1. nazımhikmet için onun kaybından sonra çeşitli yerlerde yayımlanan düz yazı ve şiirlerdir.

    pablo neruda (1904-1973) şilili şair

    güz çiçeklerinden nâzim'a çelenk

    niçin öldün nâzım?
    ne yaparız şimdi biz
    şarkılarından yoksun?
    nerde buluruz başka bir pınar ki
    onda bizi karşıladığın gülümseme olsun?
    seninki gibi ateşle su karışık
    acıyla sevinç dolu,
    gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım?

    kardeşim,
    öyle derin duygular, düşünceler yarattın ki bende,
    denizden esen acı rüzgâr
    kapacak olsa bunları
    bulut gibi, yaprak gibi sürüklenir,
    yaşarken seçtiğin
    ve ölümden sonra sana barınak olan
    oraya, uzak toprağa düşerler.

    al sana bir demet şili kasımpatlarından,
    al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını,
    halkların savaşını, kendi dövüşümü
    ve yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü
    kardeşim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz,
    çiçek açmış kiraz ağacının altınına benzeyen yüzüne hasret,
    benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren, kanıma güç
    veren dostluğundan yoksun.

    hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle,
    zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten,
    zulmün izlerini görmüştüm ellerinde,
    kinin oklarını aramıştım gözlerinde,
    ama parlak bir yüreğin vardı,
    yara ve ışık dolu bir yürek.

    ne yapayım ben şimdi?
    tasarlanabilir mi dünya
    her yana ektiğin çiçekler olmadan?
    nasıl yaşamalı seni örnek almadan,
    senin halk zekânı, ozanlık gücünü duymadan?
    böyle olduğun için teşekkürler,
    teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için.

    çeviren: ataol behramoğlu

    howard fast (1914-199?) a.b.d.'li romancı

    nâzim hikmet'e

    kendi duvarların nasıl tutamadıysa kelimelerini,
    bizim duvarlarımız da tutamadı, kardeşim,
    kelimelerin buldu bizi.
    o gün cezaevinde geldi yanıma
    pek iyi bildiğin cezaevi fısıltısıyla
    o ince yazar, albert maltz...
    hayatı anlatan şeyler söylemekti onun suçu da,
    barışı, umudu, özlenen şeyleri...
    özgür olduğunu söyledi bana.
    özgür, dedi, nâzım hikmet özgür artık,
    özgürlük içinde dolaşıyor kendi ülkesinde,
    açık alınla söylüyor türkülerini bütün insanlar için.
    nasıl anlatırım dostum, yoldaşım, kardeşim,
    hiç görmediğim ama çok yakından bildiğim,
    başımın üstünde tuttuğum kardeşim benim...
    nasıl anlatırım bunun anlamını sana?
    o anda biz de kurtulmuştuk çünkü.
    çünkü seninki gibi bir türkü tutturmuştu benim kalbim de,
    kimseyi senin kadar yakından tanımadım,
    senin kadar, senin gibiler, bizim gibiler kadar,
    ulusların üstünde bir kardeşlik kuran;
    bir de bizi susturacaklarını sanıyorlar,
    suspus edeceklerini duvarların ardında.
    senin uğruna ufak bir tokat atmıştık bir zamanlar,
    ama sen oldun bizi kurtaran
    ülkenden millerce ötedeki bir ülkenin iki yazarını,
    kötülerin kötü işler çevirdikleri bir ülkenin,
    özgürlüğün utançla başını eğdiği bir ülkenin,
    ama uyanacak bir ülkenin yazarlarını.
    sen kurtulunca anladık biz
    kısa süresini kendi duvarlarımızın,
    soytarıların, yılışık katillerin kurduğu duvarların;
    ışığa, zafere giden yolda kısa bir süredir bu...
    ama bunları anlatmanın ne gereği var,
    sen zaten biliyorsun yüreğimizin türkülerini!

    çeviren: ülkü tamer

    yevgeni yevtuşenko (d.1933) sovyet şairi

    nâzim'in yüreği

    usanınca gerçeklerin yalanından,
    kaygan, yüzsüz baskıdan,
    tunç nâzım'ı anımsarım
    ve sesini
    biraz hançerimsi :
    "merhaba kardaşım...
    ne o, neden yüzün asık öyle
    boş ver!
    yoksa şiir mi takıldı bir yerde?
    gel, birlikte bitirelim.
    paran mı yok?
    bakarız bir çaresine, dert değil.
    kız mı?
    aldırma bulunur..."
    oysa asıl kendisinde var bir şey,
    içini kemiren
    yüz çizgilerinden dehşetle akan :
    "hepsi iyi de,
    şu yürek ağrısı...
    adam sen de
    ağrıyadursun, yaşıyoruz ya..."
    kimisi için şiir bir roldür,
    kimisine bir dükkân,
    kazançtır.
    onun içinse ağrıdır şiir,
    rol değil.
    nâzım'ın yüreği de ağrıdı durdu işte.
    üzerine titreyen doktoru bir gün,
    hani pek de güvenemeyerek,
    uyarmıştı beni :
    "bakın" demişti,
    "keskin konulardan kaçının ki
    ağrımasın nâzım'ın yüreği..."
    hey gidi doktor...
    hastanız gitti.
    yaramadı çabalarınız.
    yüreğiyse onun
    gizli gizli çarparak
    sürdürdü ağrısını
    ölümünden sonra da.
    içindeki acı için ağrıyor,
    türkler için, ruslar için ağrıyor,
    kendisi gibi mahpusta özgür olanlar için
    özgürlükte mahpus gibiler için
    ağrıyor.
    hapishane acılarıyla yanan o yürek
    - ölümden sonra bile -
    dinlemiyor doktorları,
    korkak olduğumuz zaman
    ağrıyor.
    neme gerek dersek
    ağrıyor.
    onun gibi açık yürekle :
    "merhaba kardaşım..."
    diyemezsek ağrıyor...

    varsın ağrısın
    hepsi için yüreklerimiz,
    tek ağrımasın nâzım'ın yüreği.

    çeviren: ziya yamaç

    cahit sıtkı tarancı (1910-1956)

    bir şey

    i

    bir şey ki hava gibi ekmek gibi su gibi
    lazım insana lazım onsuz yaşanılmıyor
    ana baba gibi dost gibi yavuklu gibi
    kalp titremeden göz yaşarmadan anılmıyor.

    bir şey ki gözümüzde memleket kadar aziz
    aşk ettiğimiz kendimize dert ettiğimiz
    adını çocuklarımıza bellettiğimiz
    bir şey ki artık hasretine dayanılmıyor.

    ii

    bir şey daha var yürekler acısı
    utandırır insanı düşündürür
    öylesine başka bir kalp ağrısı
    alır beni ta bursa'ya götürür.

    yeşil bursa'da konuk bir garip kuş
    otur denmiş oracıkta oturmuş
    ta yüreğinden bir türkü tutturmuş
    ne güzel şey dünyada hür olmak hür.

    benerci jokond varan üç bedrettin
    hey kahpe felek ne oyunlar ettin
    en yavuz evladı bu memleketin
    nâzım ağbey hapislerde çürür.

    attilâ ilhan (d.1925)

    müjgân'a aşk şarkilari

    - 2

    o akşam da lambamızı söndürmüştük nedîm ile
    nedîm'den bile kıskandığım sevdiğim ile
    son şarkılar dağılmıştı mevsim ile
    yalnız çamlıca'da bir ud yankılanırdı

    dünyayı tumturaklı bir yalan sayanlar
    yalanın dehşetini yaşlandıkça anlar
    nâzım'ın piraye'yi sevdiği zamanlar
    ölse ölümünden ne suçlar çıkarılırdı

    boğucu bir sessizlikte ateşten goncalardır
    o demirden şiirler ki sanki tabancalardır
    umutsuz hangi gününde el atsan ateşe hazır
    nâzım onları yazarken duvarlar çatırdardı

    gördün sessizce buluştuğunu nâzım'la nedîm'in
    lacivert ıssızlığında yıldızlı bir serviliğin
    birinin elinde varidat'ı simavnalı bedreddin'in
    birini ağzında gül elinde mey kâsesi vardı

    arif damar (d.1925)

    ferhat'in kazmasi düşmez elinden

    bizim anadolu'muz var ya erzurum yaylası palandökenler
    ağrı çukurova'mız
    aklıma düşünce öyle bir seviniyor öyle bir seviniyorum ki
    bizim çetin halkımız
    çanakkale kurtuluş savaşı'mız
    şeyh bedreddin pir sultan nâzım hikmet
    aklıma düşünce öyle bir seviniyor öyle bir seviniyorum ki
    kızılırmak yeşilırmak dicle fırat
    bütün öteki akarsular
    hep birlikte akıyorlar akıyorlar akıyorlar
    aklıma düşünce öyle bir seviniyor öyle bir seviniyorum ki

    dörtlük

    büyük şairdi sevdi sevdalandı nâzım hikmet
    karasevdamızı sevdi türküsünü güzel de söyleyerek
    o kadar aşk her şey türküsünü sürdürmek içindi
    karasevda emekçinindi emek içindi

    turgut uyar (1927-1985)

    büyük gurbetçi

    senin adın bir deftere yazıldı
    eskimez bir mavi deftere
    adın
    yazıldı

    erenköyünde bir bahar eskir
    savrulur ve eskir sürekavları
    kuzey yarımkürenin çok koyu mavi bir gecesinde
    aşkı türkçe kavramanın sağlamlığı başlayınca
    bir öğrenci yatakhanesinde
    uzak asyalı bir başka öğrenciyle çatışınca
    bir sürü ıvır zıvır ve ekimler
    bir kahramanlık sandığımız kendimizi
    eskir ucuz ormanlarda yürek avları
    ve eski anaların belbağladığı hekimler
    eskimez senin gurbetçiliğin
    yanar, tüter, dağılır
    ve ince bir duman eskir bir kalın duman adına

    gurbet bir yazgıdır ulusuna
    güneşe çıkmak gibi, alınteri bilinir
    gurbet bilinir, bir duyarlıktır, bir meslektir

    sen herhalde en iyi bilirdin bayramları
    paşalarla, yalılarla uzlaştırılan
    kısa kış akşamlarını, uzun yaz akşamlarını
    kayalar, kayalar ve sahipsiz dağlar adına
    bir türkü gibi öfkede söylenen
    issız hanlar, bilgece susmalar, bakımsız bağlar adına
    puslu ve telaşlı garlardan kaçırdığın
    bir pençeden, bir katılıktan kayırdığın
    her ülkede söylenen bir türkü gibi
    aklığın, eskimez bir kış güzelliğinde
    sıcak evler, karlı yollar, bağlılıklar adına
    bir zorbalığa direnmek adına
    anlaşılmazsa
    söğütler yeşermez, balıklar bırakmaz döllerini

    ellerin bir gezinmedir uykularda
    kimine korkudur, ısınmak kimine

    eskimez bir kış güzelliğinde
    kuzey yarımkürenin çok koyu mavi bir gecesinde
    büyük bir alanda, küçük bir cezaevinde
    ve çok yabancı dilden iki istasyon-arası biletinle
    biliyorum nasıl yaşadığını senin türkçe yokken
    mahzun ve yaşamaklı - eskimez elbet -
    ülkeni dirençle yaşamak, ülken olmayınca sözlüğünde

    sen bir ağlayış gibisin neden
    bir çocukluğu sürüklüyorsun kanında
    bir güvercin gibi parlar şaşkınlığın
    ölüme yakınlığında bir köylünün, uyumasında
    gök durur ve boncuklar durur pazarlarda
    iğdır'da, orta anadolu tarlalarında
    akşam oldu muydu gaz lambası yakılır
    nerde olursa olsun artık. coğrafyada
    sürekli bir gurbet vardır.

    eskimezsin bir mayıs serpintisi gibi
    bir mayıs serpintisi ki sağlıklı
    ağustos günlerini hazırlayan. güllerini
    sürer gurbetçiliğin.
    halksız bir yazarın acısını taşıyan
    kalebent bir şehzade gibi mahzun
    börklüce gibi sabırsız haklılığında

    öyle bir şey
    biraz uzak, biraz çıplak, ve yayan.

    cemal süreya (1931-1990)

    kalin abdal

    ağıtı önce söylenen
    sen nereye uçuyorsun,
    ağıtı önce söylenen
    ölüm korkusunu atar,
    sen nereye uçuyorsun
    boynu usul telli turna

    pir sultan benim ağıtım
    ben de senin ağıtınım
    uzar gideriz bu yolda,
    sen nereye uçuyorsun
    gökyüzünde kana kana

    benim söylendi ağıtım
    yazda kışta haziranda,
    ben hep zindanlarda yattım,
    en müşkülü daha sonra
    kendi kendim sürgün ettim,
    sen nereye gidiyorsun
    bir yerlere konmayana

    silah çatuben askerler,
    neden silah çatıyorsun
    dostum dostum aslan dostum
    sen nereye uçuyorsun,
    kerem aslı'nın koynunda
    çiçeği hiç solmayana
    biz ki nâzım'dık dünyada
    rumelli kalın abdal,
    uçan kuşa selam saldık
    sevdik oluklar boşaldık,
    cemi cümle bir sofrada
    muhannetlik kalmayana

    "nâzım hikmet'in önemi şurda : bir devrim düşüncesini toptan üstlenmiş ve sonuna kadar götürmek cesaretini göstermiştir. öte yandan şiirinde - anlatımında, kullandığı imgelerde, dil tutumunda - düşüncesinin, hayatının, varoluşunun karşılığını bulmuştur. başka şairlerde görmeye alıştığımız, düşüncenin süs ve biçim olarak, iğreti olarak serpilişi, fikrin biçim cilveleri ve anlam oyunları halinde kalıp sırıtışı yoktur onda. düşünce biçimsel olarak değil, yapısal [structurel] olarak yerleşir nâzım hikmet'in şiirine. tümdengelmez onda düşünce. daha çok hayatın verilerinden çıkışını yapar. bu yüzden tevfik fikret gibi düşünceye boğulmaz. 'bereketli bir ırmak' gibi çoğala çoğala büyür.
    "nâzım hikmet, şiirini hayatıyla tam doğrulamış bir şairdir. ama daha önemlisi, siyasal tutumdaki birçok şairin aksine, hayatını şiiriyle eksiksiz bir planda doğrulamayı da bilmiştir. devrim düşüncesiyle şiirsel yük müthiş bir bütünlenme içindedir onda. ve bu bizim şiirimizde nâzım hikmet'e kadar rastlanmayan, dünya şiirinde de seyrek rastlanan bir özelliktir. şiirsel onur yiğitlik tavrıyla bir arada gider nâzım hikmet'te. şiirin en büyük deneylerinden biri." ("sonuna kadar" adlı yazısından)

    gülten akın (d.1933)

    nâzim nâzim

    suç çağında suçsuzluğa katlananları
    ben şairim, nasıl bağışlarım
    gül değse incinen bu yürek
    yandı bir başka biçimde nâzım nâzım

    tavus tüylerine şiir dizdiler
    can gözüyle baktım ayağını gördüm
    yani çirkinliği gördüm, yani cüceliği gördüm
    ömrümde kişiye şiir yazmadım

    nâzım nâzım

    yurdunu satanın adını anmam
    hayına hırsıza yok sözüm
    duydum ki dünyayı aşıyorlar
    yadellerin yiğitleri, dal boyluları
    ne sağcı oldular ne solcu
    beni aşsın diye doğurduklarım
    bir kez daha yandık, bir kez daha yandım

    nâzım nâzım

    her bilgi bir yeni burjuva
    her üst okul birkaç kuru başı çekip çıkarmaya
    ne alçalma bir lokma bir çul için
    bir yol bulup kurtulan kurtulana
    ittin sınıfını rahatını, düştün mapusa yokluğa
    bey soylum paşa soylum güzel emekçim

    nâzım nâzım

    ülkende şiirlerin dolanıyor
    kavgan içten içe sürüp dayanıyor
    uzak mezarında bir kırmızı karanfil
    ne denli tutsam kendimi
    usul usul bir yerlerim kanıyor
    sonsuz gurbetçim, koca şairim

    nâzım nâzım

    suç çağında suçsuzluğa katlananları
    ben şairim, nasıl bağışlarım
    gül değse incinen bu yürek
    yandı bir başka biçimde nâzım nâzım

    kemal özer(d.1933)

    3 haziran 1973

    korkmadan yazdı şiirlerini sokağa çıkar gibi rahat
    ancak yalan söylemeyenler korkmaz rahat yazmaktan
    sokağa çıkarken bildi karıştığını kimlerin arasına
    kimlerin yanında yer alacağını kimlere karşı
    bildi bir kavgaya raslayınca kaçmayacağını
    güçlüyse bir yanı kavganın bir yanı haklı
    bildi yerini alacağını haklının yanında
    savaşacağını yılmadan boyun eğmeden güçlüye

    apaçık yazdı şiirlerini bir avuç su içer gibi yalın
    ancak haklı olanlar korkmaz yalın konuşmaktan
    ırmağa bakarken dedi su nasıl her şeyi gösterirse
    hangi kaynaktan çıktığını döküleceğini hangi denize
    ağaç nasıl sererse gözler önüne tohumu ve çiçeği
    duru olmalı öyle konuşulan söz de eylem de
    insana aykırıdır çünkü doğaya aykırı olan
    çünkü engelleyen yok bulanıklıktan başka gerçeği

    umutla yazdı şiirlerini sabahı bekler gibi doluyürek
    ancak emek verenler korkmaz yarını beklemekten
    içeri girerken düşündü bir gün açılacağını kapıların
    toprakta tohum neyse insan odur dört duvar arasında
    ne çaresizlik yaraşır ona ne eli kolu bağlı oturmak
    yeter ki bilsin terden varılacağını mutluluk harmanına
    bilsin girdi mi savaşa dayanmak gerekeceğini
    güneşin er geç buluttan çıkacağını ihanet etseler de

    verimli bir şafak dölüdür nâzım'ın şiiri
    inmiş yeryüzü tarlasına insan dilinden
    eğitir bilinç ocağında kiminin yüreğini
    kiminin ateş yağmurudur ter dökmeyen alnına

    özdemir ince (d.1936)

    ozan

    i.

    kar yağdı bütün kış. bir ağır düş.
    kar yağdı bütün kış kederli ülkemize
    ormanın soluğu ıslak toprakla birleşti
    karayel budayıp geçti bütün yamaçları
    ak kefenler sarardı ve çürüdü durup dinlenmeden
    buruştu çocuklar silinip gitti çoğu
    kızamık gülleri açmıştı omuzlarında

    kar yağdı bütün kış
    ve ben düşledim seni
    ülkemiz yurdumuz sevdamız kardeşliğimiz
    ülkemiz yurdumuz aydınlığımız gençliğimiz
    yedi yaşında otuz yaşında yetmiş yaşında
    çağların tuzlu kemiklerinde birleşen
    ülkemiz yurdumuz yani yenilmez umudumuz
    ülkemiz yurdumuz kocamayan gelinimiz
    yazan kalemimiz öfkeli sevincimiz
    alın yazımız bitmez çilemiz

    ülken ve yurdun
    ıslak hücreler dar odalar ağır anahtarlar
    yetesin diye bu taşlar ormanında
    kulak zarın yırtılsın diye sessizlikten
    sararsın diye sesin demir parmaklıklarda
    kireç tutsun paslansın diye eklem yerlerin
    ülkeler ve yurtlar kurdular sana
    kara anahtarlar ve soğuk odalardan

    kar yağdı bütün kış
    kederli ovaya

    bir madenciydin ayağa kalkışınla
    bir sabır yarattın köylü duyarlığınla
    dostlar her zaman dost olmasa bile
    metrelerle ölçülse de genişlik
    bir işçi bir köylü gibi yaşadın günü-geceyi
    umudun işçisi sabrın köylüsü
    bayram yeri gibi onurlu yüreğin
    dostlara pay ettin yıllar boyunca.

    ii.

    sen memleketten uzak
    hasretin bir türlüsüyle delik deşik yürek
    dalgın yorgun ve yalnız
    bir otel odasında
    malın-mülkün olmadı
    hasretten başka

    sen memleketten uzak
    hasretin bin türlüsüyle delik deşik yürek
    dalgın yorgun ve yalnız bir otel odasında
    tepeden tırnağa âşık
    sevilen her kadına
    tepeden tırnağa âşık
    mavi tana köpüren suya yeşeren ota
    kırmızı balıkların

    kara gözlü karıncaların dostu
    trenlerin uçakların vapurların eksilmez yolcusu
    on dokuzunda delikanlı
    altmışında delikanlı
    usanmaz ve uslanmaz sevdalı
    belki paris'tesin st. michael rıhtımı'nda
    hava güneşli ve sancımıyor yüreğin
    sen memleketten uzak
    hasretin bin türlüsüyle delik deşik yürek
    bir güvercin gibi geçer istanbul
    mavi gözlerinin içinden
    sarayburnu kadıköy gülhane parkı
    bir acı sözünle geçer
    mavi kederli gözlerinin içinden
    belki uçarsın karlı ukrayna ovalarını
    aklında tuz gölü konya ovası
    aklında ülken sekiz bin metre yukarlarda
    lejyonerler köprüsü'ndesin belki prag'da
    vıltava suyunun köpüklerinde gözün
    ama aklın istanbul'da beyazıt meydanı'nda
    bursa'da çankırı'da diyarbakır'da
    yaşarsın en belalısını sanatların
    yaşlı yorgun ülkenden uzak
    ekmeğini kendi öz kanına banarak
    kederli bir ırmak gibi çoğalarak
    kendi sıcak dost masmavi denizlerinden uzak
    yaşarsın en kanlısını sanatların

    sen memleketten uzak gurbet işçisi
    hasretin bin türlüsüyle yaralı ozan
    senden öğrendim umudun söz dizimini
    senden öğrendim inancın tatlı dilini
    sen on dokuzunda sevdalı ve delikanlı
    sen altmışında sevdalı ve delikanlı
    sen memleketten uzak gurbet işçisi
    hasretin bin türlüsüyle yaralı ozan
    ustam benim! hasretlerin, ayrılıkların ozanı!

    metin demirtaş(d.1938)

    sorguda

    ilerlemiş bir saatinde gecenin
    sorgudayım
    uykusuz ve yorgunum
    karanlık, sidik kokan
    bir mahzende geçiyor günlerim
    suçluyum nâzım'ı okumaktan
    emperyalizme karşı olmaktan
    halkımı sevmekten

    soruyorlar
    söylüyorum budur suçlarım
    biri bir tokat savuruyor yüzüme
    biri bir tekme
    ama ben devam ediyorum yine
    suçlarımı sayıp dökmeye

    tarlalarda ekip biçenlerin
    fabrikalarda dokuyanların
    tütün yolunda tükenip gidenlerin
    dostuyum
    düşmanıyım onları sömürenlerin
    ve bilmiyorum ne ad veriyorsunuz
    bütün bunlara
    "müesses nizamı yıkmak" mı
    "bir sınıfı bir sınıfa düşürmek" mi
    ama bir şey var çok iyi biliyorum
    yüzyıllardır değişmemiş bir gerçek
    fakat değişecek.

    tristan tzara (1896-1963)

    "baştan başa türk ulusunun umutlarını soluyarak nâzım hikmet'in şiiri bütün ulusların ortak dileklerinin alabildiğine insansı anlatımını kucaklıyor. bu anlamda, nâzım'ın şiiri günümüz insanının ekinsel alanının sahibidir ve tarihsel değerinin gürlüğüyle sürekli bir hakikat değeri kazanır.
    "her ne kadar yadsınamaz bir özgünlüğü de olsa, nâzım'ın şiiri çağdaş batı şiirinin yapısına yabancı değildir. özellikle mayakovski ve garcia lorca'nın yapı çizgisindedir. (...)
    "nâzım'ın memleketinin edebiyatında oynadığı tarihsel rolün bilincine varanlar artık biliyorlar ki, nâzım'ın adı, yığınların karşıdevrimin karanlık kuvvetlerine karşı yapmakta olduğu gürlütüsüz ama güçlü savaşla bağlantıdadır." ("nâzım hikmet üstüne" başlıklı yazısından.)
    çeviri : mehmet tuncay

    louis aragon (1897-1982)

    "nâzım, senden bana ilk 1934'te söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim. dostluğumuz otuz yıl sürmedi. ne kadar az, otuz yıl. 1950'de, bizler, yani türk halkı ile dünyanın her köşesindeki şairler seni hapisten kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü dosdoğru hayatın içine daldın. ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin... hapisane dışında on üç yıl, ya da buna yakın bir şey, kırk sekizinden altmış birine dek, güzel bir yaşam bu. on üç yıl, çok şey. hapisane dışında öldün, bu da çok şey." ("nâzım hikmet için" başlıklı yazısından.)
    çeviri : bertan onaran

    philippe soupault (1897-1990)

    "nâzım hikmet bir insandı, büyük bir şairdi. onunla hep rastlantıyla karşılaşmışımdır. daha ilkinden, sevinçle benimsedim onun parlaklığına tutulmayı. yaşamının bazı dönemlerini tanıyordum yalnızca; uğradığı ve üstesinden geldiği deneylerin bazılarını biliyordum. masallaşmıştı. bakışıyla karşılaşınca insan, onun kaderinin örnek bir kader olduğunu görmezden gelemiyordu. korkunç acı çekti uzun zaman, ama hiç yenilmedi. (...) şiirleri, bilindiği gibi, hayran olunası şiirlerdi. şiirlerini okuyanlardan, dinleyenlerden hiçbiri, okumalarından, dinlemelerinden önceki gibi kalmadılar. (...)
    "çağımızda şairin yeri, yalnızca doğrulanmış değil, aynı zamanda yükseltilmiş oldu onunla." (1964'te, paris'te yayımlanan nâzım hikmet şiini antolojisi'ne yazdığı önsözden.)
    çeviri : afşar timuçin

    jean-paul sartre (1905-1980)

    "ben her şeyden önce onun insan olarak büyüklüğünü ve kabına sığmaz enerjisini hatırlatmak istiyorum. onu ağır hastalığı sırasında tanımış, yaşamak ve savaşmak iradesi karşısında şaşıp kalmıştım. ama beni asıl etkileyen onun hüzünlü ve alaycı uyanıklığı oldu. eziyetlerden, ölümlerden kaçıp kurtulan bu adam - başkalarının yaptığı gibi - dinlenmiyordu. biten hiçbir şey yoktu onun için. dıştaki düşmanla savaşırken içteki dostların hatalarına karşı da kardeşçe bir savaşı sürdürüyordu. herkesle birlikte barış uğruna, emperyalizme ve faşizme karşı savaştığı sırada bile, moskova'da oynanan bir piyesinde, bürokrasinin tehlikelerine karşı arkadaşlarını uyarıyordu. ne militan disiplininden geçti, ne de yazar eleştiriciliğinden. bu çelişmeyi sonuna kadar yaşadı. bu sürekli gerginlik, son yıllarda, mahpusluktan artakalan güçlerini de yedi bitirdi. ama asıl bu yönüyle bugün bir örnek insan olarak kalıyor aramızda.
    "vefalı dost, yiğit militan, insan düşmanlarının amansız düşmanı, her yerde hizmet etmek ama hiçbir şeyi görmezden gelmek istemiyordu. (...)
    "durup dinlenmeden nöbet tutan bir insanın eserleri, ölümünden sonra da, sizin için aynı işi yapıyor." ("nâzım hikmet'e saygı" başlıklı yazısından.)

    ahmet haşim (1885-1933)

    "bu vezin bildiğimiz vezinlerden değil, bu lisan şiirin bizde bugüne kadar kullandığı lisana benzemiyor. nâzım hikmet bey, tarzını kendi icat etmedi, bu biçimde şiirler şimdi dünyanın her tarafında yazılıyor. nâzım hikmet bey bu tarzı anlamış, türkçeleştirmiş, bu iklimin toprağında tutturabilmiş büyük bir yeni şairimizdir. bu şiirin eskisine nazaran rüchanı muhakkak. eskiden şiir bir tek düdükle söylenirdi. nâzım hikmet bey bir tek alet yerine koca bir orkestra takımı vücuda getirmiş. fakat bu zengin orkestra, yalnız marş nevinden birtakım heyecanlı havalar çalıyor."

    yakup kadri (1889-1974)

    "835 satır türk şiirindeki, hatta türk dilindeki inkılabın ilk satırıdır. (...) o, yalnız türk şiirinde çığır açmış bir edebiyat inkılapçısı değil, hiç görmeğe alışık olmadığımız yepyeni bir şair tipidir."

    nurullah ataç (1898-1957)

    "herhangi bir eserin güzel olup olmadığını anlamak için elimizde heyecanımızdan başka bir ölçü yoktur. ben şeyh bedreddin destanı'ndaki manzumeleri heyecandan sarsılarak okudum. demek ki onlar benim için güzeldir. bir insan için güzel olanın, daha birçok insanlar için de güzel olması pek muhtemeldir." (28 kasım 1936 tarihli "şeyh bedreddin dostum" başlıklı yazısından.)

    mehmet ali aybar (1908-1995)

    "güzel günler göreceğiz çocuklar..."

    "'nâzım hikmet'i getirdiler!..' paşakapısı cezaevi'nde haber bomba gibi patlamıştı. güneşli bir bahar günüydü. mayısın ilk günleri olmalı. yıl 1950. fırladım müdüriyet'e. merdivenleri bir solukta çıktım. tam kapının önüne gelmiştim ki, camlı kapı açıldı : nâzım... sarıldık birbirimize. yıllar nasıl da geçmişti. bakışıyorduk konuşmadan. ve birden nâzım : 'ne iyi ettin de komünist oldun,' dedi. 'aman yerin kulağı var,' dedim. gülüştük.
    "bir an nâzım'ı benim koğuşa verirler diye umutlandım; boşuna umutlandığımı bilerek. nâzım komünistlerin koğuşunda kalacaktı tabii. indik merdivenleri. bir gardiyan bizi bekliyordu. koğuş hemen oradaydı. mutluluk sahneleri bir daha yaşandı. galip usta ile arkdaşları nâzım'ın yatağını hazırlamışlardı bile.
    "kâh ben onların koğuşuna gidiyordum, kâh nâzım bana geliyordu. mutluyduk beraber olmaktan. nâzım bursa'da başladığı açlık grevini sürdürmeye kararlıydı. oysa millet meclisi seçimler için tatile girmişti. yani açlık grevinin 'muhatabı' yoktu. ama nâzım, kamuoyunda yanlış yorumlara neden olmasından çekindiği kadar, yeni meclis'i ve hükümeti de duvara dayamak için, greve hemen başlamak kararındaydı. demir sıcakken dövülürdü. haklıydı. bizlerse onu kaybetmekten korkuyorduk. biz de haksız sayılmazdık.
    "greve başladı. yalnız su içiyordu. ve sigara... yatmasını söylüyordum. boş veriyordu. ziyaretçilerin de biri gidiyor, biri geliyordu. nâzım'ın paşakapısı'nda ilk günleri müdüriyet'te geçti desem yalan olmaz. neşesinden bir şey kaybetmemişti. ama günler geçtikçe sanki hareketleri yavaşlıyordu. grevi doktor kontrolünde sürdürmesini önerdim. 'sen de başlama,' dedi. ziyaretine gelen dostların hastaneye yatmasını istediklerini biliyordum. 'ben olaya politik açıdan bakıyorum. sen türk solunun en güçlü kozusun; ölmeye hakkın yok,' dedim. güldü. 'abartma,' dedi.
    "nâzım'ın açlık grevi geniş yankılar uyandırmıştı. gazetelerde olayla ilgili haberler çıkıyordu. artık nâzım'ın 'donanmayı isyana teşvik' filan gibi bir suç işlemediğini, hemen herkes biliyordu. ve kulaktan kulağa bunun mareşal çakmak'ın işi olduğu söyleniyordu. üniversiteli gençler bir dergi çıkarıyorlardı; adı 'nâzım hikmet'. ve kimi aydınlar imza topluyorlardı serbest bırakılması için. annesi elinde bir levha, köprü üstünde oğlunun salıverilmesine halkın yardımcı olmasını istiyordu. yabancı basında da haberler çıkıyordu. nâzım'ın açlık grevi günün olayı haline gelmişti.
    "bir gün laf arasında nâzım, 'senin vatan'daki yazılarını okudum,' dedi. bunlar inönü'nün çok partili rejime ışık yakması üzerine kaleme alınmış taşlamamsı yazılardı. ne var ki dizinin sonunda, ne tür bir sosyalizm düşündüğüm de açıklanıyordu. amacı insan olan bir sosyalizm öneriyordum (vatan, 13 ekim 1945). bir an nâzım'la konuyu tartışmak aklımdan geçti. yormaktan korktuğum için vazgeçtim. bir daha da fırsat çıkmadı. oysa her şiiri insanla, insan sevgisiyle dopdolu olan nâzım'ın, bu konuda söyleyeceği kim bilir ne ilginç şeyler vardı.
    "günler geçtikçe nâzım'ın durumu ağırlaşıyordu. sonunda hastaneye gitmeyi kabul etti. cerrahpaşa'ya götürüldü. doktorlar durumun ciddi olduğunu söylemişler. vâlâ ile zekeriya da meclis tatilde olduğu için boşuna ölmüş olacağını bir kez daha vurgulayarak, nâzım'ın açlık grevine son vermesini sağlamışlardı. iktidara gelen demokrat parti bir süre sonra 'genel af' ilan etti ve nâzım'ın 13 yıldır süren çilesi de böylece sona erdi.

    ***

    "nâzım ipekçiler'de iş bulmuştu; senaryo yazıyordu; imzasız tabii. münevver'le, annesinin cevizlik'teki evinde oturuyorlardı. biz de siret'le kuzguncuk'ta. pek uzak sayılmazdık. sık sık buluşuyorduk. münevver hamileydi. tosun gibi bir oğlan doğurdu. adını mehmet koydular : memo. mutluydular.
    "derken nâzım askere çağrıldı. oysa deniz harp okulu'ndan sonra çürüğe çıkarılmıştı. yıllardır cezaevinde ikide bir kalbi tekliyordu. karaciğeri de iyi değildi. cezaevi müdürlüğü durumu biliyordu. dolayısıyla adalet bakanlığı da. bildikleri halde nâzım'ın askere çağrılması, bir şeylerin döndüğü kuşkusu yaratıyordu. nâzım şube'ye gitti. durumu anlattı. şube başkanı anlayışla karşılamış, ankara'ya bildireceğini söylemişti. aradan aylar geçip de ses seda çıkmayınca, hepimiz ferahlamıştık.
    "ama günün birinde şube'ye tekrar çağrıldı. askere alınması için emir gelmiş. adını şimdi anımsamadığım doğu illerinden birine sevkedilecekmiş. bir hafta sonra gel demişler. hepimiz şaşırmıştık. nâzım iki yıl askerliğe dayanamayacağını söylüyordu. ama asıl onu da, hepimizi de düşündüren, bu çağrının arkasındaki maksatlardı. iki yalancı tanıkla yeniden içeriye alınabilirdi. ya da bir kaza kurşunu...
    "hepimizin kara kara düşündüğümüz o günlerin birinde, nâzım, 'gidiyorum,' diye çıkageldi. baba tarafından bir akrabası, gencecik bir insan; milyonda bir rastlanan ya da rastlanmayan, yürekli bir delikanlı, refik erduran, 'abi, hani uçar gibi denizde kayıp giden tekneler var ya, seni o teknelerden biriyle karadeniz'e çıkaracağım. yukarıya çıkan gemilerden birine binip gidersin,' demiş. refik'e güveniyordu. 'çok rizikolu,' dedim. 'evet, rizikolu. ama başka çarem yok,' dedi.
    "sarıldık, vedalaştık. nâzım'ı bir daha görmedim. yıllar sonra öldü; yad ellerde. güzel günler göreceğimize olan inancını hiç kaybetmeden." (7 ekim 1990 tarihli yazısı.)

    abidin dino (1913-1993)

    "günün birinde, durup dururken haşarı küçük nâzım bir cam kıracak olmuş.
    "'neden kırdın bu camı?' sorusuna çocuğun karşılığı aydınlatıcı :
    "'camdan bir uçak yapmak için!'
    "belki yeni bir şiir türünün başlangıcı sayılabilirdi bu söz. çok sonra bursa hapishanesi'ne 'taş tayyare' adını koyacaktı tutuklu şair. acayip bir ilişkisi olacaktı nâzım'ın uçaklarla. pekin'de geçirdiği 'enfarktüs' krizi üstüne apar topar moskova'ya dönüş serüveni örneğin...
    "havana'ya uçuşu bir sevinç olmuştu, ona karşılık tanganika'ya uçuşta yüreği çok ağrımıştı. ve elbette oralara kadar gitmesi kesinlikle doğru değildi. hangi sersem bu yolculuğu istemişti nâzım'dan? lübnan'a giderken uçak türkiye toprakları üzerinden geçmişti, öylesine yüksekten ki, türkiye boz bir kilime benziyordu.
    "kederli kederli anlatmıştı nâzım uçak lombozundan memleket manzaralarını seyredişini. aşkla seyretmişti bozkırları, dağları, ırmakları, ovaları son kez." (24 eylül 1990'da yazdığı "yazılmamış bir kitaba başlangıç" başlıklı yazısından.)

    mahmut dikerdem (1916-1993)

    nâzim hikmet ve bariş

    "nâzım hikmet'in her yönüyle zengin, cömert kişiliğinin ülkemizde en az tanınan yanı onun barışçılığı, barış savaşımına ve dünya barış hareketine katkılarıdır. nâzım'ın yaşamı ve yapıtları üzerinde yapılan incelemeler, yayımlanan yazılar bu konuyu yeteri kadar aydınlatmamıştır. bunun başlıca nedeni, sanırım, onun sanatçı kişiliğinin ve görkemli, sarsıcı, büyüleyici şiirlerinin hep öne çıkarak tüm ilgi ve dikkatleri üstünde toplamasıdır. diğer bir neden ise barış savaşımına yurt dışında iken, zoraki sürgünlük döneminde katılmış olmasıdır. çünkü o yıllarda nâzım hikmet'in adı gibi 'barış' sözcüğü de türkiye'de yasaklı idi, türk dış politikası doludizgin savaş kışkırtıcılığı yapıyordu. gerçi dost bildiği birkaç kişi nâzım'ın barış hareketindeki etkinliklerine yurt dışında tanık olmuşlardır, ama onlar da büyük ozanın barışçı yönünü çarpıtarak yansıtmışlardır. nitekim bunlardan biri nâzım'ın barış kongrelerini kapitalist ülkeleri ziyaret edebilmek için bir vesile saydığını yazacak kadar büyük haksızlıkta bulunmuştur.
    "oysa nâzım hikmet'in gerçek bir tutku ile sarıldığı barış ülküsü yaşamının son on yıllık dönemine ayrı bir anlam kazandırmış, yurdundan ve halkından ayrı kalmanın acısına katlanabilmesine bir ölçüde yardımcı olmuştur. bunu, dünyanın çeşitli ülkelerine yaptığı barış gezilerinin izlenimlerini taşıyan eşsiz güzellikteki şiirlerinden anlayabiliyoruz.
    "nâzım'ın dünya barış hareketi ile tanışması moskova'ya varışından hemen sonra olmuştur. o sırada dünyada soğuk savaş rüzgârları tüm şiddetiyle esmeye başlamıştı. hiroşima'nın üstünde patlatılan atom bombası tam 40 yıl sürecek bir siyasal çatışma dönemini, aynı zamanda bloklar arası çılgın bir silahlanma yarışını başlatmıştı. öte yandan ise, insanlığın mutlak bir felakete doğru sürüklendiğinin bilincine varan, çeşitli ülkelerdeki bilim, sanat adamları, düşünürler, yazarlar - siyasal inançları ne denli değişik olursa olsun - militarizme, savaş kışkırtıcılığına karşı koymak, evrensel barışı savunmak amacıyla bir araya geldiler. böylece 1950 yılında dünya barış hareketi ve onun örgütsel birliğini temsil eden dünya barış konseyi doğdu. kurucuları arasında picasso, neruda, aragon, paul robeson, langston hughes'un da bulunduğu konsey'in ilk başkanlığına ünlü fransız fizik bilgini frédéric julot-curie seçildi. kısa zamanda konsey'in bünyesinde insanlığın yüzakı olan büyük bilginler, sanatçılar ve devlet adamları toplandı. bunlardan biri de türkiyeli büyük ozan nâzım hikmet idi. ilerki yıllarda dünya barış hareketi bir çığ gibi büyüyecek, başta işçi sınıfı olmak üzere geniş yığınları kucaklayacaktır. nâzım hikmet yorgun kalbinin son atışına değin barış hareketinin içinde, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya uğrunda mücadele verenlerin ön safında yer alacaktır.
    "barış uğraşı nâzım için hiçbir zaman kişisel hevesini tatmin ya da boş zamanını değerlendirme aracı olmadı. barış savaşımı onun yaşamının son yıllarındaki çalışmalarının önemli bir parçası haline geldi. asya, afrika ve latin amerika'yı kapsayan gezilerinde hem sanat gücü, hem sıcak kişiliğiyle kitleleri dalgalandırarak, çevresinde toplanan gençliğe coşku aşılayarak dünya barış hareketinin canlılık ve etkinliğine katkıda bulundu. bu gönüllü eylemlerinden dolayıdır ki nâzım hikmet dünya barış ödülü'ne layık görülmüştür. onun hiroşima'da ölenlere ağıt niteliğindeki 'kız çocuğu' başlıklı kısa ama okuyanı derinden kavrayan şiiri birçok dillere çevrilmiş, ingilizce çevirisi amerikalı ünlü zenci ozan paul robeson tarafından bestelenerek barış kurultaylarında bir ağızdan söylenen bir türkü olmuştur.
    "nâzım hikmet'in barışçılığı yalnız yüreğindeki engin insan sevgisinden değil, kendisini adadığı davanın doğasından da kaynaklanmıştır. tüm değerlerin yaratıcısı olan insan emeğinin savaşla yok olmasına en başta emekçi sınıflar razı olamazdı. nâzım da kendini bildiğinden beri onların yılmaz, yiğit savunucusu olmuştu. bu kimliği ile de katıldığı barış hareketindeki seçkin yeri unutulmayacaktır." (eylül 1990 tarihli yazısı.)

    memet fuat (d.1926)

    "nâzım hikmet türk kültürünün bütün insanlığa armağan ettiği uluslarüstü bir değerdir. ingiliz şairi shakespeare ne kadar ingiltere'ninse, ya da ispanyol şairi lorca ne kadar ispanya'nınsa, türk şairi nâzım hikmet de ancak o kadar türkiye'nindir." (ocak 1989'da yapılmış bir konuşmadan.)

    selahattin hilav (d.1928)

    "nâzım'ı zindanlarda çürütenler, şiirlerini, güzel el yazılarıyla not defterlerine geçirirlerdi. kendi rütbelerinden kapıkulları arasında (yani yabancının, yani halkın bulunmadığı yerde), coşkunluğa kapıldıkları zaman ezbere okumaktan da geri kalmazlardı. sormaya kalkışsanız, nâzım'ı niçin beğendiklerini de kendilerince mantıki bir temele oturtup açıklarlardı : 'büyük şairdir, sanatçıdır, ama kişiliği ve şahsi fikirleri bizi ilgilendirmez,' derlerdi... 'biz onun sadece şair yanını sever ve beğeniriz.' aradan yıllar geçti, doğu faşizminin yıllar boyunca hem kendisini, hem şiirlerini sürgün ettiği 'söz sultanı' eserleriyle geri geldi. türk şiirinin gerçek sahibi dönmüştü; istense de, istenmese de tartışmanın merkeziydi artık. çeşitli sosyal olayların sonucu olarak resmi yasaklamalardan sıyrılmıştı ama, daha gizli ve geniş bir engellemeyle karşı karşıyaydı : 'nâzım bir mittir [efsanedir]; sanat alanındaki başarısını kişisel serüvenine borçludur, yazdığı şiire değil,' denildi bu sefer de... 'büyük şairdir ama kişiliği, serüvenleri ve fikirleri bizi ilgilendirmez', yani bunlar yanlıştır, batıldır diyenler onun şairliğini kabul ediyorlardı, ama bir mit haline gelmiş olan yanın kabul etmiyorlardı; yıllar sonra mit haline gelmiş yanını kabul ettiler, ama şairliğini kabul etmediler. bu iki iddianın, temel bakımından aynı olduğu ve iddialardan herbirini teşkil eden çifte yargılarda (nâzım şairdir, mit değildir / nazım mittir, şair değildir) sadece yüklemlerin yer değiştirmiş olduğu gözden kaçtı... mit olmayı ve şair olmayı birbirinden ayırmanın mümkün olduğunu sanan köhne bir düşünce yatıyordu bu iddiaların altında. şüphesiz ki nâzım aynı zamanda bir mittir. ama yirminci yüzyılın bağrından çıkan iki üç mitten biri... (...) mit kelimesinin içinde, şişirilmiş ve sahte kıymetlerin yanı sıra eserlerini kanlarıyla yazanlar ve hayatlarını eserleri kadar coşkunluk, düşündürme ve duygulandırma kaynağı haline getirmiş olanlar da var. nietzsche'yi, rimbaud'yu, mayakovski'yi, artaud'yu düşünelim kâzip şöhretler ilgilendirmez bizi; onların hakkından zaman gelir. ama yukarda adlarını andığımız kimseler ve onların benzerleri, yani, hayatlarıyla eserlerini sınırsız bir çilenin, feragatın, cesaretin ve acının içinde eriterek yepyeni gerçekleri keşfeden ve herkesten önce sezdikleri bu gerçekleri insanoğlunun bilincine sanat aracılığı ile armağan edenler bizi ilgilendirir. (...)
    "diyelim ki, nâzım bizim 'mit' ihtiyacımızı karşılıyor; bundan ötürü onun sanat değerini değil de mit yanını görüyoruz. diyelim ki, biz 'mit'e muhtaç bir ulusuz. peki sovyet halkları, peki çin halkları, peki güney amerika halkları, peki kübalılar, peki vietnamlılar da mı mite muhtaç? onlar da mı nâzım'ın mit tarafını önemseyip, sanat değeri konusunda aldanıyorlar?" ("son sanat tartışmaları ve nâzım hikmet" başlıklı yazısından.)

    afşar timuçin (d.1939)

    "nâzım hikmet'in şiiri gerçek anlamda bir arayışın şiiridir. her sanat arayıştır, her yapıt bir insan araştırmasıyla ilgilidir. ancak bazı yapıtlar insanı daha genel açıdan, daha bildik, daha alışılmış görünümleriyle ele alırken, bazı yapıtlar insana daha köklü, daha köktenci bir tutumla yönelirler. dehanın özelliği insanı ortaya çıkarmak adına kılı kırk yarmasıdır. şiir dehası nâzım hikmet insana kabataslak bakmakla yetinmez, insanı bilgece ele alır, filozofça tartışır. bunun bir bilgi işi olduğu kesindir. sanatçının gündelik bilgiyle yetinemeyeceği de kesindir. nâzım hikmet'in büyüklüğü, bütün bir insanlık kalıtından en yüksek düzeyde yararlanabilecek bir bilinç yüksekliğine ulaşmış olmasından gelir. anlamak için bilmek, bilmek için anlamak gerekir. sanatçı da bu zorunluluktan kaçamaz. nâzım hikmet bu zorunluluğu erkenden sezmiş, kendini her şeyden önce bir bilgi insanı olarak yetiştirmenin yollarını aramıştır.
    "nâzım hikmet son derece bilgi tutkunu bir sanatçı olduğu gibi, etkilenmelere de son derece açık bir sanatçıdır. onun sanatındaki etkilerden söz ederken domuzuna bıyık altından gülmeye çalışan insanlar, sanatçının en yüksek düzeyde etkiler alabilen bir kişi olması gerektiğini bile bilmeyecek kadar boş insanlardır. herkes etki alamaz, herkes aldığı etkiyi sağlıklı bir biçimde özümleyemez. bir mayakovski'den, bir baudelaire'den, bir aragon'dan etkilenebilmek için onların bilinç düzeyine ulaşmış olmak gerekir. sanatta gerçek etkilenme, yüksek düzeyde etkilenme alt düzeyde bir bilinçle, gündelik bilgilerden oluşmuş bir bilinçle sağlanamaz. rahatça, çekinmeden, hiçbir sinsi eğilim icinde olmadan şunu söyleyebiliriz : nâzım hikmet'in şiiri büyük etkilerle kurulmuş bir şiirdir. onda her şey bilgece ya da bilgince düşünülmüştür, hiçbir şey raslantıya bırakılmamıştır. kimi sanatçı denize olta sarkıtır gibi kendi içine bir tarayıcı salar ve oradan sezgiler, duygular, düşünceler derleyerek yapıtını oluşturmaya girişir. nâzım hikmet'in şiiri böylesi bir gelişigüzellikten uzaktır. nâzım hikmet'in şiirinde her şey üst düzeyde bir kavrayış ve üst düzeyde bir açıklama adına uzun uzun tartışılmıştır. (...)
    "her sanatçı sanatını, bu arada estetiğini kendi yaşam koşulları içinde, kendi yaşam koşullarına göre geliştirir.
    "sanatçının sanat deneyleri, başka sanatçıların sanat deneyleriyle güçlendiği ve bütünleştiği ölçüde önem kazanır. bu, başka sanat çabalarının bize yol göstermesidir. işte etkilenme bu noktada önemli olur, bu noktada kurucu bir anlam kazanır. sanatçı yalnızca sevip saydığı üç beş sanatçının değil, bütün bir insanlık tarihinin etkilerine açık olmayı bilen kişidir. bir sanatçının büyüklüğü, almış olduğu etkilerin büyüklüğünden gelir. insanlığın güçlü kalıtından yararlanabilmek, bunu ne kadar söylesek azdır, ancak yüksek bir bilgi düzeyinde olmakla olasıdır. bu yüksek bilgi düzeyi, nâzım hikmet'te de gördüğümüz gibi, aralıksız tartışmalar düzeyidir. her şeyin yaşamsal zorunluluklar gereği enine boyuna tartışmalarla kurulduğu bir dünyada sanat da tartışmalar içinde varolacaktır. bu tartışma yapıtın doğasına katılır, varlığına siner, her şeyinde yansır. her yapıt bize daha ilk adımda tartışmasız bir insan yaşamı olmayacağı gerçeğini duyurur. bu yüzden sanatçı bakışıyla tekçi bakış, sanatçı gözüyle bütüncü insan gözü bağdaşmalardan uzak iki ayrı kutup oluşturur. bir başka deyişle, her şeyi bir biçim görmek isteyen insan sanatla uzak yakın ilişkisi olmayan, olamayacak olan insandır.
    "nâzım hikmet bilen, bildiği için de iyi gören bir sanatçıdır. bakışı kaygan değildir, tersine kesinliklidir. ancak bu kesinliklilik bir tekyanlılıktan kaynaklanmaz. kimi sanatçı bakışını nerdeyse her şeye olur demeye hazır çok geniş bir açıdan dünyaya salar. bu tür sanatçılar bize kesinliklerden çok kayganlıkları duyururlar. nâzım hikmet gibi sanatçılar, daha belirgin bir dünya görüşü içinde yer alan sanatçılar bu tür kayganlıklardan uzak kalırlar. (...)
    "o hem bir sanatçı, hem gerçek anlamda bir düşünür olarak bize her şeyden önce insanın büyüklüğünü, insan olmanın değerini öğretir. şiiri tepeden tırnağa insandır. ondan öğrendiğimiz bir başka şey, sanatçının bilgili olma zorunluluğudur. (...) salt duyarlılık, salt sezgi, salt öngörü yetkin sanat yapıtlarını oluşturmaya yetmeyecektir. duyarlılık da, sezgi de, öngörü de ancak bilgiyle gelişebilen şeylerdir. nâzım hikmet bize ayrıca şunu öğretmiştir : gerçek bilgi toplumun ve tarihin bilgisidir, insan yaşamı zorunlu olarak toplumsaldır ve tarihseldir, buna göre gerçek insan kendisini toplumsal bir varlık olarak duyan insandır. insan ancak başkalarıyla insandır.
    "bu bakış açısı doğal olarak nâzım hikmet'in estetiğine temel anlamını verir, ana özelliklerini kazandırır. onun şiiri tekbiçim, tekyanlı, tekdüze, öğretici, bildirici, kafa açıcı, adam edici, kandırıcı, insanları doğru yola yöneltici bir şiir değildir; onun şiiri toplumda olduğu gibi, insan yaşamında olduğu gibi, değişik öğelerin, tam bir uyum içinde, hatta tam bir çatışkılı uyum içinde bir araya geldiği bir şiirdir. onun bir yerinden baktınız mı koskoca bir dünyayı görürsünüz. (...)
    "nâzım hikmet gerçek anlamda çok yapılı bir bütünselliğin yaratıcısıdır. 'bana göre büyük adam odur ki, sanattan politikaya kadar kendi işinde, en önde yürür, dönemeçleri önde geçer, olanı kavrar, olacağı sezer ve bu kavrayışla sezişe dayanarak yaratır.' nâzım hikmet bu tanımına uyan kişiliğiyle şiirimizin en büyük anıtı ve doruk noktasıdır. onda her zaman koskoca bir tarihin insani özünü, şimdinin bütün boyutlarıyla ve bütün sancılarıyla kuruluşunu ve tam anlamında bir gelecek inancını buluruz." (eylül 1990 tarihli, "nâzım hikmet'in şiiri" başlıklı yazısından.)

    bütün örnekler www.nazimhikmetran.com sitesinden alınmıştır.

nazım hikmet için yazılanlar hakkında bilgi verin