şükela:  tümü | bugün
  • bu filmi, uzaktan berlin film festivali'ni takip ederken, farketmiştim.
    hani sadece ismi için sevebileceğiniz filmler, kitaplar, şarkılar vardır. ilk karşılaşmada anlarsınız; konusu ne olursa olsun, nasıl anlatırsa anlatsın, öncelikle ve sadece size dokunan ismi için o filmi izleyeceğinizi.

    never rarely sometimes always

    iş gereği, çokça anket ve değerlendirme yapıyorum. kişiler, süreçler veya sistemler hakkında... "asla, nadiren, bazen, her zaman" derecelendirmesine sahip sorularda zorlanıyorum (bazen). "asla" ve her zaman" biraz daha keskin cevaplar, kabul. ama onlar da o kadar büyük bir netlik taşıyorlar ki, gerçekten emin olmanız gerekiyor herhangi bir şeye asla veya her zaman genellemelerini yapmadan önce. "bunu değerlendirebilecek yeterli bilgim var mı?" diye soruyorum böyle zamanlarda. anlayacağınız, ibre yine bana dönmüş oluyor. "nadiren" ve "bazen" sınırları ise biraz bulanık, biraz muallak ama yok sayamayacağınız kadar da varlar. belki bir süre gözlerinizin önünden uzaklaştırabilirsiniz, ama kafanızı çevirdiğinizde yine orada olacaklar. ben anlamsız değerlendirmelerdeki, anlamsız soruları cevaplarken böyle zorlanırken; autumn'a sorulan soruların ağırlığı altında eziliyorum. vereceği bütün cevapları biliyor, ne söylemesi gerektiği ile ilgili bir şüphesi yok. asla mı? her zaman mı? nadiren mi? bazen mi? en derininden biliyor, yaşadıkları, hissettikleri oradalar. ama o söylemeye korkuyor.

    filme adını veren, başlıkta da bahsedilen, birkaç dakikalık etkileyici sahne dışında, filmde yeni bir şey yok, evet. hikaye yeni değil, oyunculuklar yeni değil, çekimler desen hep bildiğimiz gibi. bu dünyada kadın olmanın zorluğunu on yedi yaşında, hatta daha da erken, tecrübe etmeye başlayan genç kızların anlattığı yeni bir şey yok anlayacağınız. her gün duyduğumuz, okuduğumuz, izlediğimiz sıradan hikayeler. yine de, autumn ve skylar'ın ellerinden tutup, onları evlerine sağ salim ulaştırmak istiyorum. güzelce bir banyo yapsınlar, tertemiz olsunlar istiyorum, sıcak yataklarına yatıralım ve üstlerini örtelim istiyorum. bakmayın, bunlar da yeni dilekler değil. her zaman, asla olmayacak şeyler istedim. nadiren de olsa, bazen gerçekleşebilir umuduyla.
  • kadının üzerinde demoklesin kılıçı misali sallanan patriarkal baskının 1 saat 40 dakikalık temsilidir bu film.

    burada yazilanlardan da anlasilacagi uzere erkek egemen toplumda bu filmin anlasilmasi cok mumkun degil. çünkü, dogu toplumu oldugumuzdan kurmamiz gereken empati zaten bizim toplumsal kodlarimiz da yok ve sinema sanati icindeki filmlerin yuzde 90'ı aktif, erkek bir anlatimi tercih ediyor lumier kardeslerin fransada yaptiklari ilk sinema "gösterisinden" beri.

    --- spoiler ---

    once anlasilmayan cengelli igne sahnesinden baslayayim. ana karakterimizin yasadigi aile ici istismar yönetmenin bilincli tercihi ile* seyirciye gösterilmiyor, ima bile denmeyecek dikkatli seyircilerin yorumuyla cozebilecegi ipuclari birakiliyor sadece. tecavuz sonucu vucudunun kontrolunu kaybederek hamile kalmis bir kizin; tüm dini ve toplumsal baskilara rağmen "bu vucut benim ve söz hakki da bana ait, ister burnumu delerim ister cocugumu aldiririm" demesidir o sahne. manhattan'daki 3. merkezde destek aldigi psikologun kolunda dovmesi ve burnundan hizmasi olmasi rastlanti degil herhalde?

    filmin ana temasini olusturan iki kuzenin birbirine tutunarak aldigi güç, yonetmenin kurdugu tam anlamiyla kusursuz dille seyirciyle iletisime geciyor resmen. yine filmin temel aksini olusturan tecavuz sonucu olusan gebeligin şok etkisinin üzeri çiziliyor, ima ediliyor. yani yonetmen diyor ki: ben bu erkek uslubu kullanmayacagim, benim derdim baska, bu katarsisi yasayacaginiz bir istismar filmi degil bu film, karakterim de damsel in distress hic degil, diyor.

    film de iki kuzenin son derece az konusmasi tercihi bile kadinlarin kendi aralarinda her seyin farkinda olup konusmadan kas goz yaparak birbirine anlatmalari gibi. yonetmen resmen politik bir durus sergileyerek sister'larim bakın durum bu diyor.

    ayri bir paragraf acmak istedigim bir sahne var. iki kuzen soyunma odasindayken 3 saniyelik bir planda autumn'un sirti gosteriliyor ve geciriliyor. işte ayakta alkislanacak bir kadın yönetmen inceligi. bu sahnedeki mukemmellik nedir peki? aciklayayim: hamile oldugu icin autumn'un buyuyen memeleri sutyenine dar gelmeye basliyor dogal olarak sirtinda iz yapiyor ve kuzeni bunu farkediyor. yani diyor ki yonetmen: market mudurunun istismarina beraber ugruyoruz, kadin oldugumuz icin farkindaligimiz erkeklerin cok uzerinde, birbirimizi bu kadar iyi gozlemler ve anlarken neden eziliyoruz diyor ve bunu iki kuzen arasindaki diyaloglari elinden geldigince gostemeyerek yapiyor. film, sinemada gosterilen onemlidir ancak gosterilmeyen de cok onemlidir diyor, resmen derslik...

    beni etkileyen bu kisimlari disinda bir de filmin dert edindigi, erkek algisina gore sekillenen guzel ve cirkinin toplumsal degeri konusu var. eger "guzel bir kadinsan" istismarlarin baslama yasi gittikce duserken dozu gittikce artiyor ancak kadin olman istismara ugraman icin yeterli diyor film. blue valentin filminde dean'ın cindy'e "guzel kizlarin hepsi biraz catlak olur" demesinin alti dolduruluyor resmen. ozellikle yolculuk sahnesinde skylar'ın omuzuna temas eden hırbonun aymazligi uzerinden anlatilan "ben erkegim her sey benim icin" dusuncesini ifşa ediyor film net bir sekilde ve bunu 2 saniyede yapiyor.

    --- spoiler ---

    tüm bunlarin disinda filmin devasa iyi bir rejisi var butcesine ragmen. sehrin ortasinda gece cekimi falan filan dememisler catir cutur cekmisler.

    ozetle:muhakkak izlenmesi gereken, başyapıt seviyesinde bir film.
  • uzun zamandır böyle gerçek bir amerikan filmi izlemedim. bir suser yukarıda bahsetmiş, amerikan gençlik yaşantısını 7/24 parti şeklinde sunan hollywood filmlerine inat, gerçek amerikan gencinin nasıl öğrenciyken bile çalışmak zorunda olduğunu, nasıl beş parasız gezdiğini, neler katlandığını vs çok güzel anlatmış. yoksa hikaye ve film çok düz, çok sıradan. hani bugün türkiye gibi yerde de benzer olaylar yaşanıyor, gencecik kızlar kendi başlarına kürtaj yaptırıyorlar. ama işte yalın bir hikayeyi filmleştirmek olağanüstü bir hikayeyi filmleştirmekten daha zordur, bu film onu başarmış.

    başroldeki kızımız da gerçek hayatta zaten müzisyenmiş, araştırdım, instagramına falan baktım, gerçekten henüz gencecik bir çocuk. bu filmdeki performansıyla çok özel bir kariyere yelken açtığını söyleyebilirim.
  • sundance ve berlin'den ödülle dönünce heveslenmiştim. sonra konusuna bakınca 4 luni 3 saptamani si 2 zile'nin aynısı olduğunu görmüş ve hevesim kaçmıştı. izlerken de ister istemez sürekli benzerlik aradı gözlerim. buna bir türlü engel olamadım. benzerlikleri olmasından bağımsız olarak, filme ismini veren sahneye kadar da filme dahil olamadım. ama o sahne güzeldi. yakaladı beni. filme dahil etti. hemen kalan süreyi kontrol ettim. yakaladığı çizgiyi koruyabilirse, 4 luni 3 saptamani si 2 zile'nin gölgesinden kurtulup farklı bir yolda ilerlemesi, belki de benim gibi objektiflikten uzaklaşanları o çizgiye yeniden çekmesi için süre yeterliydi. ama olmadı. yeniden sıradanlaştı. yeni bir şey sunmadan bitti.

    hakkını yemek istemediğim yanları var tabi. 1987 romanyasının yokluğu ile günümüz abd'sinin ''varlığı'' gece ile gündüz kadar farklıyken, kadınların benzer durumlarda aynı acıları ve çaresizlikleri yaşıyor olmaları düşündürücüydü mesela. bunu gösterebilmiş, ikna edebilmiş ve inandırabilmiş olmasını kıymetli buluyorum. kişilerin ve detayların reddedilmesi de güzeldi. zaten autumn'un durumunda bunların hiçbir önemi yoktu. filmin, geçmişi kurcalamak, nedenleri tek tek önümüze sunmak, kişileri şeytanlaştırmak ya da aklamaya çalışmak gibi bir derdi bile yoktu. tüm bunlardan arınmış ve sadece anlatmak istediği hikayeye odaklanmış haliyle tutarlıydı en azından. autumn'un yalnızlığı ve iradesi ancak bu dille aktarılabilirdi. ayrıca sidney flanigan'ın da ilk filmi olduğuna inanmak güç. özellikle ilgili sahnedeki oyunculuğu, sahneyi ve filmi tek başına yukarı çekmeyi başarmış.

    kötü bir film diyemem. ama 2020'nin sonunda hala sinema konuşacak durumda olursam bu filmi konuşacağımı sanmıyorum.
  • sinemada kadın yönetmenlerin işleri başka özel oluyor. kadının dokunduğu herşeyde bu böyle. naif, özel, duygusal, güçlü. öyle bir film. özellikle erkeklerin izlemesini dilediğim bir film. filmde abartı yok oldukça objektif verilmiş bir genç kadının gözünden yaşananlar, erkeklerin kadınlara yaklaşımı ve genel olarak 'erkekler'. burada kadın yermeceli başlıklarda yazan karaktersizler izlesin özellikle. biraz kalp gözleri açılır umarım.

    filme gelecek olursam ben de imdb 9 verdim.
  • sade ve vurucu bir film oldu benim için. amerikan gençliğinin ve hayatının hollywood tarafından gösterilen şatafatlı ve parlak resimden çok daha farklı olabileceğini göstermesi açısından enteresandı. sanki doğu avrupa filmi izler gibi hissettim, ya da ingiliz, fakat film amerika'nın doğu yakasında, new york'a yakın bir kasabada başlıyor. yine filmin akmadığı, oyunculukların donuk olduğu gibi eleştiriler olmuş fakat bunların hepsi filmi güçlendirmek için bilinçli yapılmış tercihler.eğer daha ağlamalı, bağırmalı, aksiyonlu bir film çekilmek istenseydi mahsun kırmızıgül draması izlerdik. sidney flanigan, bence olağanüstü oynamış,sade, abartısız sanki kamera hiç yokmuşçasına. donukluğu ise yaşadığı şeylerle alakalı, duygularını, tercihlerini dondurmuş, hiç bir şeye sesini çıkarmıyor. hepimizin 17-18 yaşında böyle dönemleri olmuştur, sessizliğe ve hissizliğe gömülür, olanlar bitsin ve hayat bir anda değişsin diye bekleriz. teslim oluruz bir süre için ( ve hiç bir şey değişmez genelde ). özet olarak yavaş ilerleyen filmlerle bir derdiniz yoksa, üzülmek istiyorsanız izleyin derim.

    (bkz: 4 luni 3 saptamani si 2 zile) ve (bkz: lilja 4-ever)'ın küçük kardeşi 2020 yapımı amerikan filmidir.
  • yönetmen tolga karacelik'in, instagram story'sinde beğenip paylaştığını görünce listeme alip izledim. sadece kisir geçen bir yilin en iyilerinden biri değil, son yılların en iyi bağımsız amerikan sinemasi örneklerinden biri olmuş.

    filmi kritikciler başından sonuna incelemiş. spoilera extra bir şey eklemeye de gerek yok. sadece söylemek istediğim şey; ben bir sinemasever olarak sinemayı işte böyle filmler için seviyorum. her şeyiyle dört dörtlük bir film.

    ayrica; tenet'te 'kahramanın ismi yok abi adam ne film çekiyo yea, kuşları bile ters uçurtuyor' diyerek nolan saksosu çeken fanlari neden anlayamadığımı da bana anlatmış filmdir.
  • abd'nin yillardır izletmelere doyamadigi klasik "spring break gencleri" cizgisinden cok uzakta, dunyanin neresinde olursaniz olun kadin olmanizla alakali surekli bir takim "karar mekanizmalarina" sahsiniz disinda maruz birakilma durumunuzu son derece sessiz ve olgunca seyirciye aktarmis basarili bir 2020 filmidir. uzun zamandir bu kadar sessiz ama gurultulu bir film izlememistim. ozellikle iki kuzenin film boyunca aralarinda dondurdukleri sessizlik adeta bir "modern dunyada kadın olmak" durumuydu.
    izlemeyenlerin izlemesini tavsiye ederim.
  • kadın olmanın, özellikle genç bir kadın olmanın zorluklarına dair kadın elinden çıkmış 2020 yapımı film.

    filmi benim için çekici kılan nokta autumn karakteriyle birleşen dinginliği oldu. öyle ki, bir saat kırk bir dakika değil de, dört saat sürseydi bile izlerdim. sinema tekniği açısından konuşacak olursak, soluk renklerle güçlü bir sinematografi yaratılmış. baş karakterin dinginliği olduğu gibi size de geçiyor.

    öyküye gelecek olursak, erkeklerin dünyasında yaşamaya çalışan kadınları ve kadınlık hallerini izliyoruz. erkek için cinsellik oldukça kolayken, kadın için kürtaj gibi zorlayıcı bir durum söz konusu. genç karakterimiz autumn, bir de bunu ailesine hissettirmeden yapmak zorunda kalıyor. şehir değiştiriyor. vs.

    filmin başında, autumn şarkı söylerken, izleyicilerden biri "sürtük!" diye bağırıyor. yine daha sonra, babanın köpeği severken aynı kelimeyi seçtiğini duyuyoruz. yönetmen aile içi cinsel şiddete dair bir bağlantı mı kurmaya çalışmış sorusunu burada sorabiliriz.

    filmdeki erkek karakterlerin neredeyse hepsi, bir şekilde genç kadınları taciz ya da rahatsız ediyor; market müdürü, marketteki müşteri, metrodaki adam vs. buna karşılık soyunma odasında skylar autumn'a şu soruyu yöneltiyor:

    "keşke erkek olsaydım diyor musun?"

    "her zaman" *

    filme adını da veren sahne oldukça etkileyiciydi. tek planda çekilmesi de bu etkileyiciliği artıran unsurlardan biriydi. bununla beraber, karakterler büyük bavullarıyla mega kent new york'ta dolaşırlarken yaşadıkları yabancılaşma da oldukça iyi hissettirilmiş.

    özetle film, erkek olmanın rahatlığı ile kadın olmanın zorluğunu diyalektik bir şekilde seyirciye aktarmaya çalışmış. kadın elinden çıktığı çok belli. elbette erkek olmak bu kadar rahat mıdır sorusunu sorabiliriz. orada da şu film devreye giriyor:

    (bkz: boyhood)

    genel puanım: 7.5
  • sessiz ama derinden ilerleyen bir kurguyla insanı güzel tokatlayan, çarpıcı bir anlatıma sahip filmdir. burada filmi "feminist" diye yerenlere aldanmayın, filmin gerçekçiliğinden rahatsız olmuşlar belli ki. bir de her ataerkil toplumda olduğu gibi güçlü kadın görmeye tahammülleri yok elbette. izleyin, izlettirin kesinlikle.

hesabın var mı? giriş yap