şükela:  tümü | bugün
  • romandaki murat kemal tahirin ta kendisidir. bu murat sonra karsimiza hür sehrin insanlarindan farkli bir insan olarak cikar nedense. üstad murat ismini cok mu severdi bilmem.
  • kaslı olmayan anlamına gelir.

    (bkz: na)
    (bkz: muscular)
  • kemal tahir'in yazdığı bir roman. namus cinayeti yüzünden hapse düşenleri anlatır.
  • cok güzel bir orospu tanımı barındırır içerisinde :

    ''orospunun dişisi, erkeği olmaz. orospuluk huydur. söz verip tutmamak, borcunu inkâr etmek, birini casuslamak, arkadan adam vurmak, kendinden zayıfı ezmek; hattâ korkmak bile yerine göre orospuluktur.''
  • kemal tahirin çorum hapishanesinde gördüklerini yazdığı romanıdır.
    yanilmiyorsam öldükten sonra yayinlanmistir. unlü sarı defterlerinden çıkmıştır
  • --- spoiler ---
    (...)
    — efendiler! dedi, istanbul tevkifhanesinde bir kurt musa ile beraber yattık, idam altındaydı. yalancı şahitlere hakim yemin verdirirken zıplayıp kalkmış. «namus dedikleri hangi köydür. ne tarafa düşer! bir kerre onu sor!» diye bağırmış.
    — namus yok mu dünyada? istanbullu, sesini mahsus tatlılaştırdı:
    — dünyada, tabiî, namus var. lâkin akıllı adamlar için... bütün mefhumlar akıllı adamlar için var. işte o sebepten ben dil inkılâbı ile ne halt etmek istediklerini anlayamıyorum. complexe d'inferiorite'yi aşşağılık duygusuna çevirirsek bundan kezban'ın babası ne anlar? namusu da allah gibi beliyorlar.
    — iyi söylediniz... herkes namusu kendine göre anlar. bu sebeple, ben olsam, meselâ kezban'ın babasına hiç ceza vermem, iğneyi kendimize batıralım çuvaldızı âleme... hâşâ huzurunuzdan... sözüm meclis harici,
    kızınız kerhanede... kahveye çıkamazsınız, memleketi bırakıp defolmalı... vuruyorsunuz. mahkeme onbeş sene veriyor.
    — aklıma şöyle bir şey geldi rıza bey.. zenginlerin, şu zenginlerin kızları hiç mi kötülük etmez? kadınları hiç mi hovarda taşımaz? neden hep fıkaralar namus uğruna katil oluyorlar?
    — bu onların namusu olmadığına mı delâlet eder? yani fakirlerin demek isdedim.
    — namusu bilmediklerine... onlar kan her şeyi temizler zannediyorlar. halbuki kan, herhangi bir lekeyi silmez, bilâkis sabitleştirir. ben memet'i tanımıyordum. benim gibi buradaki üçyüzelli mahpus da tanımıyordu. şimdi bedin, mecmuu dünyayı tutar. işte namusu temizlenmedi, tersine, payimal oldu. bir bu... bir de kezban'ı vurmak neyi halleder? kezban'ı vurmak... kız kötü olmuş. bunda sizin de benim
    de hissem yok mu? orospuluk tek başına icra olunur bir zenaat değildir. belki tek başınıza her şeyi yaparsınız. lâkin orospuluk mutlaka iki kişi ister. hattâ ikiden de çok fazla... bir kadın... bir sürü
    erkek... bir tek orospuya, binlerce hovarda... ekserisi aile babası, kız çocuk sahibi insanlar. namuslu insanlar. .. camiye gidenlerden, kurban kesenlerden, mevlüt okutanlardan...
    — bütün bunların kötü olan kadınla suç ortaklığını anlayamadım.
    — anlatayım: komşumuzun kızı, yahut karısı oynak... durun daha baştan başlayacağım. hepimiz zampara adamlarız. bununla öğünürüz. bu işin ustasıyız. söyleyin bakalım, ne kadar orospu olursa olsun ilk
    defa gördüğümüz bir kadından sıkılır mıyız?
    — sıkılırız.
    — biz erkekliğimizle sıkılırsak, kadın elbette bizden daha utangaç olur. şu halde, benim talip olmamdan ziyade, onun yabancı bir adam önünde soyunması daha zordur değil mi?
    — tabiî, evvelâ zordur.
    — tamam... işte oraya gelmek istiyordum. evvelâ zordur. şimdi kaldığımız yere geliyorum! komşumuzun kızı, yahut karısı oynak. (komşu misâldir. kızı karıyı ve bizi mahalleden alıp istediğiniz yere
    götürebiliriz.) bu oynak kız bana —ben soldaki komşuyum— göz ediyor. yumuşak davranıyor. tenhada tutup, «yavrum! bu işin sonu fenadır. sen anlayamıyor sun. doğru durmazsan, babana yahut kocana
    söylerim,» diyorum. evvelâ zor olduğuna mutabıktık değil mi? öyleyse fena halde utanır. utanmak da elbette mutlak ve ebedî bir şey değil. bir müddet sonra size döndü. siz sağdaki komşusunuz. siz de aynı
    şeyi söylediniz. karşıdaki komşu bizim şoför. o da öyle söyledi. zina
    nasıl vuku bulur?
    — orası doğru... evet... lâkin bizim konuştuğumuz kerhane meselesi!...
    — gelelim kerhaneye. kezban kerhaneye düşeli şu kadar ay oldu. siz de zaman zaman oralara gittiniz. kezban için söylemeyeyim. diğer kızların orada bulunması yüzünden hiç vicdan azabı duydunuz mu?
    — vicdan azabı büyük kelime. tabiî insan olarak acıdım.
    — pekâlâ! siz, ben, buradakiler vicdan azabı duymadık, birisini vurup öldürmek istemedik de memet neden kezban'ı vurdu?
    — babası değil mi?
    — babalığın sosyal menşeini burada araştırmak uzun olacak. demek ki o biçarenin bizden fazla bir şeyler duyduğu, kendisini bir başka türlü mesul saydığı muhakkak.
    — muhakkak.
    — iyi ama kezban kerhaneye kendi isteğiyle gitmediği gibi, kerhaneyi de kendisi icat etmiş değildir. ben gördüm. bir bekçi, bir polis bir sürü de kalabalık yavrucağı arkasından iteleyerek zorla oraya götürdüler. bir sürü nizam onu orada, aynen bizi burada tuttuğu gibi, zorla tuttu. şu halde, memet'e fenalık eden sâde kezban değil, aynı zamanda kerhane ve kerhaneyi zarurî kılan şartlar.
    — haydi buna da doğru diyelim.
    — kerhane kalûbelâdan beri mevcut olduğuna ve hayırlı bir rüzgâr esmedikçe daha asırlarca mevcut olacağına göre ve bu akşam artık kezban orada yok diye malatya şehrinin genel birleşme evinde sermayelerden birisinin eksil meşinden başka bir değişiklik vuku bulmadıysa, kızı öldürmek neyi halletti?
    — doğru, tabiî... cehalet de bu işte...
    — evet, cehalet bu işi biraz daha karıştırdı. beş çocukla bir kadın daha sokakta kaldı. işte o kadar. buna karşı biz yalnız acıyoruz. ve acımakla vazifemizi yaptığımıza inanarak vicdan huzuru bile duyuyoruz. neden hükümetimiz tekkeleri kapattığı halde kerhaneleri kapatmıyor? diye düşünmüyoruz.
    — kerhane olmasa fuhuş gizli yapılır da ondan.
    — gizli fuhuş yok mu? barları, çalgılı gazinoları, müstahdemin idarehanelerini, güzel daktiloları, metres hayatını saymıyorum. mahalle aralarında kaç tane kerhane dolduracak umumî kadın var. bu
    mükemmel bir teşkilâttır. bu mükemmel teşkilâtın resmî pençesine düşen kezban'ı öldürmek bir şey halletmiyorsa baba kabahatlidir ve onbeş sene ceza hakkıdır efendim. meseleyi şöyle düşünmeli sanırım :
    kerhane ve orospu topyekûn bir milletin yüzkarasıdır. bir memlekette açık veya kapalı orospuluk yapılıyorsa orada istiklâlden, milliyetten, vatan sevgisinden, şereften ve namustan bahsetmek için insanın hiç değilse kerhanedekiler kadar yüzsüz olması lâzımdır. ne çare ki bu işler giderek tabiî hale gelmiş. bir tarafta namusunu temizlemek meşru hakkı, bir tarafta hastalık korkusuyle kerhaneyi devam ettirmek meşru mazereti... biz nelere alışmışız yarabbi! istanbullu bir an durdu. bir şey hatırlamış gibi elini kaldırdı. yüzü karma karışık olmuştu. durun bakalım! daha âlâsı var. orospuluk bile milliyetçiliği, yüksek ırkçılığı propaganda eden vasıta haline geliyor. yani birkaç sene sonra onu, yalnız mazur görmeyeceğiz, bir taraftan da alkışlayıp tamime çalışacağız.
    — artık mübalâğa ediyorsunuz;
    — mübalâğa nasıl söz! mübalâğa birisini aldatmak için kullanılır. şaşırtıp aldatmak için. eğer, burada kim olursa olsun birisini aldatmak istesem, ben de sabahtan beri herkese uyardım. «herif iyi etti,
    namusunu temizledi,» derdim. insanları aldatmanın en doğru yolu, en kestirme yolu, sözlerini tasdik etmektir. orospuluk bir yüzkarası olmaktan maalesef çıkıyor müdür bey, bir ırk üstünlüğü misali oluyor.
    kezban'm babasına ben işte o sebepten kızıyorum. şoför, şuradan kitabı ver. başta duruyor. küçük, pis bir kitap... şurada canım... kalktı.kitapları raftan çıkardı. birisini getirip masaya koydu: işte beyler,güldü : ne tuhaf! sizin evden getirttiğiniz kitaplardan birisi imiş.«izmir hikayecileri antolojisi». okumadığınız anlaşılıyor.
    — küçük kardeşim göndermişti. okumaya vakit bulamadım.
    — öyleyse... lütfen sabredeceksiniz..yaprakları acele acele çevirdi:size efendiler, incili şerif okumuş bir muharrirden bahsedeceğim.incili şerif okumuş bir muharrirden ve bir türk orospusundan... haliskan bir orospu... aradığı yeri buldu: incili şerif okumuş muharririn adıve soyadı: ertuğrul deliorman. tanıyor musunuz? müdür bey?
    — hayır. gençlerden olacak.
    — evet, gençlerden... babası adı salih. anası adı: sıdıka, doğumtarihi: 1332. ooo, pek de genç değil. 26 yaşında... tahsili: ilktahsilini bulgaristan eskicuma türk rüştiyesinde ikmal etmiş. türksefareti vasıtasıyle balıkesir muallim mektebine yerleştirilmiş.1936'da sivas'tan mezun olmuş. şimdi, inkılâp sayesinde kızlarla erkeklerin bir arada okudukları ilkmekteplerden birisinde hocadır.kendi ifadesine göre ilk dinlediği kitap süleyman çelebinin mevlidi.ilkokuduğu incili şerifmiş. muharririn hayatına gelince : ilk yazısı balıkesir'de «türk ili» gazetesinde çıkmış ve daha onaltı yaşmdayken aynı gazetede «sesler» başlığı altında her gün bir fıkra ve muhtelif imzalarla röportajlar, hikâyeler, romanlar yayınlamış. vallaha uydurmuyorum. aynen okuyorum. gelelim eserlerine ve edebî mesleğine: ilk öğertmenliği malatya vilâyetinde olduğundan tesadüfe ne dersiniz? hemen bütün hikâyelerinin mevzularını buradaki ayvalık köyünden almışmış. son üç dört senedir, izmir kazalarında öğretmenlik yapmış. şimdi «yeni asır» gazetesinde muharrirlik etmekteymiş. mecmua ve gazetelerde çıkmış hikayeleriyle, henüz neşredilmemişlerinden meydana getirdiği dört, beş kitabı varmış.
    kendi tabiriyle «iki yakası bir araya gelince» neşredecek. size şimdi hikâyeyi okuyacağım. aynen : ismi: «gâvur!». başlıyorum : «geceleyin kasabanın en canlı sokağı muhakkak ki «kırmızı fener» sokağıdır.
    meyhanede ipi kıranlar, içkinin ve ebedî kadın daüssılasının köpürttüğü hakikî hüviyetlerini etrafa taşıra taşıra faytonlarla o sokağa girerler. hadisenin olduğu gece «kırmızı fener» iki tarafa yalpa vuranlar, kapı
    kapı dolaşanlar, karışık içkilerin kamçıladığı seslerle doluydu. çünkü gündüz çılgın bir neşeyle cumhuriyet bayramı kutlanmıştı. böyle gecelerde allahm affedemeyeceği hiç bir günah yoktur.
    kapısında gemici feneri yanan evlerden üçüncüsü âdeta kudurmuştu. içerisi hıncahınçtı. dışardan kapıya yüklenenlere «anakadın» ağız dolusu küfürler savuruyordu. fakat laf anlamayan, «kezban, kezban»
    diye haykıran...» istanbullu gülümseyerek durdu : — beyler! işte bakın. vallaha uydurmuyorum. hâdise garip bir tesadüften ibarettir. belki bu mevzuda bu kitabı hatırlayışım da bu tesadüften ileri geldi. vaka malatya'nın «kırmızı fener» inde ceryan ediyor. kahramanının ismi de «kezban». size de öyle gelmiyor mu? biz sanki hikâyenin şu anda, vaktiyle yazılmış bu hikâyenin mabadini yaşıyoruz. devam ediyorum.
    müsaadenizle diye hay kırışan bu insanlara küfür para etmeyince tatlı dil dökmek mecburiyetinde kalıyordu:
    — beyler! kezban değil ya, marsık emine bile boş değil bu gece... başka akşam buyurun, yarın akşam buyurun. kezban iki aydır bu kasabada çalıştığı halde, bir türlü doyulamayan bir kadındı. nereden geldiğini, nenin nesi olduğunu doğru olarak bilen yoktu. bu hayata yeni mi atılmıştı, yoksa tramvaylı şehirlerin
    umumhanelerinden mi buraya gelmişti? soranlara kahkahayla gülerek:
    — bir orospunun hayatı ne olacak arslanım! derdi. bak keyfine sen. son derece neşeliydi. müşterilerini eğlendirmek, memnun etmek hususunda müthiş sabır sahibiydi. oturduğu yerde duramazdı.
    gramofona oynak bir plak kor, mayosu içindeki (geceleri kırmızı mayo giyerdi) kıvrak vücudunu kıvıra kıvıra döner, dönerdi. yorulunca başım avuçlayarak oturan müşterilerden birinin kucağına yığılır, fıkır fıkır
    gülerek gözleri kapalı birkaç dakika öylece kalırdı. gece bir hayli ilerlemiş, sokağın yükü biraz hafiflemişti. kezban gene gramofona uymuş, tahta döşemeleri zıngır zıngır titretiyor, çaça kadının:
    — deli misin sen ayol? akşamdan beri yirmi müşteri savdın otur, dinlen biraz. aa, böylesini hiç görmedim. şeytan kulağına kurşun, hasta olacaksın, kız! diye bağırışına mukabele olmak üzere karşısında parmaklarını şakırdatarak göbek çalkalıyordu. tek, tük müşteri kapının küçük penceresinden şöyle bir göz atıyor,
    içeri girmeden geçip gidiyordu. saatin onikiye yaklaştığı sırada, kapı çalındı. içeriye ağızlarında pipo,
    sarı saçlı, uzun boylu iki kişi ile beraber yine şık giyinmiş, göbekli bir adam girdi. kezban oyununu bozmamıştı. gelenler garip bir dille selâm vererek hasır iskemlelere yerleştiler. plak durmuştu. uzun boylulardan biri ağzındaki piponun yanı başından dumanla karışık birtakım anlaşılmaz kelimeler çıkararak ellerini çırptı. kezban onlara bakmadan anakadmm kollarına yığıldı. yabancılar, alâkayla kezban'ı, laubalilikten fazla kadın samimiyetiyle dolu vücudunu seyrediyorlardı. karşılarında, oturdukları yerde uyuklayan biri
    şişman, öteki geçkin, üçüncüsü çukulata renkli kızların varlıklariyle yoklukları birdi sanki. kezban çaça kadının kucağında kalakalmıştı. gözleri hâlâ kapalıydı.
    belki de uyuyordu.
    istanbullu nefes aldı:
    — buraya, hikayeci üç yıldız koymuş. yani tasvir ve takdim bitti. bu hikâyenin yazılmasına sebep olan asıl vaka başlıyor demek. birer cigara buyurun.devam ediyorum :
    «bu iki yabancı, mütehassıs sıfatıyle bir dost memleketden getirtilmişlerdi. harp yangınından çok uzakta bulunan bu kasabada yaşamak onlara sonsuz bir zevk ve huzur veriyordu. sabahleyin, bol kahvaltılarından sonra iş otomobillerine binerler, toz, toprak içinde «askerlik» oynayan çocukların, sığır mayıslarını eşeleyen
    tavukların ve kaldırım üzerinde güneşleyen komşu köpeklerin, daracık sokağın iki keçesine
    kaçışlarını keyifle seyrederek ve onlara anlamadıkları bir lisanla bağırarak kasabaya onbeş kilometre mesafedeki işlerine giderlerdi. onları zaman zaman yoklayan bir yokluğun sıkıntısı vardı: kadın! hayır, güzel olması şart değildi. sadece kadınlık edecek kadınların yokluğu. kendi memleketlerini düşünüyorlardı. akşam paydosundan sonra mendil, gömlek, kravat gibi sık sık değiştirdikleri şuh kızlarla herhangi bir parka, herhangi bir gazinoya, herhangi bir kabareye giderler, bol bol dans ederek doyasıya eğlenirlerdi. ne kaygısız hayattı o!... fakat burada? işte bir yıl oluyordu ki aşağı yukarı yirmi beş bin nüfusu bulunan bu anadolu kasabasmdaydılar. bu bir yıl içinde hiç bir genç kıza kur yapmak fırsatını dahi ele geçirememişlerdi. ne taassuptu bu!... her pazar günü park, tren zamanı istasyon, hınca hınç kadınla dolardı. fakat bu, iriyarı endamlı, genişöomuzlu, mavi gözlü, sarışın, pipolu delikanlılara «alıcı gözüyle bakan» bir tek genç kıza rastlamamışlardı. bu akşamki baloya, onlar da usulen davet edilmişlerdi. her zaman, bir
    veya iki erkeğe mukabil, tümen tümen kadın ve genç kız vardı. daha evvel tecrübeyle öğrenmişlerdi ki bunlardan herhangi birisini dansa kaldırmaya
    teşebbüs etmek
    kös kös geri dönmekle neticelenir di. bu yüzden kendi dillerini
    pürüzsüz
    konuşan genç kaymakamın kendilerini büfeye davet edişinden istifade
    ederek
    bir aralık ondan «dam» rica ettiler. netice hiç de ümit ettikleri gibi
    çıkmadı. bu
    teklif karşısında genç kaymakamın yüzü birdenbire karıştı. böyle bir
    şeyin
    olamayacağını, burasının bar olmadığını, arzu ederlerse falanca
    yerdeki «türk
    barı» na gitmelerini izah ve tavsiye etti.
    bunun üzerine sarı saçlı ve pipolu iki genç tercümanlarını yanlarına
    alarak
    faytoncunun rehberliğiyle buraya geldiler.
    kaymakam «türk barı» demişti. lâkin ne garipti bu türk barları!...
    sokak
    başında faytondan inmişler, biraz yürüdükten sonra bir kapıyı
    çalmışlardı.
    kapının üzerindeki küçük pencereye çıkartma resim gibi ihtiyar bir
    kadm yüzü
    yapışmış, sessiz bir kritiği müteakip, onları içeriye, bir toprak avluya,
    oradan da
    yarı çıplak vücutlu bir kadının oyunu ve şakrak sesi ile dolup taşan
    basık tavanlı
    bir sofaya almıştı.
    ilk dakikalarda yadırgadıkları bu yer, git gide hoşlarına gidiyordu.
    hele o kadm,
    ihtiyar ana kadının kucağında, bir ortaçağ ressamına model olacak
    derecede
    nefis vücutlu kadın! onlara her şeyi unutturmuştu. iki yabancı
    kezban'ı işaret ederek burnundan geliyormuş hissini veren yumuşak
    ve sisli kelimelerle şişman tercümanlarına bir şeyler söylediler.
    tercüman gözlerini kendilerinden ayırmayan çaçaya kezban'ı
    göstererek :
    — mösyöler, bayanı istiyorlar! dedi.
    — müthiş yorgunum anne, beni mazur görsünler!
    cevap yabancılara tercüme edildi. fakat şişman tercümanın yanındaki
    uzun boylusu sertleşen sesi ile bir şeyler söyledi:
    — ne demek? böyle yerlerde müşteri reddedilmez... demiş. kezban
    birdenbire doğruldu. kaşları çatılmış, avurtları sıkılmıştı:
    — yorgunum efendim! insanı hasta yapan yorgunluktan anlamaz mı bu
    adamlar? diye hiddetle söylendi. onları, düşman gibi, kinli bakışı ile
    süzüyordu. tercüman bu cevabı ötekilere tercüme etmeye lüzum
    görmeden,
    — bu mösyölerin kim olduklarını bilmiyorsun galiba hanım? dedi.
    hem ne olursa olsun, bir orospu, müşterisinin arzularını yerine
    getirmeye, zevkini yapmaya mecburdur .
    kezban göğsünü yumrukluyordu:
    — işte ben, orospuyum ve müşterimin zevkini yapmayacağım.
    anladınız mı? mösyöler kim olursa olsunlar. arzularını yerine
    getirmiyeceğim işte... dudakları titriyor, göğsü hızlı hızlı inip
    çıkıyordu. diğer kadınlar, şaşkın şaşkın ona bakıyorlardı. kendi
    aralarında sık sık kezban'ı çekiştirirler ken «ne para canlısı karı!
    ölecek kadar yorgun oluyor da, gene müşteri kabul eder, altın
    bileziklerden artık kolları görünmez oldu,» derlerdi. çaça kadın bile
    hâlâ şaşkınlıktan kurtulamamıştı.
    iki yabancı, yerlerinden kalkmışlar, tercümana asabî asabî bir şeyler
    söylüyorlardı. tercüman lalettayin bir umumî
    kadından yediği bu hakareti hazmedememiş gibi yerinde duramıyor,
    oflayıp
    poflayarak;
    — senin gibilerin hakkından polis gelir. polis lâzım polis! diye yüksek
    perdeden söyleniyordu.
    kezban iradesini kimsenin eğiltemiyeceğinden emin halile ve gururla
    cevap verdi:
    — buyrun efendim! polis iki adımlık yerde... arzu ederseniz ben
    çağırayım. şişman adam, hakikaten dışarı çıkmıştı. biraz sonra yaşlıca
    bir polisle içeri girdi. gürültüyü duyan diğer evin sermayeleri açık
    saçık kıyafetleri ile birer ikişer geliyorlar, onların etrafında halka
    oluyorlardı.
    tercüman, hiddetli bir sesle, vaziyeti polise izah etti. kezban bir
    sandalyeye çökmüş, onlarla alâkadar değilmiş gibi bir tavır almıştı.
    ecnebilere daima nazik olmayı, onlara kolaylık göstermeyi kendi
    vazifesinin mühim bir düsturu sayan polis, kezban1 a döndü :
    — mösyöler içeri girdikleri vakit, seni çiftetelli oynarken
    bulmuşlar. demek ki yorgunluk bahane... şu halde, buna sebep ne
    kezban?
    genç kadın sandalyesinden tekrar fırladı. sabrı tükenmiş gibiydi.
    kollarını savurarak,
    — sadece istemiyorum. anladınız mı sebebini? evet, yorgunluk falan
    hepsi bahane... istemiyorum efendim, istemiyorum.
    — fakat vazifeni unutuyorsun.
    — vazifem mi? yapmıyorum vazifemi...
    — mecbursun... polis,
    — sonra, senin için fena olur... deyince «kırmızı fener» in
    dilberi, âdeta deliye döndü. zaten tırnaklarını avuçlarına geçirecek
    derecede asabi idi. birden parladı:
    — bana hiç bir şey olmaz polis bey. boğazına bir şey tıkanmış gibi
    boğularak devam etti:
    — ben gâvurlara orospuluk yapmam polis bey... yutkunuyor,
    dudakları daha fazla titriyordu. kendisini tutmak istediği besbelliydi.
    fakat rolünde muvaffak olamadı. gözlerinden iri iri taneler dökülmeye
    başladı. boğuk bir sesle:
    — beni nihayet buradan başka bir yere sürebilirsiniz. elinizden
    bundan başka ne gelir polis bey? fakat sürüleceğim yer gene bir türk
    memleketi değil midir?
    herkes susuyordu. polis bile söylemeye hazırlandığı cümleleri
    yutmuştu. iki yabancı alık alık kadına bakıyorlardı. kezban sıkılan
    yumruklarını kalçalarına vurarak kesik kesik söyleniyordu:
    — ben gâvur orospusu değilim polis bey!
    bir sandalyaya yığılmış, başı kolları arasında hıçkıra hıçkıra ağlarken
    ağzından,
    — ben türk orospusuyum polis bey... ben türk erkeklerinin
    orospusuyum.. sözleri döküldü.
    diğer kadınlar başları önlerinde susuyorlardı. yaşlı polis, gözlerindeki
    ıslaklığı etrafa göstermemek için ağır ağır bahçeye çıktı. istanbullu
    kitabı ileri doğru sürdü. yumruğunu üstüne koydu:
    — anladınız mı? «ben türk erkeklerinin orospusuyum polis bey.»
    sırtında kırmızı mayosu... bir saat, kendi kendine dans etmiş,
    bundan başka, akşamdan beri yirmi türk erkeği ile yatmış, kanı yüzde
    yüz hâlis bir türk kadını... yüzde yüz ırkçı bir hikâye... hem de
    realist... hem de yanık... yalnız «kezban» ismini beğenmedim.
    «ayhan», «gökhan», «kayahan», «begümhan» falan olmalıydı da
    okuyucunun fikrini turanlara, anayurda doğru sürüp götürmeliydi.
    ırkçılık artık kerhaneye kadar girdi. millî bünyemize elhamdülillah
    yerleşti. gayrı bize hamdolsun zeval yoktur.
    — böyle şey olmaz. uydurduğu belli bir şey!
    — zanneder misiniz? size bir küçük hikâye daha anlatacağım.
    bunu birisinden dinledim. bir şair mebusun oğlu anlattı, iş bankasını
    soyduğundan mahpustu. almanya'ya gidip gelmiş yiğitlerden. orada
    naziliğin alman milletinin ruhuna nasıl yerleştiğini ispat için insanın
    gözlerini yaşartan bir
    hikâye söylemişti: bir «kırmızı fener»li haneye gitmiş. berlin'de...
    bereket versin orada nüfus kâğıdı sormuyorlar. bir mayolu kız
    beğenip yukarı çıkmış. soyunmuşlar. kadıncağız bizim oğlanın sünnetli
    olduğunu görür görmez yataktan sıçrayıp duvara kadar kaçmış, var
    kuvvetiyle bağırarak, eline ne geçerse türk delikanlısının suratına
    fırlatmaya başlamış. feryada yetişmişler. vaziyeti öğrenen feryada
    iştirak etmiş. aralıkta «yahudi» kelimesinin sık sık geçtiğini bizimki
    farkedince işi anlamış. o da bilmukabele «türk, vallaha türk, billaha
    türk!» diye narayı basmış. polis gelmiş. artık orasını sormadım.
    bizdeki gibi ihtiyar, gözü yaşlı, bir kanun mümessili mi, yoksa bıyığı
    terlemiş bir s.s muharibi mi? her neyse... pasaport meydana
    koyulmuş, hecelenmiş. türklük, güneş gibi, meydana çıkmış. gürültü
    bastırılmış. oğlan zifafa nail olmuş. kanının hakkını aryen kızından
    parası mukabilinde almış, îşte iki hikâye. yalnız bizimki daha orijinal.
    bir kerre vaka cumhuriyet bayramı gecesine denk getirilmiş. aferin!
    demek radyolarımız, türk kadınının nasıl olup da esaretten
    kurtulduğunu ballandırırken bizim kezban kırmızı mayo ile göbek
    atıyormuş. tabiî atacak. vazifesidir. duymadınız mı, ırkdaşımız ve
    aynı zamanda kanun mümessili polis bey, o ihtiyar ve gözü yaşlı memur
    ne diyor? «fakat vazifeni unutuyor musun? mecbursun... sonra
    senin hakkında fena olur,» demiyor mu? göbek atmak da, gâvurlarla
    yatmak da bazı türk kızları için, cumhuriyet bayramı gecesi demek
    vazife imiş. vazife. aksi takdirde sonu fena olur. buna adıyla sanıyla
    «grev » derler. halbuki dünya iş bölümü üzerinde durur. ne yapalım?
    ben muharrirlik edeceğim. bizim kız katili memet'in oğlu amele...
    ikimiz de hakkımıza bu memlekette kanuna hürmet için razı olacağız,
    işbölümünü inkâr mı ediyorsunuz? işbölümü var! siz harpte
    öleceksiniz. ben patagonya'da sefaret kâtipliği yapacağım. bazı türk
    kızlarına, «şu kefere misafirlerimizle dans ediversenize» diye teklif
    edemiyen kaymakam bey, aynı kefereleri «türk barına teşrif
    buyurun» diyerek yine bir türk kızı olan kezban'm başına neden
    musallat ediyor? hep işbölümü denilen muvazeneye riayet için...
    — şu halde, iş bölümünün aleyhinde misin? kanaatinizce işbölümü
    olmamalı mı?
    — iş bölümünün lehinde ve aleyhinde olmak diye bir hadise yoktur.
    hepimiz işbölümünün içinde doğar, içinde ölürüz. mesele iş bölümünde
    değil, iş bölümünün zor yerine düşmüş vatandaşın orada ebediyen
    kalmasının vatan ve millet selâmeti sayılmasmdadır. vazife, her
    şeyden mukaddes... hangi vazife? orası belli değil... bizim trahom
    hastanesindeki doktor da vazifesini yapıyor, şu anda polis dairesinde,
    yahut jandarma tavlasında vatandaşa sopa atan, işkence eden insan da
    vazifesini yapıyor. bu iki vazife ara smda hiç mi fark yok? en büyük
    türk âlimi merhum ziya gökalp, «gözlerimi kaparıml vazifemi
    yaparım» buyurmuş. kezbanlar, gözlerini kapayıp vazifelerini yapmaya
    mecburdurlar. eskiden bu iş için şart aranmazdı. şimdi, küçük bir
    fark oldu. kezbanlar, «türk erkeklerinin orospusu olduğunu» hiç
    unutmadan gözlerini kapayacak, vazifesini yapacak!. kezban'm
    babasına neden kızıyorum? yahut da
    ona niçin sizin gibi acımıyorum! bir evi yahut bir sokağı, kerhane
    yapıyoruz. kızların ellerine vesika vererek oraya doldurup
    zenaatlerinden temettü alıyoruz. fazla olarak vazifesini yapmak
    istemeyince üstüne kanunun beli tabancalı mümessilini göndererek
    cebretmeye kalkacak kadar hayasızlığı gökyüzüne çıkarıyoruz. bizi
    bıçaklayacağına, yani bütün kezbanlarm namusunu arayacağına evlâdım
    öldürüyor. hepimiz de öyle yapıyoruz. gücümüzün yettiğine vuruyoruz.
    biz âdinin bayağısı, bayağının âdisi olmuşuz. kendimizi methetmemizin
    sebebi burada, ihtiyar rum karısı, beyoğlu'nun güneş görmez
    sokağında komşusuyla yaptığı bir kavga esnasında türklüğe hakaret
    edebilir mi? kanun «eder» diyor. yaramızı bildiğimizden gocunuyoruz.
    namus telâkkisi vardır. lâkin tersine çevirip fıkaranm boynuna bukağı
    gibi geçirilmiş duruyor. zenginlerin namusu başka, fıkaranm namusu
    başka... bir kadın operatör ahbabım vardı. kadınları doğurtur.
    kürtaj değil. doğurtur. kibar ve zengin kızların zedelenmiş
    bekâretlerini pis bir usulle tamir ederdi. «doğurttuklarını beni çok
    severler. her zaman gelir ararlar. fakat kızlıklarını tamir ettiğim
    hanımlar, beni o andan itibaren unutmayı seviyorlar. ben de onların bu
    unutkanlıklarından memnunum. çünkü bir anlık zaaf denilen yalana
    inanmam. beş bayan pekâlâ, küçük bir «nahiyeyi» her felâkete karşı
    muhafaza edebilir, içlerinde üç kere önüme kadın yatıp kız oğlan kız
    kalkanlar oldu. uç kere aynı soğuk ve utanmaz eda ile beni
    tanımazlıktan geldiler,» demişti, işte görüyorsunuz, operatörlük de
    bazen nankör bir zenaat oluyor.
    — haklısınız. fenalık yok demiyorum ama, yavaş yavaş düzelteceğiz.
    bu biraz da tahsil ve seviye meselesi... eski telakkiler birdenbire
    sökülüp atüamaz. yavaş yavaş hepsi yoluna girecek.
    — eski telakkilerden iyiye doğru değil, hayasıza doğru
    «yükseliyoruz.» eskiden, taassubun yol kestiği devirde, islâm
    orospusu olduğu için gâvurla yatmayan kezban'm macerasından, bir
    hoca, cami kürsüsünde vaaz mevzuu çıkaramazdı. haya ederdi.
    şimdi, türk ırkından olduğu için gâvurla yatmayan orospucuğun acıklı,
    pardon, şerefli hayatı, babayiğit ırkçılarımızın millî ideallerini ispat
    eden bir vesile oluyor. bir antolojiye bilhassa o hikâye almıyor, iyilik
    yapmak için vakit geçirmek mazeret değildir. yavaş yavaş fenalık
    yapılır. komşunun karısını yavaş yavaş kandırır da baştan çıkarırız.
    harf değişmesi, şapka giymemiz, hep birdenbire olduğu için tuttu,
    yaşadı. düşman yenilince «yavaş yavaş» diyerek imha muharebesi
    durdurulur mu? izmir'e, sakarya'dan onbeş günde inmek yanlış da,
    oraları köy köy zaptederek gitmek mi doğru... orospuluk püsküllü
    festen daha ehemmiyetsiz püsküllü belâ mı ki yavaş yavaş
    kaldıracağız? hayır. orospuluğun kökleri iktisadîdir. iktisadî temele
    dokunmak kabil olamıyor. bu iktisadî temel durdukça orospuluk,
    içtimaî zaruretlerden madut olmakta devam edecektir.
    yerli nahiye müdürlerinden sadık bey, gayet haklı bir söz bulmuş gibi,
    masasında otururken şüphesiz kendisine pek yaraştırdığı bir azametle
    lafa karıştı:
    — geçenlerde de «iktisadî» dediniz. her şeyi iktisada
    getiriyorsunuz? bundan başka, insanları idare eden bir kuvvet yok
    mu?
    — meselâ nasıl bir kuvvet?
    — manevî bir kuvvet.
    — yani allah mı?
    — evet.
    sadık bey, gecelik entarisiyle bıyık takmış bir kadına benziyordu. ona
    bakarken, istanbullu, deminden beri derdini bol bol döktüğü için
    duymaya başladığı ferahlığı birdenbire kaybetti. tekrar öfkelendi:
    — yani, memet'in kızını öldürmesi allah tan mı?
    — tabiî... takdiri ilâhi.
    — kezban'm orospu olması da mı allahtan?
    — elbette.
    — öyleyse... siz allaha pek acayip bir iş gördürüyorsunuz... kirli bir
    iş... ertesi gün, cezaevi müdürü istanbullunun odasına çıktı. kederli ve
    ümitsiz bir hâli vardı:
    — onbeş sene verdiler. duydun mu?
    — onbeş sene vermişler, idamdan başladı. esbabı muhaffefe
    görülerek onbeş seneye indi. aklında mı damadını öldüren ömer'e
    de on beş sene verdilerdi.
    — yahu, bunlar namus uğruna başını belâya sokanlara düşmanlık mı
    ediyorlar?
    — hayır. namusçular, işi bilmiyor. millette tabiî cahillerde bir kanaat
    var: insan karısını canı istediği zaman vurabilir sanıyorlar.
    — kötülükte görürse vurmasın mı?
    — bir erkek karısını kötülükte görüp öldürürse zaten ceza on
    dört aya kadar indiriliyor. bir şartla: kadınından şüphelenmemiş
    olacak ve oda kapısından girince münasebet halinde bulacak.
    vazııkanunun kanaatince erkek kısmı, bu vaziyette mutlaka adam
    öldürürmüş ve mazur imiş.
    — öyleyse neden bu kadar ağır ceza veriyorlar?
    — dedim ya şartı var.
    — şartın da allah belâsını versin, şurtun da. sen bir kahve pişirt.
    — başüstüne... istanbullu, kapıdan sefer1 e seslendi. kahve söyledi.
    --- spoiler ---
  • kadın-erkek ilişkisi, bu bağlamda gavurun "centilmenlik" bizim "delikanlılık" olarak adlandırdığımız tavır, tanrı inancı, uçmayan şeyhleri yerlere kondurmayan müritleri üzerine nefis tespitler içeren, namus cinayeti olarak sınıflandırılan cinayet türüne katilin ağzından şaşırtıcı yorumlar getiren kemal tahir romanı.

    yeri gelmişken; kemal tahirin yazdığı bir paragrafı, ömrü boyunca uğraşsa yazamayacak adamların ona reva gördüğü 12 yıl hapis cezasını ileride çocuklarıma nasıl açıklarım bilemiyorum.
  • (...)
    - komünistlik nedir?

    - bazılarına göre çok fena bir şey...vatan hainliği. bize göre en kısaltılmış tarifi şu; biz, insanın insanı her ne suretle ve her ne bahanesiyle olursa olsun soymasına razı değiliz.

    (...)
  • kemal tahir’in cezaevinde kaldığı yıllarda yazdığı ve cezaevine “namus meselesi” yüzünden düşmüş sıradan insanların dramını derinlikli ve çözümleyici bilgilerle aktardığı romanıdır.