şükela:  tümü | bugün
  • mehmed akif ersoy un - mekanı cennet olsun- bir şiiri.
    dursun ali erzincanlı, en sevgiliye 2 adlı albümünde yorumlamıştır bu şiiri.

    “menâhâ”dan geçiyorduk, ikindi olmuştu.
    çikinca karşima sevgilimin yeşil yurdu,
    gözüm karardi, atildim çekici kucağina;
    yarip cemaati düştüm direklerin dibine.
    sonunda bir yere, fakat, gömünce varliğimi,
    yavaş yavaş o demin duyduğum derin heyecan,
    içimde dondu da bir titreme koptu ruhumdan;
    ki varliğimdaki her zerre ayri ayri ürperdi!
    önümde allah sevgisi ve saygisiyla titrerdi.
    yer yer kabaran rengarenk sayfalariyla
    donmuş gölgeler halinde bir sessiz dünya!
    evet, o koskoca âlem...tunuslu, afganli,
    transvalli, buharali, cinli, sudanli,
    habeşli, hiveli, kaşgarli, yerli, hersekli,
    serendib’in, cava’nin, mağrib’in bütün şekli,
    kisaca attiği kollar, bati tarafindan.
    cihan cihan dolaşip doğunun son noktasina giden,
    o asil ailenin sayisiz evlatlari,
    hûzur içinde birakmiş bu mahşer âbâdi.

    ne manzaraydi allah’im o sessiz karmaşa!
    ki seyrederken ansizin vecde geldi ruh ve melekler âlemi,
    coşup beşi birden yanik minarelerin,
    huda’yi bağrina basmiş yiğin yiğin insanin,
    gömülmüş olduğu okyanusu dalgalandirdi;
    deminki mahşeri inletti, sûru andirdi.
    birinci “ eşhedü en-la ilahe illallah”
    seslenişiyle dönerken gökyüzüne doğru yüzler,
    peygamberin tertemiz kabrinin de ayni kabulü,
    derinden gelen seslerle tekrarladiği duyuldu.
    yüzler o sesleri yankilayan yere dönmüştü şimdi.
    artik çevreye hakim olan onun sesleriydi.
    ikinci şahadet dalgasiyla ayni uzun yanki
    allah’in birliğini yerden için için ilan etti.
    üçüncü defa yapilan şahadetle birlikte sardi mesafeleri,
    muhammet’in sonsuzlukta karar kilan hatirasi
    nasil bir uğultuydu o hatiranin peşinden dalgalanan!
    nasil uyanmadi bilmem ki uykudan cânan?
    çevresi bunca zamandir ki inliyor az mi?
    kiyametin kopmasina kadar yoksa hiç uyanmaz mi?

    nasil siğar ki allah’im hayale, akla,
    şu cananin yattiği yeri kucaklayan demir kafes,
    yerinden oynamayan dağ kadar vücudunda,
    bütün bu coşkuyu, ürpermeleri duysunda,
    o ezeli sevgili hassas ve nazik ruhu ile,
    uyanmasin koca bir mahşerin iniltisiyle?

    minareler yeniden “ lâ ilahe illâ’llah”
    seslenişleriyle coşarken birden ayağa kalkan
    yerdeki saflar varip durdu allah’in huzuruna;
    bir gürültüsüz inilti yayildi bütün uzakliklara.
    önümde mazlum ümmetiyle peygamber;
    gözümde sel gibi yaşlar, içimde titremeler;
    ne irademe sahip, ne alişkanliklarima tâbi.
    bu insan kasirgasi ortasinda kararini kaybetmiş,
    sularla engine düşmüş bir sandal gibi,
    -ki şimdi üste çikar, şimdi bulmak üzre dibi,
    iner iner silinir şimdi tâ uzaklarda.
    yavaş yavaş kabaran dalgalarla kalkar da,
    görünür yeniden öyle çalkanip durarak;
    acz içinde yere kapandim nihayet kendimden geçerek!
    ayilmişim ki; o dehşetli kasirga, o coşku,
    durgun bir hale dönüşmüş de, bekliyor dehşet içinde.
    inince yerlere mahfilden sonunda bir inilti,
    boşandi gitti o binlerce gönülden “amin!”
    boyun bükük, kol açik gökyüzüne, göz kapanik;
    ne inliyor o cemaat, ne inliyor artik!
    fezayi dolduran eller ki allah’a yalvariyor;
    yarip da boşluğu bir nur desteği ariyor!
    bu başka başka diller, bu karmakarişik sesler,
    birer yakariş idi allah’a...üstelik hep ayni yakariş.
    evet şu önde duran ihtiyar serendipli,
    ya arka saflara düşmüş zavalli mağripli,
    dalip dalip gidiyorken merhamet semâsina,
    gerek bu dünyaya ait, gerekse âhirete,
    ne istesin ki onunla beraber ben de istemeyeyim?
    şu ben ki herbirinin ayri ayri kardeşiyim.
    ezelde konuşan ruhlara ayrilik var mi?
    dünya yikilsa bu birlik yerinden oynar mi?
    olunca minberimiz, arş’imiz, hüdâ’miz bir;
    benim de beklediğim nur, onun da gayesidir.

    henüz dua ediyordum ki,” ya rasulallah!”
    sesi kükreyerek kanatlanmiş bir siyah hayal,
    basip eşikleri tutmuş yiğinla gölgelere,
    süzüldü uçtaki babüs selam önünde yere.
    korkunç haykirişi hâlâ fezada çinlardi,
    ki yeniden yükselip yardi geçti uzakliklari.
    düşünce peygamber kabrinin ayaklarina,
    sarildi göğsüne çarpan demir kuşaklarina.
    dikildi sevgili’nin kabri önünde kendinden geçerek,
    inleyerek diyordu ki;
    “ ey nebi! şu halime bak,
    nasil ki gün kizinca bağri yanar çölün,
    benim de ruhumu yaktikça yakti ayriliğin.
    temiz ocağina can atmak istedim durdum,
    gerildi karşima yillarca ailem yurdum.
    “ tahammül et” dediler,hangi bir zamana kadar?
    tahammül ne kadar uzasa da onun da bir sonu var.
    gözümde tüttü bu andikça yandiğim toprak,
    önümde durmadi artik, ne ev bark, ne ocak.
    yikildi hepsi ben açtim sudan ülkesini,
    üç ay mekke diyip çiğnedim çölü,
    kemiklerim bile yanmişti belki sahrada,
    yetişmeseydin eğer ya muhammed imdada.
    eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin,
    akarsular gibi çağlardi her tarafta sesin.
    iraem iradene boyun eğdiği günden beri,
    bana yollarda bir an bile durmak haram oldu.
    yaratilişin bütün ihtişamli eseriyle dertleştim,
    gecelere derdimi döktüm, dağlari söylettim.
    aylarca yanip tutuşmaktan yummadim gözümü,
    yildizlara sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?
    ayrilik eziyetine katlandim elli üç senedir.
    sonunda alnima çarpan bu zalim örtü nedir?
    beş alti sineyi ayrilik acisiyla birakarak,
    sana gelen yüreklere mahrumiyet mi, yoksa merhamet mi gerek?
    demirden örtüne kaldir temiz mezarindan,
    bu hasta ruhumu artik ayirma toprağindan...
    nedir o meşale? nurun mu ya rasulallah!

    sessizlik içinde bir an geçti.. sonra bir kisa “ah”
    ne gördüm? oh!.. serilmiş yere sudanli...
    başinda ağlayarak bir zavalli seylanli,
    öpüp öpüp kapiyor elleriyle gözlerini.
    dişari çikarilip bitince yikanip kefenlenmesi,
    bakî’ya gitti şehidin fâni vücudu,
    ancak haremden ayrilmadi ölümsüz ruhu.
  • iyi bir sesten dinlenildiğinde daha da güzelleşen şiirdir!

    (bkz: sacit onan)
  • mehmet akisf ersoy'un bir şiiri:

    necid çöllerinde

    yâ nebi...
    su halime bak
    nasil ki bagri yanar gün kizinca sahranin,
    benim de ruhumu yaktikça yakti hicranin.
    hârimi pâkine can atmak istedim durdum,
    gerildi karsima yillarca ailem yurdum.
    tahammül et dediler, hangi bir zamana kadar,
    ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var.
    gözümde tüttü bu andikça yandigim toprak,
    önümde durmadi artik ne hanuman ne ocak.
    yikildi hepsi, ben astim diyar-i sudan’i,
    üç ay tihame deyip çignedim beyebani.
    kemiklerim bile yanmisti belki sahrada,
    yetismeseydin eger ya muhammed imdada.
    eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin,
    akarsular gibi çaglardi her tarafta sesin.
    iradem oldugu gündür senin iradene râm,
    bir an olsun yollarda durmak bana oldu haram.
    bütün hayakil-i hilkat ile hasbihal ettim,
    leyâle derdimi döktüm, cibali söylettim.
    yanip tutusmadan yummadim gözümü,
    nücuma sor ki bu kirpikler uyku görmüs mü?
    azab-i hecrine katlandim elli üç senedir,
    sonunda anlima çarpan bu zalim örtü nedir?
    üç bes sineyi hicran içinde inleterek,
    çikan yüreklere husran mi, merhamet mi gerek.
    demir nikabini kaldir mezari pâkinden,
    bu hasta ruhumu artik, ayirma hakinden.
    nedir o mesale, nurum mu ya resullallah,
    sükûn içinde bir an geçti, sonra kisa bir âh....

    mehmet emin ay'ın sesinden dinlemek için:

    http://www.youtube.com/watch?v=fcgnajdxaw0