ve pozitif enerji faşizmini yaşamaktansa temiz temiz mutsuz olurum ben. "önce seni üzeni affedeceksin ki kendini affedebilesin" rüşvetiyle çalışan ikircikli mutluğu ne yapayım yahu?. ne affedeceğim... yalan, hile, ihanet, psikolojik şiddet... ne arasan var. karmasına, çakrasına, zenine sıçayım afedersin. tüm semavi, kadim ve çok tanrılı dinlerde allah belasını versin gamzelerimi söküp yerine tuzlu su koyanların.

    en nihayetinde bir yolda yürüyoruz işte. bazen mutluluk "ce!" diyor, gidiyor, bazen yola mutsuzluk eşlik ediyor. sonuçta yol uzun, iyi ve kötü sürprizlerle dolu. önemli olan her koşulda yürümeye devam etmek.
  • bu sabah dört katlı binanın tüm katlarını dolaştım, birimlere girdim, basit bir doğramayla kendilerine ayrı alan yaratan müdürlerin suratına baktım, bankoların her iki tarafındaki insanları inceledim ve şunu anladım ki eşi görülmemiş bir mutsuzluk salgınının esiri olmuşuz. içtiğimiz suya, soluduğumuz havaya karıştırmışlar sanki bu virüsü; kaşlar çatık, bakışlar ölü.

    herkes kavga etmek için fırsat kolluyor, suratlar çoktan düşmüş, yeni bir güne başlamıyor da bir önceki günün lanetini sırtımıza alıp işe öyle gelmiş gibiyiz. gece uykusu şarj etmiyor olsa gerek, durgun bakışlar beş dakika daha uyuması gerektiğini düşünüyor. sanki tüm insanlık birbirinden bir şeyler çalmış gibi, kimi görsem bir diğerinden alacaklı olduğunu düşünüyor.

    bir hasan ali toptaş romanında, iç sıkıntısının gölgesine kurulmuş bir köy gibiyiz; dışardan elçiler bile gelmiyor, belki de elli sene önce son elçinin başına gelenlerden sonra unutulduk, karabüyü ile mühürlendik. derdimizi anlattıkça derdimiz büyüdü ve bizi ele geçirdi, göğüs kafesimize oturup nefesimizi kesti, kılcal damarlarımızı tıkadı. gülmeye çalışsak, yüz felci geçirmiş gibi kaldık ki zaten gülünecek bir şey yoktu. tüm gülüneceklere başkaları çok önceden gülüp bitirmişti, bize sadece belli belirsiz külleri savrulmuştu.

    küller ki ahşap masaların üzerinde, kısa kollu gömlek giyen adamların sevimsiz bıyıklarında asılı kalmıştı. herkesin yüzünde "aslı gibidir" kaşesi basılmış gibiydi, gerçek değildik de gerçeğin bir kopyasıydık, noterlere göre idare ederdik fakat duruma bakılırsa, kendimizi bile idare edemiyorduk. kimse kendisiyle karşılaşmasın diye aynalar kaldırılmış, parlak seramikler matlarıyla değiştirilmiş ve telefonların kameraları bantlanmıştı. neye benzediğimizi diğerlerine bakarak anlamaya çalışıyorduk ve görebildiğim kadarıyla iyi değildik.

    gerçek hallerimiz bir yerlerde mutluydu belki, biz de onların yerine işe gönderilen replikaları ya da dublörleriydik. kazandığımız para bizim değildi, attığımız imzalar bize öğretilmişti. bu yalandan mevkiler, astlar üstler, bir sonuca bağlanmayan toplantılar, eğitimler, maddi sıkıntılardan dolayı gerçekleşmeyen projeler, yaklaşık maliyetler, keşifler ve metrajlar, biz gözümüzü açıp etrafa bakınmayalım diye başımıza sarılan türlü türlü belalardı. ne zaman bir şeyleri fark edecek ve gerçeğin kendisine ulaşacak olsak, bizi yeni bir replikayla değiştiriyorlardı; o yüzden anlamamayı, anlasak bile bunu belli etmemeyi tercih ediyorduk. iyi kötü midemize sıcak bir çorba giriyordu, merkezi sistem ile yazın serin, kışın da sıcak odalarımızda çalışabiliyorduk. sigortamız bile yatıyormuş, bordrolar öyle söylüyordu. bizden kestikleriyle özel yapım mercedesler bile alabiliyordu büyüklerimiz. aman oğlum diyordu anneler, bu devirde böyle iş bulmak kolay mı?

    o yüzden bilsek bile başımızı öne eğip çalışıyorduk ki çalıştığımız halde ay sonuna kalmayan para, çalışmadığımız takdirde semtimize bile uğramazdı. yanlış köşeden başlayan fayans ustası gibiydik, olmamamız gereken bir köşede sıkışıp kalmıştık. bu da bize mutsuzluk ve umutsuzluk getiriyor, kat planlarında acil çıkış yazısı arıyorduk.

    dört katlı binadan çıkıp mavi göğün altında durağa kadar yürüdüm, cama yaslanmış amcaya "burası göğe bakma durağı mı?" diye sordum. cevap vermedi, sadece mutsuz kaşlarını kaldırıp yola bakmaya devam etti. virüs bu lanetli kasabanın asfaltına bile nüfuz etmişti.
  • şu gezme tozma programlarından birini izliyorum bir gece, sırf kafam dağılsın diye ama o kadar mutsuzum ki beynimde sarhoş edemediğim her bir hücre canımı yakıyor resmen, kavruluyorum. bir dağ köyünde çok yaşlı bir kadınla konuşuyor sunucu, kadın günlük işlerini halletmeye uğraşıyor bir yandan ama yürüyecek hali yok kadının, yine de durmuyor, cevap vermek için bile durmuyor teyze. sunucu "mutlu musun?" diye sordu teyzeme, kadın bir an bile duraksamadan "mutluyum tabi" dedi, "mutlu olmayıp da ne yapıcam". evet "mutlu olmayıp da ne yapacaksın? ölene kadar iyi olacaksın başka bir şansın yok, yaşamak zor zaten yeterince, tüm bu hengamenin içinde, arka arkaya gelen bir dolu boktan şey arasında, o özleyerek beklediğin ufacık gülüş ulan mutluluk. mutsuzluğun hayatına hükmetmesine izin verdiğin an ele geçiriyor seni, bir daha kalkamıyorsun. altay öktem diyor ki; "her düştüğünde yerden bir taş al, gerekir kalabalığa", böyle bir şey yaşamak, düşe kalka, kucağındaki taşları savura savura yaşayacaksın, yaralayıp yaralanarak. bu kavga bitene kadar gülümseyeceksin amına koyiim, gülecek tek bir şey bile bulamıyorsan hayatında, kendi sefaletine gül, "mutlu olmayıp da ne yapacaksın?".
  • yıllardır yineleyici depresyon sorunuyla mücadele eden biri olarak 'mutluluk' ve 'mutsuzluk' hislerinin neye karşılık geldiğini çözmeye çalıştım. her sene olmasa bile muhakkak iki senede bir beni, birkaç aylığına hayattan koparan depresyon sorunuyla boğuşuyorum. o aylar içerisinde dünyadan tamamen kopup yalnızca benim algılayabildiğim-bazen de algılayamadığım bir tarafa doğru uçuyorum. insanların bana söylediği hiçbir şeyi anlayamıyorum mesela, anlamış gibi yapıyorum işte. kafamı yukarılardan toplayıp odaklanmam gerekiyor. "odaklan ve karşındakinin ne dediğini dinle" diyorum. telkin yöntemini uygulamadığım müddetçe monologlar vantilatör sesine dönüşüyor.

    sorunumun nüksettiği aylarda, mağara alegorisinin bir benzerini yaşıyorum. sanki doğduğum günden beri bir mağaranın içine zincirlenip kalmışım. benimle birlikte o mağarada bulunan bir kişi bile yok yalnız, tek başımayım. nihayet depresyon sürecinin bitmesi ve dışarıya ulaşmamla birlikte gözlerim kamaşıyor. bir durup etrafıma, sonra tipime bakıyorum. o aylarda hayvanın evladına dönmüşüm, insanlıktan çıkmışım. bunu ilk fark ettiğimde üniversite ikinci sınıftaydım. o his, okulun sonlarına doğru gelmiş ve beni, güvenlik çemberinin içine sıkıştırarak alanımı daraltmıştı. evet, okula gidebiliyordum. evet, duş alabiliyordum, yemek yiyebiliyordum. görünürde hiçbir sorun yoktu. görünürde bir sorun olmaması amacıyla kalan son partikülleri etrafa yayıyordum sadece.

    üniversitenin üçüncü ve dördüncü senelerinde de geldi. e dedim ben bir psikoloğa görüneyim artık. üniversitemizin güzide psikologlarından birinden randevu alıp psikoloğun kapısının önünde bekledim. psikolog beyefendi, benim randevumu unutmuş. içeri girdiğimde sıvazlıyordu şaka şaka. bir espri yapayım dedim zira ona doğru gidiyordu hikaye hahah. baktım adamın masasının önünde kırıntılar var. ağzındaki poğaçayı nefessiz yutmaya çalışırken "oturun" dedi. o an, anlatmayı düşündüğüm hislerim götüme kaçtı arkadaşlar. adamın iş ciddiyetini ve bana bakışını görünce "yapacağın işi skeyim" dedim çünkü. neyse geldik şimdi, ayıp olmasın iki konuşup giderim demeye de devam ettim. adam, önündeki kırıntıları eliyle masadan aşağı atarken bir yandan da konuşuyordu. e dinlemiyordum o noktadan sonra, ne dinleyeceğim? zaten dikkat problemim var, bir de eliyle kırıntıları yere atan adamın cümlelerini beynimin süzgecinden geçireceğim he mi... benim beynim patates olmuş, en azından işinin piri olduğunu sandığım herifçinin eli ayağı bir rahat dursun da odaklanabileyim.

    üniversite bitti. bir yılda yataklara düştüm. önceki depresyonlarıma kıyasla çok ağır geçti. bir ay boyunca yorgan denen kara deliğin içinde debelendim. yorganın altına girip osurarak keyif yapmaya çalıştığım zamanlar değildi bunlar dostum yoo. ağlamaktan içimin şiştiği, neden ağladığımı da bilmediğim acayip dönemler. en sonunda sorunumu aileme açtım -ki hiç açmam- "bakın kardeşlerim, ben psikiyatriste görüneceğim haberiniz olsun, yohusam bu durum iyi gitmiyor" dedim. ilk kez özel bir hastaneden randevu aldım ve psikiyatriste gitmiş bulundum. psikiyatrist; hakkında çok güzel yorumlar okuduğum, hatta bizzat duyduğum, didik didik araştırdığım biriydi. geri zekalı adam, intihar edeceğimi sandı. intihar meselesine gelecek olursak, şurada büyükçene bir parantez açmam gerekir. psikiyatristlere, psikologlara gide gele muhabbetin nereye varacağını anlar oldum. ya muhabbet bipolar olma olasılığıma doğru yol alıyor ya da intihar edeceğim düşünülüyor. bu olasılıklara yol açan iki durumdan bahsedeyim. biri, tüm gittiğim psikolog ve psikiyatristlerin ortak sorusu: eeaaa bu depresyon döneminden sonra kendini aşşırı mutlu hissettiğin, öz güveninin tavan yaptığı, sürekli alışveriş yapmak istediğin, cinsel isteğinin normalden fazla düzeyde seyrettiği bir döneme giriyor musun?

    heh bak şimdi yiğenim. buna evet dedin mi bipolar raporunu basıyorlar sana, aklında bulunsun. tek seansta, hiç yanıltmaz. bipolar'ın bir sıralaması var, o maddelerin birkaçına uydun muydu lithuril'i veriyorlar. sen de aylarca günde 900 mg ilacı boşu boşuna içiyorsun. şimdi bunların birkaçı var, birkaçı yok, birkaçından da emin değilim desen... psikiyatristin yönlendirmesiyle kendini iki saniye içinde bipolar zannedebilirsin. ikinci durum ise aile geçmişi. ailemin/akrabalarımın hastalık geçmişlerine bakıldığı ve intiharın da bulunduğu göz önüne alınırsa psikiyatristin beni "bipolar'sın sen" deyip korkutması on dakikasını almıştı. ulan zaten berbat durumdayım, ne problemim var bilmiyorum, sen de bana onuncu dakikada bipolarsın diyorsun el insaf. bir de intihar etmeyeceğimi, hayatımın hiçbir noktasında intihar etmek gibi bir düşüncenin içine girmediğimi söylememe rağmen ucubik bir dudak hareketi yapıp "üzülme" demişti bana. üzülme, intihar etmeyeceksin dercesine... lan zaten intihar etmeyecem anten.

    baktım abuk subuk anti depresanlar kullanıyorum, bipolar mıyım belli değil... bipolar ilacı + birkaç anti depresan daha. hepsini toplasan günde 1 grama denk geliyor. günde 1 gramlık ilaç mı kullanılır... bilmediğin bir şey için hele hele. ne mi yaptım? psikoloğa gittim. o psikolog da hipnoterapi, emdr yapmaya çalıştı. işe yaradığına inanmaya çalıştım, bara veriyoz ya. işe yarıyordur dedim. kadın, hipnoz etmeye çalışırken "off bi sus allah'ını seversen" diyorum içimden. senin beni hipnoz etmeye çalıştığını bilmemden ötürü yapısal olarak parçalanamıyorum üzgünüm. akşam yiyeceğim yemeği düşünüyorum. ne yesem acaba? kadın da orada, "hacı amcanla vedala$ma vaktin geldi" diyor. artık o kadar uzun süre psikoloğa, psikiyatriste gittim ki, "alacağınız olsun, en iyisi oynadığım role inanayım" aşamasına geçtim. hipnoz olduğuma inandım. kinik bir rolün içine girdim.

    o yıllardan bu yana kullandığım ilaçları, gittiğim doktorları saymaya kalksam sayamam. depresif nöbet geçirdiğim için rapor almak zorunda kaldığım zamanlarım oldu. sonuçta, depresyon bir hastalıktır ben de bunu kabullendim. beynimin kimyasında bir sıkıntı var, kontrol edemediğim dönemlere girebiliyorum. tedaviye başlama azmini gösterdiğim yıllardan beri umudumu hiç yitirmedim. beni mutlu eden ve mutsuz eden şeyleri çok iyi biliyorum. nikos kazancakis'in zorba'sı vardır, ufak tefek anlar onu mutlu eder. gnothi seauton'un hakkını verir. ben de yıllar içinde doktorlara gide gele, beynimin içinde debelene debelene kendimi bilmeye başladım. sürekli depresyona girmenin maalesef artılarından biri, kullandığın ilaçların yanı sıra neyi sevdiğini, neyi sevmediğini, seni neyin mutlu-mutsuz ettiğini bilmeye başlamaktır. insana belli bir olgunluk katıyor ister istemez. o kadar vakit geçirmişsin ki kendinle, mağaranın içine o kadar dönmüşsün ki. gir-çık yapmışsın, bir de şunu deneyeyim yok bunu deneyeyim. insan denek olmuşsun.

    bugün omlet yapıp yedim misal, çok güzeldi tadı. bir güzel yemek, bir kafeye gidip kahve içerken kitap okumak, bir yürüyüş yapmak, bir güzel satır okumak, müzik dinlemek, korku filmi izlemek, kedileri sevmek-onları beslemek, yakın arkadaşlarımla kokteyl içmek, sinemaya gitmek, spor yapmak beni inanılmaz mutlu ediyor. mutsuzluk ise, bunları yapmaya çalışırken çevresel faktörler tarafından sürekli olarak baltalanmam. hemen örneklendirelim:

    spora mı gideceğim, evin dış kapısını açtım. beni karşılayanlar, karşı komşunun kapısının önündeki 850 adet ayakkabı. onların üzerinden atlayıp merdivenlere geçtim, bu sefer karşımda ne var? alt komşunun çocuklarının bisikletleri... onların ayakkabıları... ayak kokuları... dışarı çıktım, sokak kedileri yesin diye bırakılmış salçalı, biberli, soğanlı iğrenç yemekler. toplayıp çöpe attım mı? daha beş dakika olmadı.

    evden çalışıyorsun, pazar günün tatil diyelim. yatakta oyalanayım, geç kalkayım diyorsun. hayır, geç uyanamazsın. üst komşunun kızı, hafta sonunu eşiyle birlikte geçirmek için çocuklarını annesine bırakmış. çocuklar, kapının önünde bağırıyor. komşu da tepeden onlarla konuşuyor. karşılıklı bir anırma söz konusu. çocuklar eve girdiği zaman koşturup duruyorlar, pazar günüymüş, dinlenecekmişsin hak getire. anlatıyorsun yok, konuşuyorsun yok. dışarı çıkmak istiyorsun, seni mutlu edecek an'a ulaşana dek tüm trafik berbat. yürüyüş yapacaksın, yürüyüş yaptığın yol lağım kokuyor. dönüşünü düşünüyorsun, trafik trafik trafik. beynimin kimyasına rağmen mutlu olmaya, beni mutlu eden anların kıymetini bilmeye ve çabalamaya çalışıyorum lan. oğlum sisifos, nasıl bir taşı itelemeye çalışıyoruz biz? söyle. o taşı itelemeye çalışırken belediyenin açtığı çukura düşer ölürüm ben. albert camus, gel bizim yerimize iki gün yaşa ülkede. çay mahallesi'ne bırakıcam ama seni haberin olsun. oradan bulacaksın yolunu.
  • "mutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır. mutsuzlar, zavallılar daha da mutsuz, zavallı olmamak için birbirlerinden kaçmalıdırlar."
    (bkz: dostoyevski)
    (bkz: insancıklar)
  • zweig'in bu hususta yazdığı güzel bir pasaj vardır, içerisinde bulunulan iletişim asrının insanı pençesi içine düşürdüğünü ve hiçbir şeye kaçmasına müsaade etmediğini anlatır. önceki kuşaklar, hepimizden daha çok zorluk yaşamış, ıstırap çekmişlerdir; fakat her büyük felaketten sonra bir yerlere sığınmayı başarmış, "bu da geçer elbet" demişlerdir. işte, ahir zamanın en büyük problemi, insanların "bu da geçer yahu" diyememesidir; çünkü geçmeyecektir, bunu bilir.

    insanın yeryüzünün herhangi bir yerinde gerçekleşen her felaketi saniyesinde haber alması, neticelerini öğrenmesi, ölümleri anında duyması, aslında onun düşmanı ve felaketidir.

    insanlar kapitalizm asrından evvel çok daha mutlulardı. şimdi ise geviş getiren bir inek kadar dahi sürûr ve sükûn içerisinde değillerdir.
  • "hüzünlü bir kentte yaşıyorsan içine düştüğün mutsuzluğu hemen tanırsın. arabaların, kamyonların egzoz dumanları yatıştığı, ayın her şeyi pırıl pırıl aydınlattığı zaman bile, gecenin havasında koklayabilirsin mutsuzluğu."

    (bkz: salman rushdie)
    (bkz: harun ile öyküler denizi)
  • geçen gün metronun turnikelerinden geçerken omzuma bir el dokundu. dönüp baktım, mavi saçlı bir kadın utana çekine "af edersiniz bir şey sorabilir miyim dedi. "buyurun" deyip kulaklığımı çıkardım.

    "daha önce bir kaç defa denk geldim size metroda. bu size biraz garip gelebilir ama sorma gereği duydum, niye bu kadar mutsuzsunuz?"

    ne diyeceğimi şaşırdım. önce uyduruk bir gülümseme takınmaya ve o kadar da mutsuz olmadığımı anlatmaya çalıştım. gülümsemem ayaklarımın dibine düştü. uykusuzum, hem iş hem okul zor oluyor dedim.(allah belamı versin, okul umurumda değil üstelik çalışmıyorum) bir süre ikimiz de ne diyeceğimizi bilemedik. trenden inen ve trene koşan mutlu insanlar geçti yanımızdan. ayaklarımın dibindeki gülümseme öyle ağırdı ki alıp dudaklarıma takamadım. gözlerim doldu, oraya oturup hüngür hüngür ağlamak istedim. o kadar da mutsuz değilim aslında dedim. inanmadı. çünkü yalan söyledim. o kadar mutsuzum, hatta daha fazlası. teşekkür ettim, iyi günler dedi ve farklı yönlere yürüdük. birine sırılsıklam aşığım o da beni seviyor üstelik, sevdiğim herkes etrafımda ve sağlıklıyız. ama işte benim ağlayasım var sevgili okur. metro kalabalığının ortasına oturup hüngür hüngür ağlayasım var.
  • silgisi beklentisizlik olan karayazı.
  • olduğun insanla olabileceğin insan arasındaki mesafe.
    (bkz: birinci tekil şahıs)