şükela:  tümü | bugün
  • bugün yani 26 ekim'de saatlerini ayarlamada yaşadığı sorun nedeniyle sanırım bir önceki otobüse bindi ve tam da saydığı gibi 9 durak sonra indi (öyle yapardı çünkü sayarak giderdi durakları) yolda kocaman bir delikten düştü. büyük belediye gibi bir şey yazan bir tabelanın marifetiyle kurtardılar onu. ama çok ıslandığı için duraklara bakmayı akıl edememişti ve her yer birbirine benzediği için sanırım 1256 adım sonra merdivenleri çıktı sağa dönüp. ama aklına gelmişken şarap almalıydı. geri dönüp tam 6 basamak indi sonra sağa dönüp 83 adım attı tekrar sağa döndü. cebinde ıslak 5 tl ve bir kaç bozukluk vardı. neyseki siyah poşete sarılmış olarak bakkalın uzattığı 1 lt lik şaraba parası yetiyordu. aslında kafasını kaldırıp baksa da yıllardır görmediği için kendi bakkalı olmadığını da farkedemeyecekti. bakkaldan çıktı sola döndü tam 82 adım attı ve sola dönüp merdiven korkuluklarına dayandı. başı dönüyordu çünkü. bir an önce yukarı çıkıp bir gün önce aldığı ekmeklerle ve şarabıyla uzanacağı duvar dibindeki köşesini düşündü. 6 basamak çıktı, dış kapıyı açıp soldaki posta kutusunun önüne doğru uzandı, elini uzatıp kutunun kendine ayrılmış yerini yokladı. karanlıkta eline geçen bir deste zarf ve bir gazete kağıdı (öyle olduğunu anladı) tomarı alıp merdivenleri çıkmaya koyuldu. muhitte sık sık elektrik kesintisi olurdu, bu yüzden artık ışıkları kullanmadan çıkmaya alışmıştı merdivenleri. ama neyse ki günler günler sonra bugün yüzünü güldürecek bir şey olmuş gibi hissediyordu. içine düştüğü çukur ve göğsüne kadar ıslak elbiselerinden başka şarap almaya parası yetmiş bununla birlikte posta kutusunda yeni açılan avrupa tipi pizza restoranının 4 ay önce kutusuna bırakılmış ilanından sonra okuyacak bir sürü şeyi vardı. ancak kim yollayabilirdi ki bunca mektubu ona? "ya bu gazete de nesi" diye düşündü? yoksa arkadaşları planladıkları fanzini bastırmış ve ona sürpriz mi yapmışlardı? "mağaradan" başlığıyla yazısının nasıl göründüğünü hayal etti adımlarını atarken neredeyse tadına eriştiği büyük hazzın gücüyle, tutkusuyla ısınıyordu. 17 basamakta dediki kendi kendine " bak en iyisi biz ne yapalım? (kendiyle konuşurken biz derdi) çıkalım ve üst üste ne varsa giyelim evde, zira henüz 26 ekim ne kalorifer dairesinde bir hareketlilik var ne de apartman toplantılarının yakıt parası şamatası başladı. öyle ya yine kaçak kömür talep edenler ve kaçak kömürle yakalanma halinde apartmana yazılma ihtimali olan cezayı şimdiden üstlenmeyeceğini belirtenler. üst kat komşuma (ki kendisi zabıtadır) zonguldak'tan karşı apartmanın getirttiği taş kömürünü metedenler ve onun da belediyede olmasından dolayı çaktırmadan bu işi halledebilmesine imkân olup olmadığını soranlar... neyse bak en iyisi biz napalım: çıkalım yukarıya kurulanıp kıyafetlerimizi astıktan sonra kat kat giyinip salonun köşesindeki bacaların keçtiği kolonun yanına sığınmalım. sonra kendi icadımız olan ve aslında çaydanlık ısıtmakta kullanılan jelleri kullandığı ısıtıcımızı alıp battaniyelerimiz üzeinde şarap ve ekmekler için çukurluklar oluşturalım. postalarımızı okurken ama öncelikle fanzinimizi incelerken bir sigara yakmalım..." 23. basamakta sancıyan ayak bileğini ovuşturup çukura düşerken incitmiş olmalıyım diye düşündü. sonra beli ve baldırını yokladı. büyük ihtimalle sıyrılmış ve kanıyor olmalıydılar. 2. katın koridorunda soluklanmadan 3. kata koyuldu. önünden geçtiği kapıdan iğrenç patates yemeği kokuları geliyordu. aman yarabbim. bu katta oturanları hatırlamaya çalıltı. o yaşlı kadını ve kız kardeşini hatırladı. öyle sessizce oturmuşlardı apartman toplantısında. zaten kendi de bir kez katılmış olmasına karşın onların o sessiz hali içini bülmüştü aslında. zaten hep bu katta tarifsiz kötü bir koku olduğunu düşündü, patates kokusu...
    30 basamak sonra zarfı tutan eliyle yokladı bir an, çok kalın bir zarftı. " kim acaba? " kimse ona mektup göndermemişti şimdiye kadar. aslında kimsenin de atma ihtimali yoktu. kim atmıştı ki? kim atardı ki? "imkansız be" diye düşündü. " ama yine de..." daha da heyecanlanmıştı, bileğinin ve sıyrıklarının sancısı bir anlık heyecanıyla kendini hissettirmeye başlamışlardı. 43 basamak sonra bir kat kalmıştı koridoruna. aslında dedi, aslında başka bir yere mi taşınsam? başka insanlarla belki? televizyonu olan bir evde hep beraber yenen öğrenci yemeklerini hayal etti. mum ışığı yüzünden karanlığa alışmış gözleri kapıların altlarından sızan beyaz sarı ışıklardaki mutluluğu ve sıcağı yakalayıp yine zihnine bir sürü fotoğraf yığmıştı. tabi tabi yine de bu karanlığın bir etkisi olmuştu sosyal hayatında. mantıklı değilmi? daha az ışık düşen göz bebekleri, beyninin belli loblarına kötü etki etmiş olmalıydı. ve sabah uyandığında adımladığı yol boyunca kafasını kaldıramaz olmuştu. sayıyordu o yüzden tüm adımlarını. ezberindeydi tüm dünyası. ayaklarına bakmak zoruna gidecek değildi ya. 55. merdivendeydi hatırladığı kadarıyla. ama hala bir basamak kalmıştı son koridora. yalnış saymış olmalıyım diye düşündü 55 de sola dönüp anahtarı sağ cebinden çıkaracaktı. kapısı daha önceki hikayelerde zorlanmış, kilit yerinde keser ya da onun gibi bir keskin alet izleri olan beyaz bir kapı olmalıydı. ışıkları sarı yara darbelerine çarpa çarpa çıkar ve karanlıkta tam kapının önündeki 3. seramiğin oraya düşerdi. bir kere kilitlerdi kapısını. sola dönüp, tam 55. merdivende sağ cebinden anahtarı alıp sağa çevirirdi anahtarı. neyse ki dedi saymayı atlamış olsam da her şeyin iyiye gittiğine delalet bir sürü iyi şey olacak 26 ekim bugün. tarihe not düşülmeli! ellerinde zarflarla 56. merdivene attı adımını, incinen ayağının titrediğini, zayıf, incinmiş bir tabure ayağı gibi kırılmak üzere olduğunu hissetti. gözlerini gezdirdi yerdeki döşemeye düşen beyaz bir ışık huzmesi aradı. seramiklerin daha mı mat olduklarını yoksa bugün çukura düşmesinin ve başının dönemsinin de işaret ettiği gib bugün olağan şekilde ilerlememesinin normal mi olduğunu düşündü. anahtarı aradı sağ cebinde. değildi. çantasını tek hareketle atmaya alıştığı gibi kucağına aldı. zarfları ve yazısının yayınlandığı fanzini çantasına dayadı bir yandan anahtarını altığı sağ elini uzattı kapıya. bir gürültü geliyordu üst kattan, aslında hiç istemiyordu komşularıyla karşılaşmayı ve aptal apartman muhabbetlerini tekrar tekrar dinlemeyi ya da kapıcının aslında ne kadar şerefsiz bir kaytırıkçı olduğunu. ama kapıya bir türlü takamamıştı anahtarını, oysa eski kapılarda olduğu gibi kolayca ittirip çevirmesi gerekiyordu. of işte ayakkabılar alınıp atıldı koridorun zemininden pat diye ses geldi. her zamanki gibi feneriyle inerken duvarda bir araba farı gibi ışıklarını saçarak inecekti üst kat komşusu. tombul karısıyla konuşmayı sürdürerek ve heyecanla konuşarak inecek sonra onu görünce "ooo nekrop pasam nasılsın ya nasıl gidiyor? vallaha yaşıyor musun öldün mü haberimiz olmuyor hiç sesin de gelmiyor nasılsın?" diyecekti. ki tam o anda kapının ardından sesler gelmeye başladı. kendisi artık durmuştu ama hâlâ bir anahtar sesi geliyordu içeriden, sonra evin içinden geldiği çok açık olan koşuşturma sesleri ve bir kadın sesi " kapıdan sesler geliyor, birisi açmaya çalışıyor, koş..." demesi.

    tam o anda üst kattan gelen bir tuş sesiyle apartmanın ışığı yanmıştı. üst kattan bir adam indi aşağıya ve kapı da açıldı. "noluyoruz bilader..."

    ellerinde 3 mektup ve bir resmi gazete olan nekrop pass, av. i... yazan kapının önünde duruyordu. kapıyı açan adam neler olduğunu soran gözlerle ve uzunca bir sopayla, karşısında duran adama bakıyor, üst kattan inen takım elbiseli uzun boylu bir adam da neler olduğunu sorgulayan bakışlarla merdivende kala kalmış onu izliyordu.
  • (bkz: aktroll)