şükela:  tümü | bugün
  • oliver sacks'in yapı kredi yayınların'dan çıkmış, orjinal adı musicophilia olan son kitabı. acayip bişey şu beyin, okurken şamşırdım.
  • oliver sacks'ın; insanların müziği algılayış ya da algılayamayış biçimlerini gerçek örneklerle anlattığı, yky'dan çıkan kitabı.
  • müzik ve nörolojiyi çevreleyen sihirli kozanın içinde olup bitenleri anlatan bir eser. yazarı olan oliver sacks, aynı zamanda bir nörolog. aklıma hemen mozart etkisini getirdi başlık. farklı.

    --- spoiler ---

    ''müzikofili - müzik ve beyin öyküleri”nde ise lilian kalir ve ray g. benzeri 29 ayrı vaka yer alıyor. sacks amatör piyanistliği de olan, müzik sanatıyla hayatı boyunca yakın ilişki kurmuş bir bilim adamı. müzik yeteneğinin yazarımıza babasından kalıtım yoluyla geçtiği anlaşılıyor: “babamın kafasının içinde emrine amade eksiksiz bir orkestra vardı sanki. ceplerinde her zaman iki üç tane minyatür orkestra partisyonu bulunur, gün içinde hastalarını muayene etmekten fırsat buldukça bunlardan birini çıkarıp kafasının içinde küçük bir konser verirdi.” (sayfa 42). sacks müziğe yönelik bu büyük ilgisini “müzikofili”nin önsözünde yazıya dökmüş: “1966’da, müziğin uyanışlar’da anlattığım ağır parkinsonizm hastaları üzerindeki olağanüstü etkisine şahit oldum ve bu karşılaşma beni müzik üzerine düşünmeye, yazmaya yöneltti. o zamandan beri hayal bile edemeyeceğim şekillerde sık sık karşıma çıkan müzik sürekli dikkatimi ona yönlendirmemi talep ederek beynin hemen tüm fonksiyonları üzerindeki etkilerini sergiledi - hayatın bütününde aynı ölçüde etkili zaten.” yani müziğin insan beyni ile bağlantısı, onun en az 40 yıldır kafa yorduğu bir mesele. mesela eline geçen her yeni nöroloji ya da fizyoloji kitabının dizininde ilk olarak “müzik” maddesine bakıyormuş.

    “madem 40 yıldır müzik-beyin ilişkisi üzerine kafa yoruyor, müzikofili’yi yazması neden bu kadar uzun sürdü?” diye sorulabilir. yazarımız bu gecikmeyi, “müzikal olgu tarihçeleri”ne geçmiş yıllarda az rastlanmasına yoruyor. 1980’lerden önce müzikle ilgili hemen hiç nörobilimsel çalışma yapılmadığını kaydeden sacks’a göre, “son yirmi yılda insan beynini müzik dinlerken, müziği zihninde canlandırırken ve hatta bestelerken görebilmemizi sağlayan yeni görüntüleme teknolojileri sayesinde bunların hepsi değişti.”
    nörolojik temelli birçok farklı vakanın anlatımından oluşan kitabı okumaya 22. bölümden başlamamın sebebi, “küçük kas atletleri: müzisyen distonisi” başlığını taşıyan bu bölümde, gençlik yıllarımdan beri severek dinlediğim dünyaca ünlü abd’li piyanist leon fleisher’ın başından geçen hastalığın anlatılmasıydı. kariyerinin ilk yıllarında fırtına gibi esen fleisher (85), 1963 yılında sağ elinin parmaklarında kendiliğinden oluşan sakatlığın kalıcılaşması üzerine piyanistliği bırakıp öğretmen olmak zorunda kalmıştı. sonradan sol el piyano repertuvarına eğilen fleisher’ın imdadına, onun gibi “distoni” tanısı konulan hastaların iyileştirilmesi için 1980’lerde geliştirilen botoks tedavisi yetişti.

    oliver sacks, o dönemde kendisiyle irtibata geçen fleisher’ın tedavi sürecinden başarıyla çıkmasını, bir zamanlar ortalığı kasıp kavuran bu piyanistin, başına gelen felaketin ardından 30 yıl sustuktan sonra, 1996’da iki elini de kullanarak konserler vermeye başlamasını gayet hoş bir dille anlatıyor. fleisher’ın, ziyaretine geldiğinde, parmaklarını dikkatlice esnettikten sonra, 1894 yapımı bechstein marka piyanosuna oturup bach’ın bir koralini çalışını da anlatıyor sacks. bu bölümde ünlü piyanistin meslektaşlarına yönelik sağlık öğüdü ise hayati önem taşıyor.

    öte yandan, 1. dünya savaşı’nda sağ kolunu yitiren -ve fleisher gibi piyanistlerin imdadına yetişen konçertoları zamanın büyük bestecilerine sipariş eden- piyanist paul wittgenstein’ı elbette iyi biliyordum ama onun tıpta “fantom (hayalet) uzuv fenomeni” olarak bilinen özelliğe sahip olduğundan haberim yoktu. filozof ludwig wittgenstein’ın kardeşi olan bu hayli varlıklı piyanist, ampütasyon sonrası, sanki
    o kolu hâlâ orada duruyormuş gibi, sağ elinin parmaklarını hisseder, çaldığı sırada güdük kolu ajite hareketlerle sürekli kımıldarmış. öğrencisi erna otten, hocasının kullanamadığı sağ eli için yaptığı parmak seçimlerinin daima doğru çıktığını söylüyor. sacks’ın günümüz tıp tekniğinde yaşanan gelişmelere atfen, “güçlü fantom hisler ve iradeyle yönetilebilen fantom hareketlerin biyonik uzuvları başarıya ulaştıracağı” yolundaki kehaneti ise okura asla “fantomvari” gelmiyor.

    kitapta öyle ilginç öyküler var ki, saymakla bitecek gibi değil...telefonda konuştuğu sırada yıldırım çarpması sonucu bir anda müzik ve özellikle piyano müziği tutkusuyla yani “müzikofili” ile yanıp tutuşan bir adama dönüşen 42 yaşındaki ortopedi cerrahı tony cicoria’nın “garip” öyküsü aynı zamanda kitaba da ismini vermiş. müzik dinlediği sırada epilepsi nöbetleri geçiren kişiler olduğunu biliyor muydunuz? nöbet geçirdikten sonra kendisini bu hale sokan müziğin ne olduğunu sonradan kesinlikle hatırlayamayan jon s. veya meyebeer’in “le prophete” operasını izlediği sırada geçirdiği epilepsi nöbetinin ardından aşırı duyarlı hale gelen kulağı yüzünden nöbetleri artan ve sonunda korkudan müzik dinleyemez hale gelen 19’uncu yüzyılın müzik eleştirmeni nikonov bu türden kişilere iki örnek. sacks’ın, “shine” filmi sayesinde fenomene dönüşen ve son yıllarda ülkemizde verdiği resitallerle de gündeme sık gelen avustralyalı piyanist david helfgott vakasını da masaya yatırmış olmasını beklerdim ama anlaşılan, helfgott yeterince ilgi çekici gelmemiş sacks’a.
    bu kitabı okuduktan sonra, müziğin, varoluşumuzun en temel öğelerinden biri olduğunu bir kez daha anladım. ilkçağlardan bugüne insanoğlu önce eline geçirdiği birtakım araçlarla, sonra da icat ettiği enstrümanlar ve elbet sesiyle müziği yarattı ve kendini onunla ifade etme çabasına girişti. oliver sacks’ın kitabının önsözünde alıntıladığı arthur c. clarke’ın “çocukluğun sonu” adlı romanında, “bir konser izlemek üzere dünyaya inen aşırı rasyonel derebeyleri”ni şaşırtacak ölçüde sarıldı insanoğlu müziğe ve ona her çağda sayısız anlam yükledi. sahip olduğu “harikulade düzenek” sayesinde, müzik dinlemeyi yalnızca işitsel ve duygusal değil, aynı zamanda motor bir beceri olarak da geliştirdi. müziği yaratmamız, darwin’in “insanın türeyişi”nde altını çizdiği gibi, sahip olduğumuz en gizemli beceridir. ama aynı “harikulade düzenek, karmaşık ve gelişkin yapısı yüzünden” diyor sacks, “çarpıtmalara, aşırılıklara ve bozulmalara yatkındır.” işte, “müzikofili - müzik ve beyin öyküleri” adlı bu kitap, işler tersine döndüğünde insanın başına gelenleri, bir başka deyişle, insanoğlunun müzikle olan nörolojik düzlemdeki sınavını bugüne dek topladığı enteresan vakaları okurlarıyla paylaşarak anlatıyor. ve her zamanki açık ve anlaşılır olmayı ilke edinmiş üslubuyla yapıyor bunu. son olarak, sacks ile okuru karşı karşıya oturtup aradan çekilen mükemmel çeviri için de tebrikler...

    --- spoiler ---

    kaynak: serhan bali

    http://vatankitap.gazetevatan.com/…r_muzik_/1/22874
  • "ama geçmiş nedir? geçmişin kesinliği bir yanılsamadan ibaret olamaz mı?"