şükela:  tümü | bugün
  • odatv'nin yeni transferi. isim belirtmeden "usta gazeteci artık odatv'de" diye eşşek kadar harflerle yazılmış görünce kimmiş lan bu diye merak edip tıklıyorsunuz haliyle. adını daha önce duymamış olmak benim cehaletim olsun. zaten ustalıkla şöhret her zaman bir arada olmaz ki.

    yıldız'ın "100 yılın hesabı/türk’ü tasfiye projesi" adlı bir kitabı bulunduğunu öğrenince bu dijital aydınlık taifesiyle yolunun kesişmesini de anlayabiliyoruz. "türk'ü tasfiye" ettirmeyecekler! ulu önder ve millî şef dönemlerindeki asr-ı saadete ülkeyi geri döndürecekler. sıcak salonlarda halkçı halkçı vals yapacaklar, halk da burnunu cama dayayıp izleyecek dışarıdan, soğuktan.

    tıpkı o mutlu güzel günlerde olduğu gibi, ağanın pohının üstüne poh olmayacak!

    =====alıntı=====

    usta gazeteci artik odatv'de

    usta gazeteci müyesser yıldız haberleriyle ve analizleriyle artık odatv’de.
    müyesser yıldız 1983 yılında gazeteciliğe başladı. tercüman, günaydın, akşam gazetelerinde ve nokta dergisinde çalıştı. bir süre basın müşavirliği görevinde bulundu. avaztürk haber sitesinin kurucularından oldu.

    100 yılın hesabı / türk’ü tasfiye projesi adlı bir kitaba imza attı.

    http://www.odatv.com/…teci-artik-odatvde-3005101200

    =====alıntı sonu=====
  • bir dönemler avaztürk sitesinde yazmış olan bayan.
  • "savcı öz'ün yargılanmasını sağlayan gazeteci gözaltında" adlı vatan gazetesi haberi ile gündeme gelmiş olan gazeteci. ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınmıştır.

    http://haber.gazetevatan.com/…tinda/362921/1/gundem
  • tutuklanmasından sonra banu avar'ın hakkında yazdığı yazı:

    *

    müyesser

    odatv yi en başta onun yazısını okumak için açardım..

    bir süre yazısını görmeyince barış’ı aradım..

    ‘babasını kaybetti’ dedi.

    numarasını aldım tanıştık. annesi alzheimer hastasıydı.. hergün annesinin bulunduğu yere gidiyor öğle yemeğini onunla yiyordu.

    başı çok kalabalıktı. yazı yazamıyordu…

    sadi somuncuoğlu devlet bakanıyken basın işlerini yapmıştı. bir zamanlar deniz baykal’a da raporlar hazırlamıştı. yetkin parlamento muhabirlerinden biriydi. işinde mükemmeldi..

    bıçak gibi bir kalemi vardı. çok iyi bir yazardı…

    ‘yazmalısın!’ demiştim. ‘anneme gidemediğim gün fenalaşıyor!’ demişti.. hergün annesindeydi.. sabah ararsam yoldaydı, akşamsa oradan dönüyordu..

    müyesser 2 gündür hasta annesini ziyaret edemiyor…

    *

    nedim kalp ameliyatı geçiren eşini düşünüyor…

    mümtaz idil o kötü hastalığın pençesinde..adaletle boğuşuyor…

    tuncay özkan mustafa balbay ve doğu perincek birkaç metrekare hücrede… duvarlara bakıp gülümsüyorlar ‘sona yaklaştık bu zulüm bitecek!’ diyorlar.

    hepimizin kalbinin onlarla olduğunu biliyorlar!

    ekranda yüzler.. sabah akşam ergenekon davasını güzelleyenler!

    sürek avına karşı çıkar miş gibi yapanlar, ‘bana bir şey olmaz, onlar muhalifti!’ diyenler..

    şunu unutmayın! hiçbir şey kalıcı değildir… değişim esastır. ve bu da geçecektir… o zaman saklanacak yer arayın…

    tarihin dehlizlerinde çamurlu yüzlerinizle yokolup gideceksiniz…

    müyesser, keskin kalem kardeşim, ve diğer meslekdaşlarım, umut doluyum, her gecenin karanlığı var ama sabah gece karanlığını bozar… ve mutlaka ama mutlaka doğar!
  • fatma sibel yüksek'in hakkındaki yazısı:

    * * * * * *

    kürt kızı müyesser...

    gazeteci müyesser yıldız, adıyamanlı bir kürt ailenin 6 çocuğundan biri olarak dünyaya geldiğinde, köyde okuma yazma ve türkçe bilen kimse yoktu. kız çocuklarının kaderi, on beş yaşına gelmeden kocaya verilmek, 16'sında anne, 30'unda büyükkanne olmak ve dayakla, yoksullukla geçen çileli ömrünü ortalama 50 yaşında doktorsuz, bakımsız, ilaçsız, acılar içinde tamamlamaktı...

    müyesser'in anası, o çaresiz haliyle bu kadere razı olmak istemedi. kızlarının da kendi yazgısını paylaşmalarından hep korktu ama biliyordu ki gücü yetmeyecek, kızları daha çocuk yaşta kucağından koparılıp kocaya verilecekti.

    şöyle dahiyâne bir çözüm üretti kendince:

    çevresinde kızlarıyla yaşıt ne kadar akraba ve komşu erkek çocuk varsa, hepsini sırayla emzirdi. böylece, kızlar biraz büyüyüp de köyden talip çıktığında "onlar süt kardeş, birbirlerine düşmezler" diyebildi. kızları "kısmetsiz" bırakarak akraba evliliği yapmaktan ve köyden kalmaktan kurtardı. canını dişine takıp her birini okula gönderdi; aç kaldı, dayak yedi, çile çekti ama evlatlarının geleceğinden bir gün olsun taviz vermedi.

    imkânsız şartlarda 6 çocuğuna da üniversite tahsili yaptırmayı başaran o mübarek ana şimdi ankara'da alzheimer hastalığının pençesinde boğuşuyor. kendisine bir bebek gibi bakan, saçlarını tarayan, masallar anlatan, uyutmadan başından ayrılmayan müyesser'ini bir gün görmese kuş gibi çırpınıyor. çaresiz ve güçsüz kalana kadar kendisini ruh kafesinin duvarlarına çarpıp duruyor...

    kendisine hiç bir şey söylenmediği halde ana yüreği hissetti ve müyesser'in gözaltına alındığı gün ziyaretine gelenlere "bu deli kız başınıza ne işler açtı?" diye sordu. herkes şaşırıp kaldı, nasıl hissedebildiği anlaşılmadı. ana böyle dedi ve sonra sustu, kendi dünyasına döndü. ağzından o gün bu gündür tek kelime çıkmıyor...

    müyesser'e iki saat boyunca "falanca kişiyi neden tanıyorsunuz", "şu haberi ne amaçla yazdınız", "şu yazınızda ne demek istediniz" gibi sorular sorduktan sonra "terör örgütü ile bağlantı" kanısına vardılar ve gecenin 3'ünde tutukladılar. aralarında müyesser'in can ciğer arkadaşlarından hiç ayırmadığı, her sıkıntılarına koştuğu bir takım insan müsveddelerinin de bulunduğu tipler şimdi, "canım, belli ki savcıların elinde güçlü deliller var, bekleyelim görelim" diye yazılar yazıyorlar...

    "bekleyelim, görelim" diyenler, dört yıldır yapılan "ergenekon" duruşmalarına bir kere olsun gitmiyorlar orada yüzlerce "delilin" nasıl çürütüldüğünü biliyorlar ama yazmıyorlar....tertemiz hayatların karartılmasını sapkın bir zevkle izleyip fil dişi kulelerinde ahkâm kesiyorlar.

    ve hiç utanmadan, yüzleri kızarmadan müyesser gibi halktan insanları "statükoculukla", "ayrıcalıklı egemen" olmakla, "beyaz türklük'le" suçluyorlar. böyle iftiralar atarken bir yandan iktidarın bütün imkanlarından azgınca yararlanıp banka hesaplarını kabartıyorlar..

    müyesser hayatında bir gün bile kendini düşünmedi. cefakâr kürt kadınlarının bütün özelliklerine sahipti. her ortamda evsahibi, her sıkıntılı durumda öne düşendi. meclis kulisinde üç kişiyi bir arada görünce hemen "çay getireyim" diye koşardı. getirdiği çayları evindeymiş gibi kendi elleriyle ikram eder, şekeri az olmuş diyene şeker, "ben açık içmem" diyene demlik koştururdu.

    ankara'nın görüp görebileceği en bilgili, en iyi gazetecilerinden biriydi. tarihi, devleti, kurumları, bürokrasiyi, mevzuatı, güncel siyaseti çok iyi bilirdi. hitabeti ve kalemi çok güçlüydü. ankara'nın bütün kütüphanelerini evinin odaları gibi tanır, nerde hangi eser var, hangi mevzuat hangi kurumun arşivinde bulunur iyi bilirdi. pek çok genç gazeteciyi yetiştirdi, araştırma yapmayı öğretti, gözden kaçan haber konularına dikkatlerini çekti. işini her zaman en iyi şekilde yaptı. basın müşaviri iken bizlere kök söktürdü. onun sorumlu olduğu birimlerden kolay biçimde hiç haber alamadık ama işini iyi yapan gazetecilere asla engel çıkarmadı. doğru haberi patronu istiyor diye yalanlamadı. yalan haberi şevkimizi kırmamak için tekzip etmemeye çalıştı ama doğru bilgi edinme yöntemleri konusunda bizleri de hep eğitti. basın müşaviri iken elinden çok zor haber koparılan müyesser, gazeciyken haberi en sağlam biçimde koparan gazeteci oldu.

    istanbul'da üç gün misafirim oldu. bir sabah elektrik süpürgesinin sesiyle uyandım. baktım, müyesser sabah erken kalkıp evi pırıl pırıl yapmış. mutfaktan tertemiz kokular, ışıltılar geliyor. bu arada bir "yabancının" halıları kaldırıp paspasları balkona çıkardığını gören evin kedisi badi, durumdan işkillenip hır çıkarmış. kalktım ki badi ile müyesser kavga ediyorlar. badi, müyesser'in elindeki paspası almaya çalışıyor..

    (badi ile bu şekilde tanışan müyesser'in kanına bir da hayvan sevgisi girdi. ankara'ya döner dönmez o kadar işinin gücünün arasında kendisini bir de sahipsiz hayvanlara adadı. odtü ormanında yaşam mücadelesi veren tilkilere kar, kış demeden her gün yiyecek taşıdı. tilkiler, vicdanı ve allah'ı olmayan bir takım hainlerce zehirlendiler, müyesser aylarca gözyaşı döktü.)

    "yahu müyesser ne yaptın! misafir sen misin, ben miyim..."

    "sen benim gönlümün misafirisin kurban" deyip bir de önüme kahvaltı koydu.

    evi temizleyip kahvaltı hazırlamakla kalmamış, iki tane de makale yazmıştı.

    o günlerde "100 yılın hesabı/türk'ü tasfiye projesi" adlı kitabını yayını hazırlıyordu. kahvaltı ederken güldü, "farkında mısın, türklüğün akıbeti, benim gibi bir kürt'le, senin gibi bir çerkes'e dert oluyor" dedi.

    benim dedelerim de 150 yıl önce kafkasya'da topraklarından zorla koparılmış, zorla dolduruldukları gemilerde açlıktan ve hastalıktan kırılmış, ölülerini karadeniz'e kefensiz atmak zorunda kalmışlardı.bilir misiniz, çerkesler bu yüzden balık yemezler. sevdiklerinin cansız bedenleri karadeniz'de balıklara yem olduğundan, balık kokusundan tiksinirler. yaşlı annem, evde balık piştiğinde hâlâ ağzını, burnunu tülbentlerle kapatıp odasına çekilir.

    ölülerini denize attılar. limanlarda kurulan pazarlarda çocuklarını sırf yaşasınlar, bir yuvaları olsun diye çocuksuz ailelere verdiler. çocuğun geri dönmemek üzere bir yabancıya teslim etmek zorunda kalan analardan dayanamayıp intihar edenler, inme inenler oldu. yüzlerce yıllık altın kemerlerini, gümüş kamalarını iki domates, bir ekmek karşılığında pazarlarda sattılar.

    yurdunu kaybetmenin ne demek olduğunu çerkesler'den daha iyi kimse bilemez. işte onun içindir ki, kendilerine yurdunu, yuvasını açan, eşit ve itibarlı vatandaş statüsü veren, en stratejik kurumlarının yönetimini teslim eden, güzel ve iffetli kızlarını el üstünde tutan, "çerkes gelin aldım" diye övünen türk millet'ine her zaman vefa duydular. kendilerini bu büyük milletin bağrından koparmaya çalışanların oyunlarına gelmediler.

    müyesser'in kürtleri, zaten bu toprakların çocuklarıydı. emperyalizmin bütün alçakça oyunlarına rağmen, onlar da türk millet'inin bağrından koparılmayı reddettiler.bölücülük en güçlü olduğu dönemlerde bile bizi birbirimizden ayırmayı başaramadı. maalesef karşılıklı kan da döküldü ama yine de birbirimizden kopmadık. allah'ın izniyle bundan sonra da kopmayacağız.

    kürt kızı müyesser ile çerkes kızı fatma, türklüğü bu derece önemsiyorlar ve yeryüzünden silinmesinden korkuyorlarsa, bilinsin ki türklük "ırkçılıkla", bazı şuursuzların yakıştırmaya çalıştığı gibi "faşistlikle" uzaktan yakından alâkası olan bir kavram değildir.

    türklük, özgür ve onurlu yaşamanını adıdır. türklük eşitliğin, vefanın, dünyanın en güzel coğrafyasında güven içinde yaşamanın adıdır.

    biz, kaderimizi büyük türk milleti'nden ayırıp kurda kuşa yem olacak kadar aklımızı peynir ekmekle yemedik. çocuklarımızı, "sen kürt'sün", "sen çerkes'sin"...

    "ama sen türk'sün" diyerek büyüteceğiz.

    mustafa kemal'den böyle öğrendik; bu bilincin nesillerden kazınmasına kanımız, canımız, hayatlarımız pahasına izin vermeyiz.

    "türk'ü tasfiye projesi"ni yazan kürt kızı müyesser'in tutuklanması, sembolik biçimde "ergenekon" ismi verilmiş olan bu alçakça tertibin türklüğü bu topraklardan süpürme planı olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

    başaramayacaklar.

    bu böyle bilinsin..

    * * * * * *
  • "ergenekon” 1. iddianamesi eklerinde, gazeteci fatma sibel yüksek’le yaptığım telefon görüşmelerinin yer aldığını gördüm. o tarihte her ikimiz de zanlı, şüpheli veya sanık değiliz. üstelik benim hakkımda dinleme kararı dahi yoktu. buna rağmen iddianame ekindeki tapelerde açık kimlik bilgilerim, adres ve telefonlarım deşifre edilmişti.

    iki bayan gazeteci olarak savcı zekeriya öz ve arkadaşları hakkında ayrı ayrı tazminat davaları açtık. savcıların nerede yargılanacağı konusunda hukuki tartışmalar olduğundan da öncelikle yargıtay’a başvurup görüş istedik. yargıtay 4. hukuk dairesi oturumlu duruşma yaparak (öz ve arkadaşları gelmedi, yazılı savunma gönderdi) talebimizi görüştü. oy çokluğuyla öz ve arkadaşlarının “görevini kötüye kullandığı”, ancak davanın normal asliye hukuk mahkemelerinde görülmesi gerektiği sonucuna varıldı. bu karar yargıtay hukuk genel kurulu’nca da onaylandı.

    dava açmamızla birlikte fatma sibel yüksek “2. ergenekon” iddianamesiyle sanık yapıldı”… halen tutuksuz yargılanıyor.

    (...)
    ve 3 mart sabahı evim basılıp, gözaltına alındım. ardından da tutuklanıp silivri’ye kondum.

    savcılık ifademi bizzat zekeriya öz aldı. içeri girdiğimde ilk sözü ise “benim hakkımda dava açtığınızdan haberim yoktu, ilgilenmiyorum” oldu. ama ne hikmetse sorularının ilk bölümü hep dava konusu yaptığım 2007’ye ait o telefon konuşmalarımdı. o konuşmalarım suç idiyse, acaba tutuklanmam için neden 4 yıl beklendi ya da bu kadar süre “suç” işlememe göz yumuldu!

    üzerinden yıllar geçtikten sonra ve sadece 5 ay haber-yazı yazdığım odatv operasyonu kapsamında tutuklanmamdan çıkardığım yegâne sonuç şudur; savcı öz aleyhinde açtığım manevi tazminat davasının tutuklanmamda etkili olduğunu ve giderayak davada hasım olduğum savcının talebiyle tutuklandığımı düşünüyorum. oysa korkmasına gerek yoktu; birincisi bir hukuk adamı hukuktan korkmaz. ikincisi yasa zaten sadece haberal’ın hakimleri için değil onun için de değiştirilmişti. aksi halde yargıtay’ın da onayladığı bizim dava “ergenekon” da özel hayatları, haberleşme özgürlükleri lime lime edilen yüzlerce insana emsal olacak ve savcı öz torunlarının bile altından kalkamayacağı bir tazminat yüküyle karşı karşıya kalacaktı. artık kurtuldu. onun hukuksuzluklarının bedelini de şimdi devlet yani ben-bizler ödeyip tabiri caizse üste para vereceğiz”… artık devlet ödeyeceği için o parayı istemiyorum...

    zekeriya öz ile davadaki hasımlığım dışında, yazdığım haber ve yazıların birilerine rahatsızlık vermiş olma ihtimalini de göz ardı etmiyorum tabii. neler mi yazdım? mesela;

    (...)

    2010’da hakkımda dinleme kararı alınmış. dosyama koyabildikleri; daha doğrusu sordukları iki telefon var; biri öcalan’ın avukatlarından birisiyle bir haber hazırlamak amacıyla yaptığım görüşme. diğeri türk ocakları ankara şube başkanı ile görüşmem. bunlarda da suç unsuru olmayınca, bilgisayarıma, hala ne olduğunu bilmediğim ve görmediğim o “planları” yüklemeleri mukadder hale gelmiş anlaşılan!...

    değerli meslektaşım;

    işte ben böyle “terörist” oldum!... zekeriya öz’le bu meşhur davamın 2 haziran 2011’de saat 11.00’de sirkeci adliyesi 4. asliye hukuk mahkemesi’nde duruşması var. bana destek olmak ve bana da sahip çıkmak üzere lütfeder gelir misiniz?

    silivri’den kucak dolusu sevgi, selam…

    müyesser yıldız"
    http://twshot.com/4696
  • tutuklu gazete'ye "sendikasızlaştırılmış basın tutukludur" başlıklı yazısıyla katkı vermiş olan tutuklu gazeteci.
  • müyesser yildiz silivri'den 10 eylül 2011 tarihinde yazmış, ibretle okunasi bir yazi ;

    --- spoiler ---

    altı aylık esaretten sonra nihayet iddianamemiz yazıldı. sağ olsun, abd-ab, helena flautre, claudia roth, hammarberg ve elbette en önce nedim şener ile ahmet şık… onlar olmasa biz daha çok beklerdik!..

    şu satırları yazarken, ”oda tv örgütü” hakkındaki iddianameyi ancak tv ve gazetelerin yazdığı kadarıyla biliyorum. şahsımla ilgili suçlamalar, hakkımda kaç yıl istendiğine ilişkin hiçbir fikrim yok. zira tv ve gazetelerin ilgisini çekmiş değilim… avukatım gelecek de ancak ondan öğreneceğim.

    çin işkencesi yapılıyor diyeceğim, dilim varmıyor. ”devletime” böyle bir şeyi tövbe-hâşa yakıştıramam; ama esarethane de insan öyle hissediyor işte!.. ne mi oldu?

    iddianamemizin hazırlandığını ve mahkemeye sunulduğunu bir cuma günü mesai saati bitiminde tv’den duydum. o cuma, bayram öncesi son mesai günüydü. yani araya hem hafta sonu, hem bayram tatili giriyor, avukatla görüşme olamayacağından hiçbir şey öğrenme imkânım kalmıyordu. bir bayram, bundan başka daha nasıl katmerli zehir edilebilirdi ki?..

    daha ilginci; o cuma günü öğlen saatlerinde tutukluluğumun uzatıldığı tebliğ edilmişti. şablon gerekçeler; “delil elde etmedeki zorluk, delillerin tam toplanmamış olması,…” vs. sıralanmıştı. bunu tebellüğ et, birkaç saat sonra da tv’den iddianamenin mahkemeye sunulduğunu öğren; insan hangisine inanacağını şaşırıyor tabii!..

    ve iddianamenin kabulü de yine bir cuma günü, mesai saatinde oldu. ölsem, en erken pazartesi’ye kadar yine bir şey öğrenme imkânım yoktu. işte bu tesadüfler (!) canımı sıktı da ondan “çin işkencesi” hissine kapıldım.

    ne tesadüf, iddianamenin kabul edildiği günkü gazetelerde bizim davadan daha ilginç davalar, daha dikkate değer olay ve açıklamalar vardı. hepsi de hak-hukuk üzerine. bari bunlara dair bir yazı yazayım da “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” olsun diye düşündüm.

    gazetelerin bir-ikisinde tek sütunluk yer bulsa da benim için ana haber öz-hakiki-gerçek bir terör örgütü, yani pkk’yla ilgiliydi. pkk’lı bdp milletvekili aysel tuğluk’un “terör örgütü üyeliği“ suçlamasıyla hakkında açılan bir davadan, “somut bilgi ve belgeye ulaşılamadığı“ için beraat ettiği belirtiliyordu.

    hani şu imralı’daki teröristbaşının, “bizim aysel“ dediği… imralı’ya giderken, kapalıçarşı’dan kuruyemiş alan… her allah’ın günü meydanlarda, “halkı kin ve düşmanlığa“ teşvik eden…

    imralı’dan aldığı talimatları, “ilgililerine“ ulaştıran…

    diyarbakır cumhuriyet başsavcılığı’nın “varlığını tespit edemediği“ imralı ve kck’nın talimatıyla kurulan demokratik toplum kongresi’nin eş başkanı…

    bu sıfatla; silvan katliamının yapıldığı gün, “demokratik özerkliği” ilan eden…

    bülent abi’nin, “onlar çay içip, dağılıyorlar.“ demesine “çay içip, dağılmadığımızı görecekler.” karşılığını veren…

    “demokratik özerkliği“ hayata geçirmek üzere 30 temmuz’da toplandıklarında, “siyasete siyaset yaparak karşılık veririz. ama devletin saldırılarına karşı da topyekûn mobilizasyon halinde oluruz. sayın öcalan ne kadar bdp’nin içindeyse, bdp de bir o kadar dtk’nın, hatta kck’nın içindedir. bunun yasalar karşısında bir meşruiyeti olmayabilir, ama kürt toplumunda en meşru var oluş biçimidir“ diye meydan okuyan bayan…

    işte o beraat etmiş. üstelik mahkemeye gitmemiş bile!..

    ****

    bu örnekten hareketle, “oda tv örgütünün”, haliyle bendenizin de “lideri“ olan prof.yalçın küçük’le “bağlantılarımı“ itiraf etmek istiyorum.

    “liderimle“ 2008’in yaz aylarında bir-iki dakikalık telefon görüşmesinden aldığım randevu ile evinde yarım saatlik bir buluşma vesilesiyle tanıştım ilk kez. çünkü meşhur bir yayınevimiz “100 yilin hesabi” kitabımın basımı hususunda bana kazık atmıştı.

    prof. küçük’ün bir yayın evi kurduğunu duyunca, acaba o basar mı diye görüştüm. öyle kapalıçarşı’dan kuruyemiş falan da götürmedim. aksine o bana çay ve bir bisküvi ikram etti. kitabın basımında anlaşamadık, zira yayınevi henüz kuruluş aşamasında idi, oysa benim acelem vardı. teşekkür edip, çıktım.

    kendisini bir daha da 3 mart’ta gözaltına alındığında istanbul emniyeti’nde gördüm. dahası “hasmım“ zekeriya öz tutuklanmam talebiyle beni de mahkemeye sevk ettiğinde, buradaki ifadeler, özellikle pkk’ya ilişkin sorular üzerine, bu konuda yalçın küçük’le aynı fikirde olmadığımı söyledim…

    ve dahi soner yalçın dahil birçok isimle ilk kez mahkemeye çıktığımızda tanışacağız!..

    bir apo-aysel tuğluk arasındaki ilişkiye, bir de benimle, “liderim“ arasındakine bakın; tutuklanmayacaktık da ne olacaktı yani?!...

    onun için yüce devletin ellerinden öpüyor, saygılarım arz ediyorum!...

    ****

    iddianamemizin mahkeme tarafından oy birliği ile kabul edildiği gün cumhurbaşkanı gül rusya’da küresel politika forumu’nda konuşmuş ve “modern devlet“i anlatmıştı.

    şöyle diyordu:

    “korku ve baskı ile halkları yönetme devri bitti. devletin, hesap soran değil, hesap veren, halkın tüm kesimlerini kucaklayan, eşitlikçi ve demokratik, müşfik ve hoşgörülü olması gerekir…”

    ****

    medyadan duyduğuma göre, “örgütümüzün“ mensuplarının hiçbirinin evinde silah falan bulunmuş değil. kitaplar, notlar ve bilgisayarlara yüklenen (ne olduğunu, ne yazdığını hala görmediğim) “talimatlardan“ söz ediliyor.

    o gün gazetelerde bir haber daha vardı. başbakan erdoğan, lüksemburg başbakanı juncker’le yaptığı görüşmeden sonra mavi marmara olayına değinip: “içerde bir tane bile silah bulamamışlardır. furkan’ın vücudunda 35 mermi… burada orantısız güç kullanıldığı açık“ diyordu.

    bizde de bir tane silah çıkmadı. ama 6 aydır silivri’deyiz. acaba burada da biraz “orantısız güç“ kullanılmış olabilir mi?

    ****

    seçimler üzeriydi. pkk-bdp’liler, “ikili hukuk sistemine geçeceklerini açıkladılar. bu başbakan’a soruldu. şu cevabı verdi:

    “bunu ne konuşmak, ne tartışmak isterim. hukuk dışına çıkan bedelini öder.”

    seçimden sonra “demokratik özerkliği“ ilân ettiler. başbakan çok kızdı, “kendileri çalıp, kendileri oynuyor“ dedi.

    “demokratik özerkliğin“ ne olduğunu, cumhurbaşkanı gül’ün "jeste boğduğu”, tuğluk’la birlikte dtk’nın eşbaşkanı olan ahmet türk izah etti: “demokratik özerkliğin ne olduğunu çok iyi biliyorum, çift hukuklu yapıya geçilmesidir.“ buyurdu.

    peki pkk’nın hakkari’de “mahkeme kurduğunu, esnafa vergi kestiğini 74 milyonun huzurunda kim açıkladı: başbakan erdoğan!.. erdoğan aynı konuşmasında (21 ağustos 2011, akp istanbul il başkanlığı iftarı) şunları da söylüyordu:

    “74 milyonun hukukunu korumaya geliştirmeye,74 milyonun hukukunu, kendi hukukumuz bilmeye devam edeceğiz. devlet, adalete-hukuka tabidir. hukuk terazisini asla elimizden bırakmayız…”

    pkk’ya karşı hava operasyonları başladığında, sadece yetkililerin değil, yandaş kalemlerin de, “aman hukukun içinde kalalım“ diye nasıl çırpındığını gördük!..

    pkk’nın “hukukuna“ gözü gibi sahip çıkanların, iş bizim hukukumuza gelince neler yazıp, söylediğini hatırlatmaya gerek yok. demek ki bizler, “hukuku korunacak“ 74 milyon kişiden sayılmıyoruz!..

    dahası sadece “sivas’ın ötesi” değil, berisinde de “çoklu hukuka“ geçtiğimiz görülmüyor mu?

    ****

    menderes’in izindeler ve türkiye’yi “küçük amerika“ yapacaklar ya, buradan da bir örnek vermek farz oldu.

    seçimler üzeri sarhoş bir şekilde evine gelen amerikalı walter bagdasarian internet sitesine şunu yazmış:

    “ülkeyi 4 yıl mahvedecek zenciyi vurun. kahrolası zenci obama’nın kafasında 50 kalibrelik bir delik olacak…“

    abd güvenlik servisi olayı öğrenince, o kişinin evinde arama yapılıyor, 6 silah bulunuyor. suçlu görülüp tutuklanıyor, ama temyizde beraat ediyor. nasıl mı; “ifade özgürlüğü kapsamında suçsuz olduğuna“ karar veriliyor.

    bırakın evimizden silah çıkmasını, değil internete özel not defterimize böyle bir yazı yazsak, acaba neyle suçlanırdık?

    ****

    madem, henüz varlığı ispatlanamamış “ergenekon terör örgütü“nün üyesi olduğum öne sürülüyor… en iyisi şu ana kadar yazılan ve çizilenlerden, yani somut belgelerden hareketle bu “örgütün” olduğunu itiraf edeyim artık.

    bu örgüt;

    hüseyin gülerce’nin yazdığı gibi sembol isimdir.

    * o yüzden şike operasyonuna da “futbolun ergenekon’u“ denir…

    * muhsin yazıcıoğlu’nun ölümüne yol açan helikopter kazası soruşturulurken, dönemin adana jandarma bölge komutanı’na “ergenekon terör örgütü’ne üye misin?“ diye sorulur…

    * murat belge, hopa’daki olaylar ve yumurta eylemlerini “ergenekon operasyonları” sayar. hopa’daki olaylarda hayatını kaybeden emekli öğretmen metin lokumcu’nun çevresinin “ergenekoncu” olduğunu söyler ve tüm bunları da cumhuriyet’in eğitim politikasından gelen “faşizmle“ irtibatlandırır…

    * mümtazer türköne, pkk’yı “kürtlerin ergenekon"u sayar, bir diğer zaman yazarı mehmet kamış, “kürt ergenekoncularından” söz eder…

    * liberallerin öncülerinden, zaman yazarı ihsan dağı, “ergenekoncular içerde olabilir; ama ruhları sokaklarda fink atıyor.“ der…

    * ve etyen mahcupyan, “akp’ye direnmenin, demokratikleşmeye direnmek olduğunu“ ilân eder…

    özetle, “çaya, çorbaya, gribe limon“ misali,

    * t.c. devletinin kuruluş esaslarında diretme,

    * ülkenin egemenlik ve bağımsızlığını savunma,

    * ve dahi akp’ye muhalefet etmenin adına “ergenekon“ dendiği, bunun bir “örgütün“ değil, bir “zihniyetin“ adı yapıldığı ayan-beyan ortaya çıkmıştır.

    bu da şu anlama gelebilir: “her akp muhalifi er veya geç silivri’yi tadacaktır.“!..

    silivri’den kucak dolusu sevgiler…

    devletin ellerinden öpüyorum!.

    --- spoiler ---

    müyesser yildiz
    10 eylül 2011
    silivri
  • uzun meslek hayatında çok çarpıcı haberler yapmış, çok kez işinden olmuş gazetecidir. birkaç bakana basın müşavirliği yapmışlığı da vardır. ankara basınında ve meclis kulisinde onu tanıyan herkesin abla dediği insandır. duramaz; sürekli okur, araştırır.

    odatv soruşturması nedeniyle tutuklanmıştır kendisi. an itibariyle 7aydan fazla bir süredir silivride tutulmaktadır.

    http://www.facebook.com/muyesseryildiz adresinde sıklıkla güncellenen yazıları takip edilesidir.