şükela:  tümü | bugün
  • bir ideoloji. turkiye'deki durumu görüp de pür bir anarşist gibi oy vermemek falan zor, çok fazla baskı var. ha- ben bu pür anarşist tayfadanım, zaten çomarland de pek umrumda degil, çekip gitmeye çalışıyorum ama real politikada bir ideoloji benimseseydim bu şu tarz bir kemalocon olurdum:

    ***

    bu yazıyı yazma sebebim, uzun süredir kafamı karıştıran teorik sorulara bulduğum teorik cevaplarla, gözlem imkânım çerçevesinde karşılaştığım olguların farklı olması. hayatımın siyaseti anlamaya başladığım zamanlarından beri radikallik seviyesi değişmek üzere hep liberteryen oldum. gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki deontolojik liberteryenlik her zaman bana çok daha çekici göründü. yani doğruların ürettikleri faydadan bağımsız, kendinde doğru olduklarını düşündüm. bireyi her zaman topluluğa karşı savunmaktan yana oldum. kendi başına bırakılan bireylerin istedikleri gibi yaşayabilme imkânı bulduklarında, kendileri gibi yaşamayanlara karşı düşmanlık beslemeyeceklerini, onlara saygı göstereceklerini çünkü –hiç değilse- kendilerine zarar vermeyen bu bireylerle ilgilenmeyeceklerini düşündüm. bu sebeple, bir topluluğa özgürlük verildiğinde kendilerine zarar vereceğini düşünen insanları gereksiz bir korkuya kapılmakla yargıladım çoğu zaman. fakat itiraf etmeliyim ki, bugün bu korkuların hiç de boşuna olmadığını anlayabiliyorum. özellikle türkiye’de seküler bir hayat yaşamaya çalışan insanların korkularını…

    siyasal islâm garabetinden bahsediyorum. burada bir açıklama yapmam gerekiyor sanırım. yanlış anlaşılmasın, insanların bireysel hayatlarında dindar olmalarıyla ilgili hiçbir sorunum yok. ister müslüman, ister hristiyan, ister zerdüşt olsunlar; fikirlerini, yorumlarını, hayat tarzlarını bana dikte etmedikleri sürece dindarlıkla ilgili en ufak bir problemim yok. sebebi basit: “bana ne?”. fakat tamamen bireysel olması gereken dini inançlarını siyasetin bir parçası haline getirip, etraflarındaki insanları dünyevi problemler dolayısıyla değil de ulvî amaçlarla örgütleyerek, siyasal güç haline gelmeyi amaçlayan her türlü cemaatleşmeyi kesinlikle reddediyorum. bir liberter olarak, bunun bireyi değersizleştiren, aklı rafa kaldıran, özgürlüğü engel olarak gören topluluklar yaratan bir olgu olduğunu ve özgürlükçülüğün asla bu tip bir yayılmacı şiddetle beraber var olamayacağına inanıyorum ve hatta bu durumu gözlemliyorum. işid bunun güzel bir örneği sanıyorum. insanların yaşamak isteyeceği ön kabulü üzerine kurduğumuz hukuk sistemini, ölümü arzulayarak alt üst eden bir deliler topluluğu. üzerine bomba bağlayıp, hiç tanımadığı insanlara, ulvî(!) sebeplerle saldıran ve bunu büyük bir inançla yapan birine, önleyici tedbirler dışında yapabileceğimiz hiçbir şey yok. çünkü bomba patladığı anda artık fail, cezalandırılamayacak hale gelmiş bir ceset oluyor. yargılayamazsınız, hapisle korkutamazsınız, para cezası veremezsiniz. yani, ceza üzerine kurduğumuz sistem tamamen etkisiz hale geliyor. hukuku liberal prensipler üzerine kurmuş olan a.b.d. ve batı avrupa devletleri, işid’e uçakla bomba yağdırmaktan başka bir tepki veremiyorlar. saldırılar önlenemiyor, hukuk sistemimiz çalışmıyor. bireylerin vahşi birer canlılara dönüşmelerini sadece işid’de değil, bugün bolca konuşulan fetö tartışmalarında da görüyoruz. hatta aynı problemi, yani insanın rasyonel ve dünyevi düşünen bir varlık olmaktan çıkıp, elinde hiçbir kanıt olmamasına rağmen canını, malını, aklını yüce bir yola harcamak istemesini, siyasal partiler düzeyinde bile görebiliyoruz. -hangi partiden bahsettiğimi biliyorsunuz, buraya yazarsam çok kızarlarj. buradaki asıl problem insanların kendi çıkarlarını değerlendiremez, dünyayla bağı kopan –bana göre- asalaklara dönüşmeleri değil, bu asalaklıklarının başkalarının hayatına etki etmesidir. bu asalaklar kamu gücünü ellerinde tutarlarsa kendileri gibi olmayan herkese zulmetmekte hiçbir sorun görmemektedirler. ilımlı siyasal islâm’ın var olabileceğine inanmış batılılar ve türk liberalleri kendilerini adeta ihanete uğramış hissetmektedirler. islamcıların seküler baskılarla karşılaşmadıklarında, liberal demokratik değerlere sahip çıkacaklarını ve kendileri gibi yaşamayan insanlarla uğraşmayacaklarına inan bu güruh, bugün islamcıların en çok kendilerine düşman olduklarını hayretle izlemektedirler.

    dünyanın yaşadığı bu hayretin sebebinin tarihsel bir olgu olduğunu düşünmekteyim. liberal demokratik devletler, hukuk sistemlerini üzerine kurdukları liberal demokratik değerleri yüzlerce yıllık bir evrim sonucu ortaya çıkartmışlardır. a.b.d.’de bu durum biraz daha kurucu rasyonalist bir kafada olsa da, batı avrupa’da bu evrim din adamları-aristokrasi-burjuva-işçi sınıfı arasındaki çatışmalar sonucu ortaya çıkmıştır. özellikle kilisenin yönetim üzerinde büyük söz sahibi olduğu son dönem olan 17. yüzyıldan sonra hukuk tamamen rasyonel fikirler üzerine inşa edilmiştir. sermaye birikiminin artması ve serbest ticaretin gelişmesiyle beraber devletten bağımsız, kendi çıkarının peşinde koşan birey olgusu güçlü bir şekilde yeşermeye başlamıştır. fakat islamcılık fikrinin çıktığı osmanlı imparatorluğu coğrafyasında birey her zaman kabilelerin, cemaatlerin bir parçası olmuş, kul olarak görülmüştür. insanların sosyal çevreleriyle ilişkilerinde ticaretin ve kişisel yeteneklerin öne çıkması mümkün olmamış, lonca gibi teşkilatlanmalarla bu sürekli olarak baskılanmıştır. insanların değer görebilecekleri tek özellikleri hangi kabilenin/cemaatin parçası oldukları olmuştur. reform hareketleri yaşamaktan uzak kalmış olan islâm, devlet ve hukuk kodlarının temeline oturmuştur. dolayısıyla iktidar zaten siyasal islâm olmuştur. ta ki, mustafa kemal atatürk laik bir cumhuriyet kurana kadar. atatürk siyasal islâm’ı türk devlet ve hukuk yapısından sökülmesi gereken bir olgu olarak görmüş ve buna göre eyleme geçmiştir. bunu yaparken bazen sert yöntemler kullanmak zorunda kalmıştır. etkilendiği fransız aydınlanmacılığının öngördüğü üzere kurucu rasyonalist bir yöntem izleyerek, kurumların evrim geçirmesini beklememiş, yapılmasını gerekli gördüğü ne varsa yapmak için eski kurumları yıkıp yerine yenilerini inşa etmiştir. modern ve laik eğitim kurumları kurmuş, alfabeyi değiştirmiş, kıyafet devrimi yapmış, hukuk devrimi yapmıştır. bu tip “devrim”ler yapılırken, yerleşik olan değerlere sahip olan bazı kesimlere karşı devlet şiddeti kullanmaktan çekinmemiştir. şeriat isteriz diye sokağa dökülen kalabalıkların gözlerinin yaşına akıl yolunda ilerleme namına bakmamıştır. bu sertlik birçok kez eleştiriye tabi tutulmuş, özellikle kamuoyunda liberal olarak bilinen, fakat aslında ortalama birer muhafazakâr olan kişilerce her seferinde dile getirilmiştir. atatürk’ün kanunla korunması bu eleştirilerin dozunun hafif kalmasına sebep olmuştur. fakat “atatürk sonrası ortaya çıkan bir kemalizm”den bahsedilerek, yerleşik atatürkçü güçlerin dindarlara “zulümleri”(!), sınırsız bir eleştiri yağmurunun odağı olmuştur. gerçekten de, örneğin başı kapalı kadınların üniversiteye girememesi gibi uygulamalar mağdurlar yaratmıştır. bu mağduriyet bir zamanların mağdurlarının, ellerine güç geçtiğinde asla zalim olamayacakları gibi bir yanılgı da yaratmıştır.

    fakat bugün artık takke düşmüş kel görünmüştür. osmanlı imparatorluğu’nun modernleşme hareketlerine karşı çıkan siyasal islâm taraftarlarının içi boş argümanlarının ne kadar büyük bir problem olduğunu gören atatürk ve arkadaşlarının eylemlerinin sebepleri anlaşılmıştır. siyasal islâm –tekrar söylüyorum, dindarlık değil- bulduğu her iktidar boşluğuna sızarak, hâkim olduğu her alanı genişletmek için, her türlü zulmü meşru gören bir zalimlik silsilesidir. rasyonel insan kavramı, siyasal islâm tarafından sekteye uğratılmaktadır. türkiye cumhuriyeti devleti vatandaşı olup, ortalama bir avrupalının yaşadığı hayatı yaşamak isteyen insanlar için sığınacak tek sığınak, mustafa kemal atatürk hazretlerinin inşa ettiği sığınaktır.

    ancak zaman değişmiştir. savaştan çıkmış, yokluk içinde kalmış, okuma-yazma bilen vatandaşı olmayan, sermaye birikimi olmayan ve şeriatın yakın tehdit olduğu bir türkiye cumhuriyeti bugün yoktur. bu değişkenlerin farklılaşması bizi atatürk’ün ilkelerinin yeniden yorumlanabilmesi imkânı tanımaktadır. neticede atatürk’ün ilkeleri de dogma değildir. kendisinin de çok güzel bir şekilde ifade ettiği gibi: “manevi miras olarak hiçbir nas-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. benim manevî mirasım ilim ve akıldır!”. ben de paşamızın bu lafını düstur edinerek, ilkelerini yeniden yorumlamayı bir görev olarak görüyorum. adını neo-kemalist liberteryenizm koyduğum ilkeler bütününü takdirlerinize sunuyorum.

    1) özgürlükçülük

    atatürk’ün türkiye ile ilgili en önemli emeli, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmasıdır. bu seviyenin yakalanması ve üstüne çıkılması için, çok önem verdiği bilimin ilerlemesi, insan aklının tüm gücüyle kullanılması bir zorunluluktur. ortaya çıkan fikirlerin birbiriyle çatışması ve bu çatışmalar sayesinde ortaya çıkan sentezlerin halka hizmet edebilmesi için açıkça kamusal alana yansıyabilmeleri gerekmektedir. insanların çalıştıkları her alanda özgürce var olabilmeleri, sahibi oldukları hayatlarını peşinde harcayacakları her türlü tutkularını rahatlıkla takip edebilmesi lazım gelmektedir. bu ancak ve ancak özgürlükçü bir ortamda olacaktır. elbette özgürlüğün sınırları bireylerin temel haklarıyla sınırlı olmak zorundadır, aksi kaostur. bireylerin temel haklarının korunduğu, her türlü cemiyet, cemaat ve devlet baskısından özgür oldukları bir kamusal alan oluşturmak en önemli önceliğimizdir. özgürlüğün yaşayabilmesi için gerekli olan bireysel alan korunmak zorundadır. bu alanlara nüfuz etmek isteyen siyasal islâm gibi, komünizm gibi ideolojiler mücadele edilmesi gereken özgürlük düşmanı ideolojilerdir. özgürlük düşmanlarına özgürlük alanı tanınmamalıdır.

    2) bireycilik

    atatürk, osmanlı devleti’nin yıkılış döneminde yetişmiş biridir. birçok milletten oluşan bir imparatorluğun, milliyetçiliğin yükselmesiyle birlikte dağılışını izlemiş, dağılmaması için çalışmış bir askerdir. ittihat ve terakki cemiyetinin ilk amacı olan “osmanlı unsurların birliği” fikrinin işe yaramadığını görmüş, dağılan unsurlardan kalanlarla bir millet yaratmaya çalışmıştır. bir dünya savaşını asker olarak geçirmiş, vatan bellediği coğrafyaya milletçe saldıran düşmanlarına karşı elinde bir millet kozu olması gerektiğini görmüştür. dönemin şartları atatürk’ü korporatist bir mantıkla hareket etmeye zorlamıştır. devlet ve millet bir bütün olarak yorumlanmıştır. yakın düşman tehdidi durumu karşısında bu yorum gayet makuldür. fakat artık türkiye cumhuriyeti devleti ve milleti kurumlaşmış, milliyetçilik halkın çoğu tarafından kabul görmüştür. günümüzün globalleşmiş dünyasında defansif bir milliyetçilik anlayışına ihtiyaç kalmamıştır. kendi çıkarını düşünen, onun peşinde koşan, yeteneklerini geliştiren ve üreten birey; sadece kendine değil, içinde bulunduğu topluma da fayda yaratmaktadır. korporatizmin getirdiği sınırlar artık ihtiyaç değildir. dolayısıyla, kendi toplumunu diğer toplumların önüne koyan fakat kendini toplum çarkının bir dişlisi olarak gören ve değersizleştiren değil, kendini geliştirerek çevresine fayda sağlamaya çalışan bir birey anlayışı günümüz dünyasına çok daha uygundur. birey devlet tarafından korunmalı ve kutsal kabul edilmelidir. bireyin hayatı, hürriyeti ve mülkiyetini korumak devletin ve hukukun temel kodu olmalıdır.

    3) aydınlanmacılık

    atatürk aydınlanmacıdır. “aydınlanma nedir?” isimli makalesinde büyük aydınlanmacı filozof immanuel kant’ın da horaitus’dan alıntıladığı gibi, “aklını kendin kullanma cesareti göster!”manasına gelen birçok sözü vardır. bunlardan benim en çok beğendiğim iki tanesi şöyledir:

    a) “manevi miras olarak hiçbir nas-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. benim manevî mirasım ilim ve akıldır!”

    b) “…fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz”

    görüldüğü üzere atatürk aklı her türlü dogmanın üstünde tutmayı ve problemlerin çözümleriyle ilgili ilhamların gaipten değil hayattan alınmasını salık vermektedir. aklın, problemler karşısında dogmalardan önde tutulması ve bireylerin başkalarının akıllarına değil kendi akıllarına güvenmeleri prensibi aydınlanmacılığın temelidir. akıl ve bilim, her türlü gelenek, görenek, alışkanlık ve öğretiden üstündür.

    4) serbest piyasacılık

    atatürk’ün ekonomi anlayışı bulunduğu şartlar gereği korporatisttir. osmanlı’dan kalan fakir ülkede sermaye birikimi yoktur. sermaye birikimi olmadığı için de “bırakınız yapsınlar”cı bir ekonomik politika izlemek imkânsızdır. savaştan henüz çıkmış bir ülkenin yabancı yatırımcı çekmesi de oldukça zordur. fakat atatürk ekonomiyi devletin yönettiği bir düzenden yana da değildir. öyle olsaydı sosyalist bir düzen kurmasında hiçbir engel yoktur. dış politikada da sovyet sosyalist cumhuriyetler birliği’ne yanaşmak yerine serbest piyasacı a.b.d’yle yakınlık kurmuştur. iş bankası gibi kurumlar kurarak, yatırım yapmak isteyenlerin önünü açmaya çalışmıştır. bugün, globalleşen dünyada serbest piyasa ekonomisinden başka bir alternatif mümkün değildir. bunun dışında, yukarıda saymış olduğumuz bireycilik ve özgürlükçülük gibi ilkelerin var olabilmesi için de serbest piyasa ekonomisi bir zarurettir. yerli iş insanlarının sermaye birikimleri her türlü yatırıma müsaade ettiği gibi, aynı zamanda yabancı yatırımcıların da ülkemize gönüllerince yatırım yapmasının önünde hiçbir engel kalmamıştır. ülkemizin refah seviyesinin muasır medeniyet seviyesine çıkabilmesi ekonomik özgürlüklerin var olmasına, dolayısıyla serbest piyasacı bir ekonomi modelinin varlığına bağlıdır. serbest piyasacılık sosyal devlet anlayışını dışlayıcı bir ilke olarak algılanmamalıdır. ekonomik özgürlüğün yüksek olduğu fakat ekonomik olarak kötü durumda olanların yeniden dağıtım mekanizmalarından faydalandığı bir sistem kurmak mümkündür. atatürk’ün bu sol liberal/yeniden dağıtımcı modele daha yakın olduğunu söylemek korporatist fikirleri nedeniyle daha doğru olacaktır.

    5) sekülerizm

    atatürk sekülerdir. insanlarla ilişkisinde, hayata bakışında dogmaların yeri yoktur. sosyal hayatta insanların dini prensiplere göre değil, aklın prensiplerine göre yaşamalarını arzulamıştır. yağmur yağmayan bir köyde yağmur duasına çıkılmasındansa, sulama kanallarının yapılması gerektiğini düşünecek bir liderdir. dolayısıyla bireyleri bu dogmalardan kurtarmak için uğraşmak, mirasına sahip çıkmak demektir. seküler hayatlar yaşamamız gerektiği gibi aynı zamanda dini devlet işlerinden tamamen soyutlamamız gerekmektedir. eğitim sistemimizde, hukuk sistemimizde dine asla yer verilmemelidir. insanların dini anlayışlarına hoşgörüyle yaklaşılmalı, herkesin inanç özgürlüğü korunmalıdır. fakat bu inançların devlet ya da bireyler tarafından bir başkasına dikte edilmesine kesinlikle müsaade edilmemelidir. dini cemaat mensuplarının devlette örgütlenmesine karşı önlem alınmalı, kendi aklı yerine hocasının aklının emrine giren kimsenin kamu gücünü elinde bulundurmasına ve bu gücü başkaları üzerinde kullanmasına müsaade edilmemelidir. türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafya ve kültürel birikim, cemaatlerin devlet gücünü elinde bulundurmasına karşı çıkılmasını zorunlu kılmaktadır.

    6) sulhçuluk

    dünyanın geldiği noktada savaşların yarattığı yıkım herkesçe kabullenilmiştir. küreselleşen dünyada; sermayenin, kişilerin, fikirlerin barış içinde hareket etmesi muasır medeniyet seviyesine ulaşmak için bir gerekliliktir. savaş, savaşan taraflara, kim kazanırsa kazansın kayıptan başka bir şey vaat etmemektedir. atatürk’ün sulhçuluk prensibinin yeniden yorumlanmasına gerek yoktur: “yurtta sulh, cihanda sulh!”

    neo-kemalist liberteryenizm kalıbını ilk başta bir latife olarak kullanıyordum fakat zaman ilerledikçe düzenli bir yazı olarak durmasını istediğimi fark ettim. atatürk’ün işaret ettiği hedefe ancak bu prensiplerle ulaşılacağını düşünmekteyim. eğer türkiye, “kendine has” özellikleri dolayısıyla evrenselliğin dışındaysa ve ülkemize evrensel olmayan, yerli/milli bir anlayış gerekliyse; dünyaya karşı savaşmış, devletin kurucusu olmuş bir milli kahramanın fikirlerinden daha milli bir anlayış olabileceğini sanmıyorum. değişen zamanla birlikte, yeniden yorumlanabilecek bu prensipleri günümüze uygun hale getirmekten çekinmediğim gibi hatta bunu bir görev olarak görüyorum. siyasal islâmcılığa karşı her türlü mücadeleyi meşru ve zorunlu görüyorum. ve istedikleri gibi bu ülkeyi onlara bırakmayı reddediyorum. “beğenmiyorsan git” diyenlere “beğenmezsem değiştiririm” diyorum. selanikli bir yetimin hepimize öğrettiği üzere, yapılmamış şey değil.

    kaynak: https://medium.com/…list-liberteryenizm-e7303f4466a