şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
  • hayattan alınan zevki önemli ölçüde düşüren duygu.
    bazı insanlar içinse bir duygudan fazlası, vazgeçilemez bir alışkanlık.
  • benimkisi de kronik mutsuzluk...
  • bazı insanlar bu dünyaya melankoli yapmak için gelmiştir. evet çok zor şeyler de yaşamış olabilirler, hiçbir şey diyemem. ama mutlu anlarında bile depresif karakterleriyle o anın içine edebilirler. nasıl mutsuz olunacağını doğuştan gelen bir dürtüyle bilirler. ve kolay kolay değişmezler.

    mutlu insanlar ise, yaşadıkları zorluklar karşısında bir süreliğine acı duyarlar. ve daha sonra bardağın dolu tarafına bakar, şükrederek yollarına devam ederler.

    hani bardakları yarı dolu değil, bomboş olsa, hamd olsun bir bardağım var diye sevinecek insanlardır.

    mutsuzluk bir hastalıktır. nasıl mutlu olunacağı zamanla öğrenilebilir. insan dünyayı değiştiremez belki ama dünyaya baktığı kendi görüşünü değiştirebilir.
  • bazen etkisini fiziksel de gösterir.

    elinizi kaldıracak gücünüz olmaz. yataktan çıkmaya mecaliniz yoktur, işe gidemezsiniz. ne oldu diye soranlara “mutsuzum” deseniz, “hassiktir oradan” derler.
    o yüzden kimseye bir şey anlatamazsınız. yatağınızda mutsuzluğunuzun hafiflemesini beklersiniz.
  • kitabını yazarım.
  • bir benzetme yapmam gerekirse bir yaz gecesi balkonda oturmuş; geçmiş, şimdi ve geleceği beklentiler imbiğinden geçirirken durup kalma gibi.mutsuzluk biraz da sessizliktir.sürekli konuşan bir insan istemeden ya da isteyerek mutsuzluğunu karşısındakine akıtmaktadır.varoluşuyla muhattabına varlığı dar etmektir.mutluluk paylaştıkça artarken, mutsuzluk paylaştıkça azalan bir insanlık durumudur bir bakıma...
  • dokundum ve kurudu irem. bu kadar.
  • bu sabah dört katlı binanın tüm katlarını dolaştım, birimlere girdim, basit bir doğramayla kendilerine ayrı alan yaratan müdürlerin suratına baktım, bankoların her iki tarafındaki insanları inceledim ve şunu anladım ki eşi görülmemiş bir mutsuzluk salgınının esiri olmuşuz. içtiğimiz suya, soluduğumuz havaya karıştırmışlar sanki bu virüsü; kaşlar çatık, bakışlar ölü.

    herkes kavga etmek için fırsat kolluyor, suratlar çoktan düşmüş, yeni bir güne başlamıyor da bir önceki günün lanetini sırtımıza alıp işe öyle gelmiş gibiyiz. gece uykusu şarj etmiyor olsa gerek, durgun bakışlar beş dakika daha uyuması gerektiğini düşünüyor. sanki tüm insanlık birbirinden bir şeyler çalmış gibi, kimi görsem bir diğerinden alacaklı olduğunu düşünüyor.

    bir hasan ali toptaş romanında, iç sıkıntısının gölgesine kurulmuş bir köy gibiyiz; dışardan elçiler bile gelmiyor, belki de elli sene önce son elçinin başına gelenlerden sonra unutulduk, karabüyü ile mühürlendik. derdimizi anlattıkça derdimiz büyüdü ve bizi ele geçirdi, göğüs kafesimize oturup nefesimizi kesti, kılcal damarlarımızı tıkadı. gülmeye çalışsak, yüz felci geçirmiş gibi kaldık ki zaten gülünecek bir şey yoktu. tüm gülüneceklere başkaları çok önceden gülüp bitirmişti, bize sadece belli belirsiz külleri savrulmuştu.

    küller ki ahşap masaların üzerinde, kısa kollu gömlek giyen adamların sevimsiz bıyıklarında asılı kalmıştı. herkesin yüzünde "aslı gibidir" kaşesi basılmış gibiydi, gerçek değildik de gerçeğin bir kopyasıydık, noterlere göre idare ederdik fakat duruma bakılırsa, kendimizi bile idare edemiyorduk. kimse kendisiyle karşılaşmasın diye aynalar kaldırılmış, parlak seramikler matlarıyla değiştirilmiş ve telefonların kameraları bantlanmıştı. neye benzediğimizi diğerlerine bakarak anlamaya çalışıyorduk ve görebildiğim kadarıyla iyi değildik.

    gerçek hallerimiz bir yerlerde mutluydu belki, biz de onların yerine işe gönderilen replikaları ya da dublörleriydik. kazandığımız para bizim değildi, attığımız imzalar bize öğretilmişti. bu yalandan mevkiler, astlar üstler, bir sonuca bağlanmayan toplantılar, eğitimler, maddi sıkıntılardan dolayı gerçekleşmeyen projeler, yaklaşık maliyetler, keşifler ve metrajlar, biz gözümüzü açıp etrafa bakınmayalım diye başımıza sarılan türlü türlü belalardı. ne zaman bir şeyleri fark edecek ve gerçeğin kendisine ulaşacak olsak, bizi yeni bir replikayla değiştiriyorlardı; o yüzden anlamamayı, anlasak bile bunu belli etmemeyi tercih ediyorduk. iyi kötü midemize sıcak bir çorba giriyordu, merkezi sistem ile yazın serin, kışın da sıcak odalarımızda çalışabiliyorduk. sigortamız bile yatıyormuş, bordrolar öyle söylüyordu. bizden kestikleriyle özel yapım mercedesler bile alabiliyordu büyüklerimiz. aman oğlum diyordu anneler, bu devirde böyle iş bulmak kolay mı?

    o yüzden bilsek bile başımızı öne eğip çalışıyorduk ki çalıştığımız halde ay sonuna kalmayan para, çalışmadığımız takdirde semtimize bile uğramazdı. yanlış köşeden başlayan fayans ustası gibiydik, olmamamız gereken bir köşede sıkışıp kalmıştık. bu da bize mutsuzluk ve umutsuzluk getiriyor, kat planlarında acil çıkış yazısı arıyorduk.

    dört katlı binadan çıkıp mavi göğün altında durağa kadar yürüdüm, cama yaslanmış amcaya "burası göğe bakma durağı mı?" diye sordum. cevap vermedi, sadece mutsuz kaşlarını kaldırıp yola bakmaya devam etti. virüs bu lanetli kasabanın asfaltına bile nüfuz etmişti.
  • yetti be aq yetti, ben bu dünyaya üzülmek kaybetmek için mi geldim lan
  • "içimde kendi hayatımı yaşamadığım kanaati var. daha samimi olayım ister misiniz? bu yaşadığım hayat o kadar benim değil ki herhangi bir saatimde birisi gelip de bana ‘haydi kalk, sıran geldi, kendi kendin ol!’ diye bağırsa sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi inanıp koşacağım."*