şükela:  tümü | bugün
  • türk işi rosetta. oyunculuklar sade ve başarılı. emine emel balcı'nın da ilk uzun filmiymiş, bundan sonra çok daha orijinal filmler çekebilme potansiyeli olduğuna şahsen ikna oldum.
  • aylar önce izlemeye niyetlendiğim ama izlemenin bugün nasip olduğu film.

    dikkat; entry'nin devamı belirli belirsiz spoiler içerir.

    aylar önce kız arkadaşımla istanbul film festivali'nde bu filmi izlemeye niyetlenmiştik, biletlerimizi alıp tam izlemek için salonda yerimizi almıştık ki; fimden bir önceki gösterim olan bakur'un sansüre uğradığını, gösteriminin gerçekleşmediğini, bunu protesto etmek için de nefesim kesilene kadar filminin yönetmen ve oyuncularının aldığı karar ile festivalden çekildiğini öğrenmiştik.

    şu an durup düşününce sansürün ne kadar aptalca ve saçma bir şey olduğunu bir kez daha anlıyorum, mesela bakur yüzünden bu filmi izleyememiştik, olur da bugün de izleyemeseydik, sinema adına o kadar güzel bir filmi ıskalamış olacaktık ki; ömür boyu bilmediğimiz bir eksiklikle yaşayacaktık.

    uzun zaman olmuştu kendimi bir filmin parçası gibi hissedip, filmin içinde bir yerlerde heyecanla, öfkeyle, endişeyle konaklamadığım. evet film adeta bir gerçeklik hissi ile bizi büyüleyip, kendi hikayesine yakından şahitliğimizi sağlıyor.

    serap'la birlikte nefessiz kaldık halka açık alanlarda, endişelerine sırdaşlık ettik, sakladığı paranın başında çalınacak diye nöbet tuttuk, çalınmak bir yana üstüne paralar eklemesinin suç ortaklığını yaşadık... evet hepsini serap'la yaşamamızı sağlayacak kadar gerçekti film; dünyayı kimi zaman serap'ın sınırlarında yaşadık, görmek istemediği anların, kişilerin hallerini bulanık gördük, merakla dört göz izlediğimiz ekranda.

    serap ne iyi bir kızdı ne de kötü, hayatın şartlarına göre şekillenen, kimi zaman kıskançlıktan mıdır bilinmez gammazlık yapan... sıradan, tam da bizim gibi olan bir karakter. bu hayat şartlarına göre değişkenlik gösteren kişiliği de hepimizden bir parçaydı.

    netice olarak, gidip izleyin lütfen bu filmi, serap'ın saçındaki yağdan, derme çatma yatağından, derinden kesilmiş tırnaklarından bakın hayata, hayatınıza.
  • serap'ın tek istediği kendisine ait bir evinin olmasıdır, bunun için çalar,çalışır. gerektiğinde bu parayı aile duygusunu tatmin etmek için kullanır. aile onun için geçmişte yaşayamadığı ve doyurmak istediği duygusudur. tüm bu kirlenmişliğin içinde serabın yüzünü yıkayarak ferahlaması arınma seansı'dır.

    filmin finalinde serabı arkadan izleriz, görüntü flu'dur. belirsiz bir gelecek kendisini beklemektedir.

    gelelim eleştirlere;

    serap karakteri o kadar üstten bir karakter ki konfeksiyon çalışanı değil plaza çalışanı gibi. kamyoncu bir babanın konfeksiyonda çalışan ve istanbul'un gettolarında yaşayan bir kız böyle olamaz. filmde karakterin dünyasına seyircinin girmesi zorlaşıyor.

    filmde müzik kullanmamış yönetmenimiz, filmin kendi müziğini oluşturduğunu düşünmüş olmalı.

    son olarak konfeksiyon sahnelerinde alt fonda arabesk müzik çalınması kesinlikle gerekirdi. konfeksiyon=arabeskdir.

    filmin görüntü yönetmeni gerçekten çok güzel iş çıkarmış.

    emine emel balcı'yı takibe devam.
  • sıkılmadan izlediğim ve fakat bende hiçbir etki yaratmamış filmdir. izlemesem de olurmuş.
  • serap'ın girdiği çıkmazlarda içimin sıkıştığı film.

    oyunculuklar, senaryo, çekimler sade ve çok yakışmış. hikaye çok başarılı yansıtılmış. filmin bana göre tek eksiği hikayeyi derinleştirecek detaylar yoktu. serap'ın hep yanındaydık ama tam anlamıyla serap'ı tanımıyorduk. araba sahnesi gibi belki bir kaç sahne daha olmalıydı. daha vurucu, daha derin.

    filmle ilgili en başarılı bulduğum yerlerden biri de bir kadın filmi gibi gözükmeyen kadın filmi olması. vavien'in diğer tarafı gibi.

    emine emel balcı'nın ilk uzun metrajıymış gerçi. sonraki filmlerinde çok iyi işler çıkaracağını düşünüyorum.
  • film, emeğine ve çevresindekilere yabancılaşan serap’ın yaşadığı toplumsal ve ekonomik koşulları çok sade ve olağanca ağırlığıyla resmediyor. izlediğimiz hikâye aynı zamanda serap’la benzer şartlarda yetişmiş olan diğer kadınların hikâyeleri ile temas ederek toplumsal arka plân da yaratıyor. dolayısıyla günümüzde şehrin çeperlerinde yaşayan ve hayata tutunmaya çalışan karakterlerin çıkışsızlığını ve umutlarının ne kadar kırılganlaştığını da gözlemliyoruz. nefesim kesilene kadar, toplumun temeli kabul edilen çekirdek ailenin yozlaştığı ve işlevini yitirdiği ölçüde toplumun da çürüdüğünü gösteriyor. emine emel balcı ilk filminde anlatım olarak tayfun pirselimoğlu filmlerine yakın bir yerde duruyor. fazla harekete yer vermeyen, karakterlerini belli mesafelerden gözlemlemeye dikkat eden, durağan kadrajları tercih ediyor. serap rolündeki esme madra ise sinemada şimdiye kadarki en iyi performansını sunarak filmi âdeta sırtlıyor.
  • bir emine emel balcı harikası.

    hikaye anlatımı, kurgu, diyaloglar, oyunculuklar bir yana filmin en büyük güzelliği çok farklı okumalara açık olması. serap'ın hayatta kalmak için çalışmak zorunda olduğu gerçeğine bakarsanız, film işçi sınıfı filmi olur. kadınlık halleri üzerinden bir bakış, filmi toplumsal cinsiyet ve ayrımcılık konusunda harikulade bir yere taşır. sadece baba-kız ilişkisine odaklanmak ise filmi sert bir aile dramasına dönüştürür. belki bazı sahnelerdeki ruhsal detaylar (ilk aklıma gelen serap'ın konuşurken parmaklarını hep bir yerlere sürtme ihtiyacı hissetmesi) sizi cezbedebilir. tüm bunların üzerinde ise politik ve ahlaki yaklaşımlara da serbestçe dalabilirsiniz.

    filmin senaryosu öylesine güçlü ki, özellikle türk sinemasında eşine az rastlanır şekilde, sona yaklaştıkça kendine hep yeni alanlar açıyor. bu alanları açarken de, hikayenin hassasiyetini manipüle etmemek ve seyircinin duyguları ile oynamamak için elinden geldiğince çaba gösterip bunu mucizevi şekilde başarıyor. filmin yarattığı gerçeklik duygusu gerçekten hayranlık uyandırıcı. böyle bir gerçeklik algısını yaratan yönetmen sayısının, bırakın türkiye'yi dünyada bile az olduğunu söylesem umarım kimseyi kızdırmış olmam.

    serap'ın en etkileyici yönü, tamamen sezgileriyle hareket etmesi sanırım. iyilik-kötülük, doğru-yanlış, hakikat-yalan gibi ikiliklerin fersah fersah ötesinde sanki nefes almaya başladığından beri yaşam hakkında o kadar derin bir kavrayışa sahip ki, kendinizi onun yanında aciz ve işe yaramaz hissediyorsunuz. kararlılığı ve duruşundaki saflık sizi korkutuyor. aslında serap'ın beklentisi tek: babası ile birlikte aynı çatı altında yaşamak. bu arzusu dışında onu harekete geçiren hiçbir şey yok gibi. filmin sonunda bu hayali -şimdilik- gerçekleşmese bile, umut dolu bakışlarıyla bir gün eninde sonunda vazgeçemediği babası ile birlikte yaşayacağından emin görünüyor.

    kelimelerini ve başkalarına olan davranışlarını tasarruflu kullanması da ürkütücü biri yapıyor serap'ı. emine emel balcı'nın film ile ilgili bir röportajında dediği gibi, "yaşamı yalnızlıkla geçenler için kaçınılmaz bir mesele var; güven duymaya dair her çabanız hayal kırıklığı yarattıkça, içe dönersiniz." bu sonsuz içe dönüşlerin sonucunda, lokantanın ortasında babasından tokat yese bile veya eniştesi -tacizle karışık- atölyeye gizlediği haftalığını bulma umuduyla üstünü arasa bile, her zaman yaptığı gibi hızlı adımlarla sezgilerinin peşinden gidiyor. başkalarına karşı ördüğü duvarlar yükseldikçe seslere ve ona söylenenlere karşı da duyarsızlaşıyor sanki. yetiştirme yurdunda birlikte büyüdüğü ve tanımamazlıktan gelmeye çalıştığı kız ile olan ilk diyaloğu bunun güzel bir örneği mesela. veya -elbette sadece serap'ın değil, aslında bütün işçilerin- atölyedeki makine seslerine karşı kendisini yalıtması da, hep kendi içindeki sesleri dinlediğini düşündürüyor. özellikle atölyenin balkonundan dışarıda olan bitenlere uzun uzun bakması, bu içe dönüklüğün bir tür arınma haline geçmesi gibi yansıyor filme. fiziksel olarak da, serap'ın kendini en huzurlu hissettiği anları ya duş alırken (su sesinin ablasıyla eniştesinin tartışmalarını duymasına engel olmasından bile mutlu oluyor), ya da kendini lavabo başında temizledikten sonra uykuya dalarken görüyoruz. maruz kaldığı her türlü pislik ile hesaplaşma aracı olarak sunuluyor su.

    film hakkında yazılacak konuşulacak üstüne düşüp düşünülecek çok şey var ama filmi kısaca bağımsız türk sinemasının köşe taşlarından biri olarak kabul etmek gerekiyor. her yönüyle "nefes kesici". yönetmenin ve filme değer katan herkesin emeğine sağlık.
  • 21. gezici film festivali dahilinde izleme fırsatı bulduğum film.

    serap karakterini oynayan esma madra'ya ayrı bir parantez açmak gerek. karakteri o kadar iyi özümsemiş ki filmin başından sonuna kadar serap'la birlikte çıkar yol arıyorsunuz.

    filmi izledikten sonra zaten sahip olduğumuz şeylerin ne kadar değerli olduğunu anlıyorsunuz. hergün sevdiklerimize selam vererek girdiğimiz ev birilerinin hayali olabiliyor.

    --- spoiler ---

    olumsuz olarak dikkatimi çeken yönü ise senaryonun yeterince doğal olmamasıydı. mesela serap'ın eniştesiyle kavga ettiği sahnede ikisi de doğallıktan uzak bi biçimde sakinlerdi. parasını kaybeden yusuf -varoşlarda yetişmiş birisi- ağzından tekbir kötü söz çıkmadan parasını aradı.

    --- spoiler ---

    tüm bunların yanı sıra sadece esma madra'nın oyunculuğu bile filmi güzel kılmaya yetiyor.
  • iyi niyetli film.
    rosetta benzerliğini yakalayan arkadaşımız iyi yakalamış.
    aslında biraz daha geriye bresson'a kadar gidilebilir çünkü hikaye mouchette'e kadar gidiyor.
    dardenne kardeşler rosetta da bresson sinematografisini, özellikle yakın plan estetiğini özellikle study cam hareketliliğiyle değişikliğe uğratmışlardır. yakınplanın dışında kalan alanları düşünme işini izleyiciye bırakma fonksiyonu devrededir.

    tam da bu noktada önemli bir ayrıntı var. kullanılan mercekler. dardenne kardeşlere baktığımızda her şey bresson estetiğiyle yakın planda geçer ve bokeh etkisi neredeyse yoktur. bokeh etkisi şüphesiz ki fotoğraf estetiğinde çok önemlidir alan derinliğini algılama ve zihinde yeniden şekillendirme konusunda gerçeğe yakınlığa işarettir. öte yandan bu kadar yakın plana alınan karakter bir süre sonra default olarak zihnimizdedir ve bu kadar yakın plandaki karakter bir süre sonra bisiklete binmek için tekrar tekrar öğrenmek zorunda olmadığımız bir şey olur ve artık yola bakmaktan başka bir şey düşünmeyiz. bizi dışarıdan gören bir göz varsa o sadece bresson'un yakın plandaki sabit kamerasında hızla hareket eden görüntülerle zihnimiz arasındaki ilişki biçimindedir ki bu da zaten balkonda otururken hoş bulduğumuz bir insana bakarken arkadan geçen mobiletli insanı algılayışımız gibidir. study cam bu etkiyi odak noktası hareket ederken dışında kalanlar olarak görür. asimetrik bir şekilde gerçekliği tekrar yakalar ama bu demek değildir ki gerçek zamana sığdırılamayan bir süreye sığdırılan hikayede yakın plandaki karakterimiz kendisinin dışındaki dünyayı algılamamıştır.
    o boktan şehri, binaları, kırık kaldırımları, paslı çöp tenekelerini algılamamıştır...
    aslında, kamerayla sırtında durduğumuz, birlikte yürüdüğümüz karakterin, gerçek anlamda ensesi değilde gözü olsak; o dünyadan başka gördüğü bir şey yoktur. bu da bir anlamda belgesel gözdür.
    son sahne, sevgili esme iş yerinin terasından çalıştığı sanayi yerleşkesine bakıyor ve öylesine bokeh var ki onu yutan o mekan yok.
    dardenne kardeşler kamerayı hareketlendirirken bu duruma çok dikkat ettikleri için zaten bir daralma içindeki karakterin dışındaki dünyayı fotoğraf estetiğine yatırayım diye yok etmediler.

    neyse sittir edelim teknik kaygıları.
    filmin cümlesine gelirsek, bir şehirde yapayalnız kalmış bir kız çocuğu var. dışındaki tüm toplum tarafından suistimal edilmiş.
    memleket sinemasına baktığımızda en yakın örneğin reha erdem'in hayat var'ı olduğunu pek çok sinema takipçisi bilir. yukarıda bahsettiğim konuları bilmeyecek kişi değil, fotoğraf derdini başka ustalıklarla çözmüş ama gerek kör gözüne parmağım neredeyse melodramatik keskinlikteki sahneleriyle, gerek final itibarıyla ışık tutmaya çalıştığı gerçekliği gerçekte olabilecek yüzde beş ihtimale yatırarak happy ending finaliyle berbat etmişti. yerellik adına araya giren video klipleri konuşmak bile istemiyorum.
    bresson çok netti. bu durumdali bir genç kızın kurtuluşu yoktur. bresson'dan sonra meselenin ele alındığı en önemli film benim için bela tarr'ın satantango'sunda estike'nin hikayesinin anlatıldığı o muhteşem bölümdür. final değişmemişti. dardenne kardeşler o kadar kesin bakmaktan ama durumun boktan olduğundan gayrı bir finale imza atmamışlardı.
    dardenne kardeşlerin etkileyici rosetta'sından sonra seyrettiğim en güzel örnek debra granik'in winter bone'uydu. bir amerikan filmiydi. film amerika'nın bir şehrinde geçiyordu. dert aynıydı ama amerika'ndı.
    iki şarkı katayım, iki prototip koyayım yerellik olsun basitliğinden uzaktı.

    aslında zaten yürüyerek işe giden birini yoldan arabayla aldığı halde iki dakika işim var diye durduğunda "ben işe geç kaldım" gibi belki de saçmalaması gereken ama saçmalamak istesen bile aklına gelmeyecek diyaloglar kuran karakterleri tanımlamak gibi ayrıntılara da girmeyi gerçekten istiyordum ama çok yoruldum.
    kız
    baba
    hoşlanılan erkek
    kız arkadaş
    kız kardeş
    enişte
    yeni kız arkadaş
    ilişkisi ve karakterin durumu üzerinden yola devam ettiğimizde öykü hakkında konuşulacak çok şey var.
    güzel bir ilk film. eminim daha güzel işler çıkacaktır.