şükela:  tümü | bugün
  • kuran-ı kerim dikkate alındığında bu tanım, yeni bir ayetin inmesiyle beraber eğer yeni gelen ayetle ters düşen bir ayet var ise o ayetin geçersiz hale gelmesi olarak açıklanabilir.

    böyle bir kuralın uygulanması ile kuran daki çelişkilerin bir nevi açıklaması yapılmış olmaktadır.
    islam bilginleri ayetleri yorumlarken son gelen ayetleri diğer ayetlere göre öncelikli tutarlar. bunun nedeni farklı ayetlerde anlatılan olaylar veya belirtilen görüşlerdeki tutarlılığı sağlamaktır.
  • bence en carpici örnegi mücadele suresinin 12. ayetinin 13. ayetiyle neshedilmesidir.
    simdi bir takim kendini bilmezler, ikide bir peygamber efendimize danismaya gelip rahatsiz ediyorlarmis. bunun üzerine pat diye o evrensel bilgelige vakif olmus ayet iniverir:
    "ey iman edenler! peygamber ile gizli-özel bir şey konuşmak istediğiniz zaman, bu konuşmanızdan önce bir sadaka veriniz. bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. şayet bir şey bulamazsanız, artık allah bağışlayan ve merhamet edendir."(mücadele, 12)
    fakat nedendir bilinmez, hz. ali'den baska kimse dirheme kiyamaz, peygamber efendimize ne gelen olur, ne giden. bunun üzerine kutsal danisma ücreti ayni surenin 13. ayetiyle nesh ve de feshedilir:
    "gizli (özel) bir şey konuşmanızdan önce sadaka vermekten korktunuz da mı yerine getirmediniz? fakat allah da sizi affetti. şu halde namazı kılın, zekatı verin, allah'a ve resulüne itaat edin. allah, yaptıklarınızdan haberi olandır." (mücadele, 13)
    simdi bana müslüman kardeslerimiz bir sekilde aciklayabilirler mi ki, evrensel bilgelik, dogruluk ve tanrinin buyruklarini icerdigini iddia eden bir kutsal yazida ilk önce bir danisma ücreti koymanin, kimse paraya kiyamayinca da özel indirime gitmenin ne yeri var? hadi bunu gectik, e hani "allah ve resulü bir ise hükmettigi zaman (inananlara) artik islerinde baska yolu seçmek yarasmaz. allah'a ve peygambere baskaldiran süphesiz apaçik bir sekilde sapmis olur..." (ahzab, 36) idi?
    hayir ben anlayamiyorum bunu, "zira allah onlarin (münkirlerin) kalblerini ve kulaklarini mühürlemistir; gözlerinde de perde vardir ve büyük azab onlar içindir" (bakara, 7), ve bana hic kizmayiniz lütfen, cünkü "allah kimi dogru yola koymak isterse onun kalbini islamiyete açar, kimi de saptirmak isterse... kalbini dar ve sikintili kilar. allah inanmayanlari küfür batakliginda birakir" (en'am, 125).
  • nesh edene nasih denilir..
  • değistirmek, ortadan kaldırmak, hükümsüz kılmak, dini bir bildirimin süresini sona erdirmek demektir. bakara suresi 106. ayette varlığı bildirilen konudur:

    "biz, bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ertelersek) mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz. bilmez misin ki allah her şeye kadirdir."

    bu ayetten allah'ın da yanılgıya düşebileceğini, önceden bildirdiği bir sözünü ilerleyen zamanda -ondan daha iyi- bir başka ayetle değiştirebileceğini, bir ayeti kaldırıp yerine daha hayırlısını koyabileceğini ya da erteleyebileceğini öğreniyoruz.

    iyi de önceden gönderilen bir ayetin, sonradan ondan daha hayırlı bir ayetle değiştirilmesi demek, ilk gönderilen ayetin isabetsizce gönderildiğinin de bir ispatı değil midir? erteleme durumunda da benzer bir düşünce akla gelir: her şeye kadir bir allah, erteleyeceği ayeti niye gönderir? ertelemek demek, ayetin vaktinden önce gönderilmesi demek değil midir? bu da dinsiz yarattığın insanlara, sonradan uygun görülen dini tebliğ ederken yapılan bir hata, kusurlu bir tebliğ yöntemi değil midir?

    allah böyle bir acizliğin içine girer mi? böyle kusurlu bir durumda yaratıcının yüceliği ne yana düşer usta?
  • mücadele suresi'ndeki nesh olayı önemli ve çarpıcı.. http://www.kuranikerim.com/telmalili/mucadele.htm linkindeki elmalılı hamdi yazır tefsirinden okuyalım..

    ""ey iman edenler! peygamber ile gizli konuştuğunuz zaman..." bu âyet de özellikle resullullah (s.a.v)'ın meclisinde kendisine fısıltı ile bir şey arzetmek isteyenlerin adâbı hakkında nazil olmuştur.

    ibnü abbas'tan rivayet edildiğine göre, "bazı sahabiler, resulullah (s.a.v)'ın meclisinde kendilerini göstermek için lüzumlu, lüzumsuz fısıltı ile ona bir şeyler arzetmeğe kalkıyor ve bu, gittikçe çoğalıyordu. hz. peygamber de, lütuf ve hoşgörüsü sebebiyle hiç birisini reddetmiyordu. işte bu yüzden söz konusu âyet indirildi." katâde'den yapılan rivayete göre de, "zenginler peygamber'in huzuruna geliyorlar ve sık sık dilekte bulunarak mecliste fakirlere galebe ediyorlardı. hz. peygamber (s.a.v) de bunların çok oturmalarından ve çok fısıldaşmaya kalkışmalarından sıkılıyordu. işte bunun üzerine bu âyet indirildi. "böylece buyuruluyor ki: ey iman edenler peygamber'e bir şey fısıldamak istediğiniz vakit fısıltınızdan önce bir sadaka veriniz ki miktarı ne olursa olsun bu suretle bir sadaka verilmesi sizin için hayırlıdır. muhtaçları sevindirecek ve size sevab kazandıracak bir hayırdır. hem de daha ziyade bir temizliktir ve peygamber'den dilekte bulunmak hususundaki niyetlerin samimiyetine, mallarınızda fakirlerin gözlerinin kalmamasına ve ahlâkın berraklaştırılmasıyla hayır ve iyilikleri âdet edinmeye sebeb olur. şayet bulamazsanız sadaka vermeye gücünü yetmezse o halde de allah, gafûr'dur rahim'dir. öyle sadaka veremeyecek olan fakirlerin de fısıltı ile istekte bulunmasına izin verir. burada gafûr isminin zikredilmesi, emrinin ibâha değil vücub ifade ettiğini göstermektedir. şunu da unutmamak lazımdır ki, resulullah kendi adına hediye kabul ederdiyse de, sadaka kabul etmezdi. hatta şunu da belirtmek gerekir ki peygamber (s.a.v)'in aile fertlerinin bile sadaka ve zekat almaları haramdır. onun için burada verilmesi emredilen sadakadan maksad, lüzumuna göre fâkirlere sarfedilmek üzere verilen sadakadır. nitekim nisâ sûresi'nde "onların fısıldaşmalarının bir çoğunda hayır yoktur. ancak bir sadaka verilmesini, yahut bir iyilik yapılmasını yahut da insanların arasının düzeltilmesini isteyenlerin fısıldaşması başka. kim allah'ın rızasını elde etmek için onu yaparsa, biz ona yakında büyük bir mükafat vereceğiz." (nisâ, 4/114) buyurulmuştu. bununla beraber burada emrolunan sadakanın vücûbiyyeti, çok geçmeden bundan sonra gelecek olan âyet ile nesh edilmiştir.

    hakim, ibnü münzir, abd b. humeyde ve daha başkalarının yaptıkları rivayette hz. ali şöyle demiştir: "allah'ın kitabında bir âyet vardır ki, onunla benden evvel kimse amel etmediği gibi, benden sonra da kimse amel etmeyecektir. bu âyet, "necvâ ayeti"dir: yanımda bir dinar vardı onu on dirheme sattım. peygamber (s.a.v)'den her ne zaman bir dilekte bulunduysam o fısıltıdan evvel bir dirhem sadaka verdim. daha sonra da o âyet neshedildi, (yürürlükten kaldırıldı) artık kimse onunla amel etmedi, âyeti indirildi."

    13. fısıltınızın önünde sadakalar vermekten korktunuz öyle mi? bu âyetten anlaşıldığına göre, demek ki ondan sonra bir iki sadaka veren olmuşsa da, fazla olmamış, böylece fısıltı hevesinin arkası kesilmişti. yani sadaka vermekle fakirliğe düşeriz diye korktunuz, fısıltıyla konuşmadan önce çok sadaka vermediniz de dileklerinizden vazgeçtiniz değil mi? madem ki yapmadınız yapabileceğiniz halde yapmadınız allah da size tevbe ile nazar buyurdu. kusurunuzu affedip yine sadaka vermeksizin peygamber'den dilekte bulunmanıza müsaade etti. ........... "

    elmalılı hamdi yazır aslında her şeyi açık açık yazmış..peygamber meclisindeki fısıltıları kesmek amacıyla bir ayet iniyor,ama ayetin hükmüne hz.ali dışında kimse itibar etmiyor.ama kısa sürede de peygamber meclisindeki fısıltılar kesiliyor ve bu sebeple ayet yürürlükten kaldırılıyor..

    ancak bir insanın yapabileceği öngörüsüzlük ve toplumu yanlış yönlerdirip sonradan hatasını farkedip çark etmeyi allah'a yüklemek ve allah'ın böyle bir şey yaptırdığına inanmak en başta o'nu inkar etmek olacaktır..

    bazen gerçek gözümüzün önündedir, yeter ki görme niyetinde ol..'
  • varlığından bugün haberdar olup islama ve tüm müslümanlara bir kez daha hayran kalmama sebep olmuş über yaratıcı konsept.

    güzelmiş lan.

    update olayı yaneee.. çılgın.
  • --- spoiler ---

    nesh konusuyla ilgili olarak, kisaca belirtmek gerekirse, islam inanc sistemi hz. muhammed'in hayati uzerinden kur'an'in tamamlanmasi ile 23 yilda inmistir. bu, bazilarimizin tanimladigi gibi devrimsel degil evrimsel bir surece delalet eder. evrimselligin iki boyutu vardir. birincisi, islam'in daha onceki kutsal nizamlarin son, kemalata ermis, evrimini tamamlamis bir formu, sekli olarak zuhur etmesidir.

    ikicisi ise, bu 23 yil icerisinde evrilerek muslumanlarin hayatinda benimsenerek yerlesmesidir. bu ikinci asamada, kurallarin birden ve hizli bir sekilde inmesi yerine, insanoglunun icsellestirme sureclerinin aldigi zamana bagli olarak yani insanoglunun yapisinin geregi olarak, asama asama inmesi sonucunda -ki bunun sebeplerinden birisi de okur yazar ve okuma yazma materyali eksikligidir, ve yine, kur'an'da sadece hz. muhammed'i ilgilendiren birtakim ayetlerin var olmasina da yol acan (bkz: ahzab suresi 53. ayet/#22148341) duruma benzer sekilde, bugun nesh dedigimiz olguyu tartisma konusu haline getiren durum ortaya cikmistir.

    ornegin, evrimsel olarak, once alkolun zararlari belirtilmis, uyarida bulunulmus, daha sonra, ilerleyen surecte yasak getirilmistir. bu noktada getirilen yasak, daha once zararlardan bahsetmeyi anlamiz kiliyor gibi olsa da yani onceki ayetleri nesh ediyor gibi dursa da alkolun zararlarini yani ayetin dogrulugunu ve gecerliligini ortadan kaldirmaz. ayni sekilde, once, eger sabirli yirmi kisi bulursaniz bunlarla ikiyuz kisiye galebe calabilirsiniz denilmis, ama sayinin artmasi ile ayni seviyedeki kisilerin bulunmasi zorlasacagindan, zamanla savas alaninda iki kati buyukluge kadar ordularla savasma zorunlulugu getirilmistir. ayetlerin ard arda gelmesi, hemen ard arda nazil olduklari anlamina gelmez. sonucta, eger sabirli insanlar bulursan ilk emre uyarsin. ortada bir emrin izale edilmesi degil, bir secimlendirme soz konusudur. eldekilerin sabirlilardan olup olmadiklari da savas alaninda ortaya cikar zaten, eger dusunulen kosulun nasil dallanacagi ise.

    bu noktada enfal 65-66 baglaminda yapilacak bir alintida su bilgilere ulasiyoruz

    tefsirlerde bire on savaşma yükümlülüğünün bire iki nispetine indirilmesi konusunda bedir savaşı gibi bazı olaylara atıf yapılmış ve 66. âyetin bir öncekini neshettiğinden söz edilmiştir. ibn abbas'ın bir yorumuna dayanan (buhari, "tefsîr", 8/6) ebû bekir ibnü'l-arabî'ye göre (ii, 877), bedir dahil hiçbir zaman sahabe bire on savaşmamıştır. bu âyet bir olaya bağlı olmaksızın bir mümine, on düşmana karşı olsa da savaşmasını, bu şart içinde dahi savaştan kaçmamasını farz kılmış, sonra farz olma hükmü kaldırılmıştır. kurtubî'nin şu açıklaması, islâm âlimlerinin nesih anlayışları bakımından da ilgi çekicidir: "ibn abbas'tan gelen rivayet bunun farz olduğunu gösteriyor. sonra bunun müminlere ağır geldiği sabit olunca farz, bir kişinin iki kişi karşısında sebat etmesi yükümlülüğüne indirildi. böylece müminlerin yükleri hafifletildi, yüz kişinin iki yüz kişi karşısında kaçmaması farz kılındı. buna göre, yapılan bir hafifletmedir, nesih değildir ve bu anlayış güzeldir. maamafih kadı ibnü't-tayyib, 'bir hüküm tamamen ortadan kaldırılmasa bile aslında veya niteliklerinde bir değiştirme yapılmasına da nesih denebilir; çünkü bu takdirde ikincisi, birincinin aynı değildir' demiştir" (viii, 45). bize göre bu iki âyet ortaklaşa şunu ifade etmektedir: gerektiği ve kaçınılmaz hale geldiği zaman bire on bile savaşılabilir; karşı tarafı savaşa iten sebep ve saiklerle müminlerinki farklı olduğu için bu bilinç farkı gücü ve dayanmayı (sabrı) etkiler, allah rızâsı için savaşan ve şehit olduğu takdirde kendisini dünyadakinden daha mutlu bir hayatın beklediğine inanan müminlerin gücü on katına çıkar ve allah'ın izniyle zafer kazanılabilir. bu iman ve bilinç zayıfladıkça güç de azalır. ancak müminlerle kâfirlerin, hak yolunda savaşanlarla ona karşı savaşanların, maddî güce eklenen manevî güçleri bire ikiden aşağı düşmez. müminler güç dengesi hesabını yaparken terazinin kefesine bu moral güç farkını da koymalıdırlar. (bk. kuran yolu, ilgili ayetlerin açıklaması)

    merhum elmalılı bu ayetleri şöyle açıklar:

    ey nebi! senin hasbin, yeterin allah'dır, sana uyan müminlerle beraber. bunda iki mânâ yüklüdür: birisi; allah sana da, onlara da yeter. ikincisi; sana allah ve onlar yeter. şu halde başka bir şeyden endişeye kapılmadan allah'a sığınarak vazifenize bakınız, demek olur. bu âyetin mekke'de otuz üç erkek ve altı kadından sonra kırkıncı olarak hz. ömer'in islâm'a girişi üzerine nâzil olduğu dahi söylenmiş ise de, çoğunluğun beyanına göre; bedir'de savaş başlamadan önce "beydâ" denilen yerde nazil olmuştur.

    ey nebi! müminleri düşmanla savaşa "tahrid" et. iyice ta'lim edip, eğitip, hazırla ve teşvik eyle. bu âyette, tahsis ve sınırlama vardır. şöyle ki: eğer sizden yirmi tane sabreden olursa iki yüze galip gelirler ve eğer sizden yüz kişi olursa kâfirlerden bin kişiye galip gelirler.

    şu halde bu nisbete kadar düşman karşısında sabır ve sebat göstersinler. bu ölçüde ve böyle bir azim ve iman ile sabra alışsınlar, ilâhî nusrete güvenip mücahede eylesinler. daha fazlasından mükellef değiller. sabır ve sebat ile ilgili emirler sınırsız da değildir. bu nisbetin böyle iki bölüm şeklinde ve sayıyla ifadesi iki nükteye dayanmaktadır: birincisi, fazlasıyla kendilerine güvenmek için bir moral takviyesidir. yani bu nisbetin sadece yirmi ve iki yüz gibi küçük gruplara mahsus olmayıp, çoğaldıkça da aynı oranın geçerliliğini anlatmaktır.

    ikincisi, islâmiyet'in başlangıcında askeri birliklerin teşkilatlanmasındaki temel unsuru belirtmeye işarettir. demek oluyor ki iman, bir mümini kâfire karşı on kattan daha fazla büyülten ve güçlü kılan bir kuvvettir. ve bu kuvvet tek kişi olduğu zaman değil, en az yirmi kişilik bir grup oluşturdukları zaman kendini gösterir ve ortaya çıkar.

    bu galip gelme, o kâfirlerin gerçekten anlayışsız bir kavim olmaları sebebiyledir. çünkü onlar başlangıcı ve sonucu anlamazlar: allah'a ve ahirete imandan uzaktırlar, savaşları, müminlerinki gibi, allah rızası için, allah'ın emrine uymak için ve îlâyı kelimetullah (allah kelimesini yükseltmek) niyetiyle değildir. hamiyet-i cahiliyye denilen kavmiyet (ırkçılık) uğruna ve şeytanca maksatlarla düşmanlık ve yağma içindir. onların gözünde dünya hayatı ve nimetleri her şeydir, ahiret hayatı ise bir hiçtir. güçlü bir kalb ve gerçek bir azim ile cihada atılmazlar. bundan dolayı hayatın ve harbin gerçek amacına ve özüne vakıf olan müminlerin bir tanesi, onların onuna karşı koymaya ve galip gelmeye adaydır. bu iman ve bu azim ile sabır ve sebat gösterip bütün gayretlerini ortaya koymalıdırlar. bundan anlaşılıyor ki, ilk müslümanlar çok büyük bir kudsi kuvvete erişmiş ve çok ağır bir sabır göstermekle mükellef bulunuyorlardı. böyle bir mazhariyete ermiş bulunan üç yüz küsur kişilik bedir mücahitlerinin karşısında bin kişilik müşrik ordusu hakikaten ne kadar az bir sayı ne kadar küçük bir sayı eder. çünkü kuvvet bakımından müslümanlara denk olabilmeleri için, bu ölçüye göre, en az üç bin kişi olmaları gerekirdi.

    şimdi allah sizden o yükü, o teklifi çok hafifletti, ve gerçekte sizde bir zayıflık olduğunu bildi. yani savaş gücü bakımından içinizde bedenen veya sabır ve moral yönünden bir takım zaafları olanların varlığı sebebiyle öylesine sabır ve tahammül mükellefiyetinin bundan böyle umum için uygun olmadığı kendini gösterdi. gerçi böyle olacağını allah teâlâ ezelden bilirdi. fakat zamanı şimdi geldi, durum bütün yönleriyle olduğu gibi açığa çıktı ve bilindi. müslümanlar çoğaldıkça içlerinde zayıf olanlar da bulunduğundan, daha önceki çile çekmiş sadakat sahibi müminlerde olduğu gibi, birin ona karşı koyması ve savaştan kaçmaması ve eğer bu durumda bile firar ederse "allah'ın gazabına uğrayıp, cehenneme varacağı" (enfâl suresi, 8/16) hakkındaki ilâhî hüküm hafifletilmiştir. şu halde bundan böyle sizden yüz adet sabırlı kimse olursa ikiyüz kişiye galip gelirler, ve sizden bin (sabırlı) kişi olursa ikibine karşı allah'ın izniyle galip gelirler. ve allah sabredenlerle beraberdir.

    allah'ın yardımına ermek için her halükârda sabır en büyük şarttır. şu halde bundan böyle bire karşı iki nisbetinden daha fazlasına sabredemeyenler, sebat gösteremeyip savaşı terkedenler firarî sayılmazlar. fakat silah ve mühimmatı bulunduğu halde bire karşı ikiden de yüz çevirip savaştan kaçanlar, "allah'ın gazabına uğrayıp cehennemi boylayanlardan" olurlar. yani bu âyetin hükmünü hak ederler. bunda da en az yüz kişilik bir bölük olmak şartı geçerlidir. bundan anlaşılır ki, bu tahfîf, birin ona karşı galip gelme ihtimalini ve imkânını ortadan kaldırmak için değildir, ikiden fazlaya karşı savaşı kabul etmenin ve direnmenin vacip olmadığını ve mendup olduğunu bildirmek içindir. şu halde müslümanlar, iki kattan daha fazla bir düşmana karşı savaşı kabul etmemekten dolayı günahkâr duruma düşmezler. genel anlamda savaşa güç yetirme meselesinde esas nisbet ikiye birdir. bununla beraber daha sonradan da islâm tarihi'nde allah'ın izniyle birin on misli düşmana ve daha ziyadesine galip geldiği nice savaşlar vardır. hasılı, allah'ın yardımı savaşa hazırlık ve savaş sırasında gösterilen sabır ve sebata göre vaad olunmaktadır. (bk. elmalılı, tefsir, enfal suresi, 65 ve 66. ayetlerin açıklaması)

    http://www.sorularlaislamiyet.com/…-edilmistir.html

    sonucta, burada tartisilan pek cok konudan birisi olan "kertenkelenin oldurmenin sevap olmasi" ile ilgili hadis hakkinda isin dogrusunu ortaya koyan yazar arkadasimizin da belirttigi gibi "islam; araştırmadan, işkembeden sallayanlara göre bir din değil" (bkz: #22612921). nesh konusu oldukca genis ve detayli bir konu, nispeten derli toplu iki incelemeye asagidaki iki linkten ulasabilir ilgililer, fakat ozet olarak su kismi alintilamak gerek:

    kur'an hükümlerinin geçmiş peygamberler dönemindeki bazı şeri hükümleri nesh ettiği bütün islam alimlerince kabul edilen bir görüştür. islam'ın kendi bünyesinde de, kıblenin mescid-i aksa'dan mescid-i haram'a çevrilmesi gibi bazı konularda da nesh vuku bulmuştur.

    kuran bünyesinde neshin vukuu, hükmü kaldırılmış ayet bulunup bulunmadığı hususu ise, her ne kadar tartışmalı bir konu olsa da araştırmamız gösteriyor ki, böyle bir neshin varlığını bildiren ne kesin bir ayet ne sünnetin delaleti, ne de alimler arasında bir ittifak söz konusu değildir.

    http://www.sorularlaislamiyet.com/…/nesh-nesih.html
    http://sbe.erciyes.edu.tr/…/31- (543-564. syf.).pdf

    --- spoiler ---

    (bkz: kuran'ın insan yapısı olduğunun delilleri/#28045620)