şükela:  tümü | bugün
  • acik radyoda cuma gunleri programi var (iki haftalik kapatma sonrasi tekrar dinlenebilir).
  • festival festival gezen genelde yurt dışından bize bilgiler gönderen bir abimizdir. severiz sayariz her zaman arkasindayiz.
  • siyada da uyedir. theo angelopoulosile ilgili belgesel cektigi de rivayet ediliyor.
  • theo angelopoulos ile set mesaisi olmus, ince sesli siska ve kivircik (bkz: cok sifatli cumle kurmak) sevimli sinema yazari.
  • bir kaç yıl önce birikim dergisinde türk'ün lisanla imtihanı adıyla güzel bir yazı yazmış, yeni okudum. şöyle ki:

    "babil kulesi’nin yıkılıp dünya dillerinin ayrışmasının üzerinden kaç bin yıl geçtikten sonra, türkiye’de anadilini kullanmanın bir hak olup olmadığını tartışıyoruz. buna da şükür, demek lazım. çünkü aslına bakarsanız, türklerin başka dillerle arası pek iyi değil. western filmlerindeki kasaba şerifi ağzıyla söylersek: “biz burada yabancı dilleri sevmeyiz, ahbap!”

    gerçekten de, toplum olarak bize ‘yabancı’ olan dillerle ilişkimiz patolojik bir vaka olarak incelenmeye değer. bir kere ‘küreselleşen’ bir dünyada, yabancı dil bilmeyen başbakanlara, cumhurbaşkanlarına sahip bir ülkede yaşıyoruz. “tek din, tek bayrak” hamasetinin hezeyanı içinde “tek dil”e sahip olmayı da marifet saymış, bunu slogan haline getirmiş siyasi önderlerin ülkesindeyiz. (hatta tek dilin bile bize fazla geldiği söylenebilir. bu slogana en çok sarılanların, sahip olduğu o biricik dili ne kadar hor kullandığını hatırlatmaya gerek bile yok; internet ortamında gramer kurallarını katleden, “de, da, ki” eklerinin hatalı yazımından geçilmeyen fevri milliyetçi mesajlara bakmak yeterli).

    ‘yabancı dil’ bir iletişim ihtiyacının karşılığı değil, daha ziyade iş başvuru formlarını doldururken eksikliğini hissettiğimiz bir şey, bir türlü halledemediğimiz bir karın ağrısıdır. kimimiz almanya’da bir ömür tüketir, ama almancayı gündelik düzeyde bile öğrenme ihtiyacı duymayız. bir dünya kenti olmakla övünen istanbul, eğitimli seçkinler dâhil –küçük bir azınlık dışında- sakinleri neredeyse hiç yabancı dil bilmeyen bir metropoldür. kısacası, türkler dili daha çok rakı sofrasında salata olarak seven bir millet.

    tv’deki anlı şanlı stand-up’çıların eğlence programlarında, nadiren de olsa stüdyoya bir yabancı konuk düşmeyegörsün (diyelim rus bir müzisyen, yunanlı bir şarkıcı/oyuncu, vb.), garibanın şaşkın bakışları arasında, türkçe espriler patlatılır peş peşe. anlamış anlamamış pek umursanmaz, ona tercüme etme gereği duyulmaz, daha kötüsü yeri gelir onun konuştuğu dil taklit edilerek peşi sıra kahkahalar patlatılır. birtakım tuhaf sesleri ağzında geveleyerek yabancı dil konuşuyormuş gibi yapmanın mizah sayıldığı ve seyircinin buna katıla katıla gülebildiği bir kültürel atmosferde, sözgelimi çince ya da japonca gibi ‘acayip’ diller ancak bir komedi unsuru olabilir. bir milyardan fazla kişinin konuştuğu dile, ‘çan-çin-çon’ der geçer, makaraları salıveririz.

    azerbaycan türkçesine karşı beslediğimiz küçümseyici sempati, bir yere kadar anlaşılabilir. ama bize ‘bozuk’ gibi gelen bir dilin, onu kullanan insanlar için en az bizimki kadar doğal bir anadil olduğunu bazen en okumuşlarımız bile unutuverir. azeriler onca sözcüğü bizi eğlendirmek için uyduruyorlar ya da istanbul türkçesi konuşmaya çalışırken tökezleyip böyle komik durumlara düşüyorlar sanki.

    dünyanın adına ‘olimpiyat’ düzenlenen tek dili herhalde türkçedir. toplantı, buluşma, zirve, festival gibi kavramların hiçbiri kesmemiş, ‘olimpiyat’tan aşağısı kurtarmaz diye düşünmüşler. olimpiyat dediğimiz şey, çok uluslu, çok kültürlü bir etkinlik değil miydi hâlbuki? diyecekler ki, sudan’dan japonya’ya dünyanın her yerinden insanlar, ortak bir spor dalı (türkçe konuşmak) etrafında buluşuyor. ama mesela norveçlilerin -türkçeyi öğrenmedikleri sürece- hiçbir şekilde katılamayacağı bir ‘olimpiyat’ bu. (işin kötüsü, norveç dışında norveççe konuşulmadığı için onların kendi ‘öz olimpiyat’ına sahip olma şansları da yok!) böyle alkışlanası bir etkinliğin varlığını, herhalde dillere olan aşkımıza değil, kendi dilimizle kurduğumuz saplantılı ilişkiye borçluyuz. türkçenin tek hâkim dil olduğu bir ülkeye sahip olmak yetmez, dünyanın geri kalanını da türkçe konuşturmak lazım; ki böylece yabancı dil öğrenme problemimizi kökten halletmiş olalım!

    atalarımızın “bir lisan, bir insan” sözünü çoktan unuttuk; bir dil neyimize yetmiyor! türkçe dışındaki lisanlardan öcü görmüş gibi kaçıyoruz. o nedenle, yüzyıllardır yan yana yaşadığı insanların ‘yabancı’ bir dili konuşuyor olma ihtimali bile ürkütücü geliyor. hele o dilin bizimkinin deforme bir versiyonu olmayabileceği gerçeği, tahammül edilir gibi değil.

    birkaç sene önce, anadolu’da bir üniversite bahçesinde aralarında kürtçe konuşuyor diye bazı öğrenciler ülkücülerin saldırısına uğramıştı. sonradan çocukların aslında arapça konuştuğu anlaşılmıştı, ama ne gam! o dil onlara ‘yabancı’ydı işte... yine birkaç sene oldu, ama dün gibi hatırlıyorum: antalya altın portakal film festivali’nin aspendos tiyatrosu’nda yapılan görkemli kapanış gecesinde aynur doğan sahneye çıkıp birkaç türkü söylemişti. “ahmedo”yu söyleyişi öylesine muhteşemdi ki, antik tiyatroda taşlar bile yerinden kıpırdamış, parça bittiğinde herkes aynur’u ayakta çılgınca alkışlamıştı. en ön sıra hariç: törendeki her konuşmayı şakşaklayan vali, kaymakam, vs.’den mürekkep ‘mülki erkân’ bu sefer put kesilmişti, sözüm ona sessiz protesto uygulayarak... şarkı iyiydi güzeldi de, dilini beğenmemişlerdi!

    kürtçe parça söyledi diye sahneden indirilen sanatçıları, ahmet kaya’nın başına gelenleri hepimiz biliyoruz. kimileri diyebilir ki, bu ülkede “kürtçe sadece kürtçe değildir,” bazı bünyelerde alerjik bir tepki yaratıyor. peki, memleketin diğer dillerle, örneğin arapça ile ilişkisine ne demeli?

    türklerin arapçayla münasebeti, bu patolojik durum içinde kürtçeden sonra semptomları en ağır olan vaka, belki de. ‘bizi arkamızdan hançerleyen’ arapları sevmediğimiz gibi, arapçaya da kanımız ısınamamıştır bir türlü. ümmü gülsüm’ü kendi dilinden ve o büyülü sesinden değil, uyduruk türkçe aranjmanlarından dinlemeyi tercih ederiz mesela. şarkılarını yağmaladığımız diğer tüm büyük arap şarkıcıları gibi...

    lise yıllarımdan başlayarak, en yakın arkadaşlarıma anadilimin arapça olduğunu anlatmakta hep zorluk çektim; ya “hadi canım sen de!” deyip inanmazlardı veya pek de ‘yabancıya’ -hele kafalarındaki arap’a- benzemediğim için bunu algılamakta zorlanırlardı. ne yani, türkiye’de yaşayan araplar mı var? evet, hem de tıpkı kürt çocukları gibi, ilkokula başladığında tek kelime türkçe bilmeyen, bunun için ekstradan dayak yiyen, daha türkçeyi sökemeden her sabah “türküm, doğruyum”u su gibi okuyan arap çocuklar var bu ülkede. çoğu asimile oldu şimdi, ama hâlâ varlar. üstelik bunlar göçmen falan değil, bilebildikleri en eski kuşaklardan beri bu topraklarda yaşıyorlar... üniversite yaşına gelmiş insanlara bunu anlatabilmek için, öncelikle arapçanın kurân’dan ibaret olmadığını, türkçe, ingilizce, ispanyolca gibi normal bir dil olduğunu kavratmanız gerekir.

    bir keresinde arapça harflerle yazılmış “stanley kubrick” ismini fotokopiyle büyütüp, gazetede çalıştığım köşenin görünür bir yerine asmıştım. gelen tepkileri tahmin edersiniz! üzerinde arapça harflerle bir şey yazılı her kağıt parçasını ya tanrı kelamı ya da gericilik timsali sayan bir kültür, orada ne yazdığını bile merak etmez. geçenlerde faslı bir yazar, türkiye’de bir edebiyat etkinliğine katıldığında kendi romanından okuduğu pasajların dinleyiciler tarafından kutsal bir metin gibi algılandığını, buna anlam veremediğini anlatmıştı.

    bu ülkenin en köklü gazetesi, “tehlikenin farkında mısınız?” cümlesini arapça harflere benzeterek soldan sağa doğru yazdığında, ‘aydınlanma’ya çağrı yaptığını iddia eder. olsa olsa karanlık bir zihniyetin ürünü olabilecek böylesi bir bakışın düpedüz kültür ırkçılığı anlamına geldiğini, dahası en hafifinden bu ülkede yaşayan arap azınlığın anadiline hakaret olduğunu ne gazetenin kendisi ne de takipçileri aklına bile getirmez. bu reklâm spotu bir ara beni öylesine provoke etmişti ki, arapça harflerle “ne mutlu türküm diyene!” yazılı bir ışıklı tabela hazırlatıp binalarının cephesine asmaları için gazete yönetimine hediye etmeyi bile düşünmüştüm. kuşkusuz, anlamını bile merak etmeden tez elden imha ederlerdi, ‘tehlike’yi bertaraf etmek için. doğrusu, böyle bir cümle de türkçeden başka bir dile yakışmazdı zaten. (sahi, “türkiye türklerindir”in zazaca, lazca, arapça versiyonlarını çerçeveletip ‘büyük gazete’ye hediye edecek bir güncel sanat projesi yapılsa, o grubun medya organlarında haber olarak yer alır mı dersiniz? alın size gelecek bienal için bir ‘politik iş’ önerisi...)

    şimdi gelin sıkıysa, pek az türkçe bilen ama arapçadan victor hugo’yu bile okumuş olan babamın, sizin her gün okuduğunuz gazetelerin bir benzerini kendi dilinde okuyabilme, komşu ülke televizyonlarına muhtaç olmadan dünyadaki gelişmeleri tv’den takip edebilme, arada çiziktirdiği şeyleri bir yerel dergide yayımlama, bu dili çocuklarına da öğretme hakkını savunun. yaklaşan tehlikeyi görebiliyor musunuz? o meşhur tekerlemedeki tedirginlik ne kadar da yerindeymiş meğer: “kürtlere haklarını verirsek, yarın lazlar, çerkezler, araplar da aynı şeyi isteyebilir; o zaman halimiz ne olur?” buyurun bakalım, daha kürtçeye kulağımız alışamadan, anadilimiz arapçanın da hakkını talep ediyoruz!

    pontus rumcasının, lazcanın, megrelcenin, arapçanın, süryanicenin bu topraklarda artık giderek hiç konuşulamayacak olması, size ciddi bir kayıp gibi görünmüyorsa; okyanuslarda beyaz balinaların sayılarının giderek azalmasına, pek çok bitki türünün dünya üzerinden silinip gitmesine, amazonların yok olmasına lütfen boşuna üzülmeyin: samimi olamazsınız çünkü!

    14.11.2009, rabat "
  • türkiye'de geleneksel hale gelmiş, izlenecek bir zımbırtı oluşturduktan sonra sahiplenilen o büyüüük büyük egolardan birine kavuşmuş, belgeselci. çok iyi bişi yapmış, aferin.
  • son dönem olup biteni italya-türkiye karşılaştırması üzerinden değerlendirmiş.

    faşizmin kışı yaklaşırken

    mazallah 15 temmuz’daki darbe girişimi başarılı olsaydı neler gelecekti başımıza, eski deneyimlerden biliyoruz: toplu gözaltılar, gözaltında işkence ve kötü muamele, ölüm cezasının yürürlüğe konması, basına sansür, yurtdışına çıkış yasakları... daha neler neler: ülke çapında olağanüstü hal ilan edilecek, geniş çaplı bir cadı avı başlatılacak, kamuda işten çıkartmalar üniversitelerde temizlik alıp başını gidecekti.

    neyse ki ordu içinde ‘küçük bir grubun kalkışması’ uzun bir gecenin sonunda bertaraf edildi de, yeni bir cuntanın bütün bu işleri yapması engellendi. öyle ya, eski cunta ne güne duruyordu! darbeciler yenildi, ama fikirleri iktidardaydı. askeri darbe badiresini atlatan iktidar, ‘darbe dediğin böyle olur!’ hamlesiyle içerideki darbecileri kıskançlıktan çatlatma yolunu seçti.

    bir de bunu ‘demokrasi bayramı’ havasında yaptı ki fazla acımasın. hasan mutlucan türküleri yerine bize sabah akşam ezan ve sala dinletti mesela. kitlesini emir komuta zinciriyle sokağa çıkardı, gazetelere ‘ikinci bir emre kadar meydanlardayız’ diye manşetler attırdı. tanklara-uçaklara karşı destan yazan millet efsanesi yazılmaya, akla ziyan hikâyelerle kitle ruhu şişirilmeye çalışıldı. yüksek bir binanın tepesine çıkıp f16’nın üzerine atlamaya çalışan birini arkadaşları vaz geçirmişmiş mesela. veya yeni şafak gazetesine göre “ankara’da bir dede, fetö’cülerin akıncı üssü’nü kullanamaması için tarlasını yakarak görüş açısını sıfıra indirmiş.” başka yerde çıkmayan, iki cümleden mürekkep bu ‘özel haber’de hiç detay yok, kahraman dedemizin adı bile anılmıyor –hatta ikinci cümlede ‘amca’ olarak geçiyor- ama işte mühim olan mebzul miktarda gaz tedarikiydi.

    böylelikle ülkeyi bir açıkhava cezaevine çevirecek olan ohal müjdesinin meydanlarda coşkulu tezahüratla karşılanması sağlandı. bunu kutlayanların ohal yasaları gereği o meydanda olmaları artık yasaktı gerçi, ama bu da nazlı demokrasimizin hoş bir paradoksuydu işte. nihayetinde, başbakanın dil sürçmesiyle dediği gibi, “türkiye’de darbe girişimi yüzde 100 başarıyla sonuçlanmıştı.”

    bu mümtaz demokrasi, her cuntacının kitabında ilk sayfalarda yazan, türkiye’de son elli yılda sadece 12 mart ve 12 eylül askeri rejimleri tarafından pratiğe dökülmüş olan ölüm cezasıyla da taçlandırıldı mı işlem tamam olacak. rte son söyleşilerinden birinde o kitaptan alıntı yaparcasına, ‘asmayalım da besleyelim mi?’yi bile telaffuz etti, netekim. (idamla ilgili soruya karşılık: “ben niye ağırlaştırılmış müebbet almış birini yıllarca cezaevinde besleyeyim?” – 18 temmuz, cnn söyleşisi.)

    kısacası bu askeri darbe sınavından öyle bir zaferle çıkıldı ki, her 15 temmuz’da askeri geçit töreniyle kutlansa yeridir. darbeyi atlattıktan sonra ilk akla gelen şeyin, meclis’in hasarlı binasını ve zedelenmiş onurunu onarmak değil de, taksim’e kışla inşa etmek olması ne kadar ironik değil mi? ohal buldozeriyle meclis’i hepten yıkıp halı saha yapmak da 2023’ün dev projeleri arasındaymış anlaşılan.

    ıl duce’den reis’e bir yol

    15 temmuz sonrası hepimizin ortak sorusu, ‘bundan sonra ne olacak’ idi. şimdiye kadar olanlar ne olacağının da teminatı ve aslında ne olacağından ziyade, neyi nasıl yapacağımız önemli. onu da direnme refleksimiz ve örgütlenme kabiliyetimiz belirleyecek, fakat en azından karşımıza çıkabilecek şeyleri tarihe bakarak tahmin etmeye çalışabiliriz.

    erdoğan’ın reis hallerini hitler’in führer’ine, türkiye’nin mevcut durumunu da 1930’ların almanya’sına benzetmek revaçta olsa da, doğrusu ben mussolini/ıl duce ile karşılaştırmanın daha yerinde olacağı kanısındayım. tarihçi değilim, lakin günlerdir mussolini italyası hakkında okuyorum; kriz dönemlerinde tek adam rejimi ve faşist devlet nasıl inşa edilir, bunu öğrenmek isterseniz size de tavsiye ederim. her yeni bilgiyle, rte ve ekibinin bu tarihi iyi çalıştıkları, ilhamlarını büyük ölçüde oradan aldıkları yönündeki hissiyatım güçleniyor.

    en sondan başlayalım; başarısız darbe girişimini altın fırsat (allah’ın bir lütfu!) sayan iktidarın sokakta yaratmaya çalıştığı kitle seferberliği, bir çok yönüyle mussolini’nin ulusal faşist parti’sini iktidara taşıyacak olan ünlü roma’ya yürüyüş eylemini andırıyor. (bizdekinin hedefi tabii iktidara değil, başkanlık ve parti devleti hedefine ulaşmak; mussolini’nin izleyen bir kaç yılda başaracağı şey yani.)

    partinin aldığı karar gereği kara gömleklilere bağlı 20 bin kadar adamı (elbette hepsi erkek), 22 ekim 1922’de iktidarın kalbi olan roma’ya doğru yürümeye başlamış, yol üstünde denk geldikleri hükümet binalarını işgal edip gözdağı vererek büyük bir gövde gösterisi yapmıştı. sonunda hem şehrin kapılarına dayanmış yürüyüşçülerden hem de partinin yedeğinde tuttuğu silahlı milislerden çekinen italya kralı, hükümeti kurma görevini mussolini’ye vermek zorunda kalmıştı. 29 ekim’de binlerce kara gömlekli roma sokaklarında volta atarken, reisleri kabineyi oluşturmaya başlamıştı bile.

    attığı ilk adımlardan biri, seçim yasasını değiştirmek suretiyle (buna göre en çok oyu alan parti meclisteki sandalyelerin üçte ikisini alacaktı) uzun süre iktidarda kalmayı güvence altına almak oldu. ülkedeki krizi çözecek somut bir planı yoktu ama her yere otobanlar ve tren rayları döşeyerek ekonomiyi ayakta tutmaya çalışacaktı.

    mussolini de eski roma imparatorluğu’nun ihtişamlı günlerine geri dönme (akdeniz’i italyan gölü yapmak!) masalları anlatarak taraftar toplamış, kriz koşullarında ümitsizliğe kapılmış kitleleri hamasi söylemlerle kendine bağlamış, egemen tabaka ise serbest piyasa ekonomisine karşı olmadığını söyleyen bu lidere ülkeyi bir süre teslim etmekte beis görmemişti.

    her diktatöre lazım: medya ve polis

    iktidara geldiğinde mussolini’nin yaptığı ilk iş, basını ve polis teşkilatını kontrol altına almak oldu. sansür adım adım sıkılaştırıldı, gazetecilere devletten çalışma izni alma mecburiyeti getirildi, bu izin mekanizması da elbette faşist parti’nin eline verildi. roma’da sosyalist ‘avanti!’ gazetesinin merkezini basıp yağmalamak gibi eylemlerle muhalif basına dönük sindirme harekâtı başlatıldı, mevcut ulusal gazeteler yandaşlara peşkeş çekilerek medya üzerinde tam bir tahakküm kuruldu. bu hakimiyet özellikle, sosyalist muhalif giacomo matteotti’nin hükümete sert eleştiriler yöneltmesinin akabinde 10 haziran 1924’te kaçırılarak öldürülmesinin yarattığı tepkileri soğurmak ve sallanan koltuğunu yeniden sağlamlaştırmak için mussolini’nin çok işine yarayacaktı. (türkiye için bkz. gezi isyanı ve sonrası.) yarattığı ‘havuz’ medyasının manipülasyonları, gizli istihbarat faaliyetleri ile birlikte, muhalifleri susturmak için kullanacağı en etkili araçlar arasındaydı.

    içeride rahat at koşturabilmek için agresif bir dış politika izleyen ıl duce’nin 1923’te yunanistan’ın korfu adasını işgal girişimi fiyaskoyla sonuçlanınca, yandaş basın bu olayı da iç kamuoyuna bir zafer gibi sunmayı başaracaktı. (imparatorluk hayalleri baki kalsa da sonraki etiyopya, somali, libya maceraları yine kısa ömürlü olacaktı.)

    reis - ıl duce politikalarının paralellikleri bunlarla bitmiyor: katoliklerin desteğini arkasına almak için kiliseye para akıtmak, vatikan’a imtiyazlar tanımak, okullarda dini eğitimi zorunlu kılmak, kadınların evde oturup çocuk büyütmesini teşvik etmek, evlilik kurumunu kiliseye teslim edip boşanmaları, kürtajı ve gebelikten korunma yöntemlerini yasadışı ilan etmek, içki satışını sınırlamak, gece kulüplerini kapatmak, vs.

    1924’teki seçimlerde mussolini’nin ulusal faşist parti’si oyların % 61’ini alınca rejim diktatörlüğe doğru evrilmeye başlamış, 1925 sonlarında çıkarılan legge fascistissime yasaları ile muhalefet partileri ve grevler hepten yasaklanmış, ardından yeni bir gizli polis örgütü (ovra) ve özel mahkemeler kurulmak süretiyle mutlak diktatörlük tesis edilmişti. nihayetinde kısa sürede ülkedeki bütün anti-faşist sesler susturulmuş, yayın, toplantı, siyasi gösteri gibi eylemler hepten illegal kılınmıştı.

    anti-faşist mücadele cephesi

    italya’da faşizmin iktidarı, işte bu şekilde askeri darbeye gerek kalmadan (ama zor ve şiddet araçlarını sonuna kadar kullanarak) anayasal çerçeve ve burjuva parlamenter demokrasisi sınırları içinde tertiplenen oldubittilerle kurumsallaşmış ve 21 yıl sürmüştü. elbette şunu unutmamak gerek: mussolini’nin elini güçlendiren ve ülkeyi bir kaç yıl zarfında bu noktaya getiren en önemli unsur muhalefetin binbir parça olmasıydı, toplamda çoğunluk üstünlüğüne sahip olsa da faşizme karşı ortak mücadele cephesi oluşturamamasıydı.

    şimdi dönüp bizdeki duruma bakalım ve çoktan beliren alametlerin kaba bir envanterini çıkarmaya çalışalım:

    dünya liderliği hayalleriyle okşanan kitle ruhu, bu motto etrafında inşa edilen lider kültü, hamasi ve saldırgan bir dış politika, meclis’ten peyderpey çıkarılan güvenlik yasaları, 1 mayıs başta olmak üzere her kitle gösterisinde zuhur eden sivil giyimli milis ordusunun ortaya çıkışı, ağır silahlarla donatılmış bir teşkilat ve genişletilmiş zor kullanma yetkisi ile polis devletinin kurumsallaşması, her fırsatta kadınlığın baskılanmaya, akademisyenlerden sanatçılara bütün potansiyel muhaliflerin sindirilip susturulmaya çalışılması, sonu gelmez gözaltı ve tutuklamalar, ancak askeri cunta rejimlerinde rastlanabilecek arsız bir yağma politikası, doğal kaynakların ve kentlerin sermayeye peşkeş çekilmesi, kürtlerin topyekûn derin devlet güçlerinin insafına terk edilmesi, zaten yıllardır darbe basını gibi tek ses olan havuz medyası sayesinde her biri hükümet düşürecek kadar ağır katliam vakalarının görünmez kılınması, sorumluların hızlıca aklanması, hukukun iktidarın önüne paspas edilmesi, istanbul’da katliam gecesi yaşanırken meclis’in yargıyı reis’e bağlayıvermesi (darbeden sonra lakabının başkomutan’a terfi ettiğini de not edelim), hükümetin kendi yarattığı şiddet sarmalını engellemek bir yana ondan nemalanmaya bakması, mafya gibi şiddet odaklarının rejimin yedeğine alınması, alttan alta yürüyen iç savaş hazırlıkları, vs. vs.

    bunları içimiz daha fazla kararsın diye değil, tarihte ders alınacak bunca yaşanmışlık varken her yeni gelişmede beyin felci geçirmemek, umutsuzluk girdabında yitip gitmemek için hatırlamakta fayda var. tarihten bir şeyler öğrenip olabildiğince hazırlık yapabilmek için. kışı beklerken gerekli tedbirleri almak, kışlık giyim kuşam tedarik etmek gibi.

    faşizmin kışı yaklaşıyor, evet... dahası, siyasetteki ‘küresel ısınma’ nedeniyle tüm dünyada çetin geçecek bir kış geliyor. alınacak önlemlerin (ki ne oldukları malum: anti-faşist mücadele, direniş, örgütlenme, dayanışma...) yine küresel olması kaçınılmaz. bu kışı atlatacaksak, oaxaca’daki öğretmenlerden ıdomeni’deki mültecilere, brezilya’daki topraksızlardan hindistan’daki çiftçilere, filistinlilerden kürtlere, zindanlardan dağlara hep birlikte atlatmak zorundayız.

    ta 1996’daki bir söyleşide rte, “demokrasi bir tramvaydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz” demişti. görünen o ki, tramvaydan inmek için düğmeye bastı. varsın insin, ıl duce’ye kadar yolu var. o tramvayı toplumsal barış ve özgürlük-eşitlik-adalet güzergâhında rayına oturtmak, bu kanlı çarkın içinden çıkarmak bize düşüyor.

    işimiz hiç kolay değil, ama tarihin führer veya ıl duce’nin istediği istikamette değil de beyaz gül’cülerin hayal ettiği yöne doğru aktığını unutmayalım. suruç’un gençleri bize gelecekten gülümsüyor.