şükela:  tümü | bugün
  • adından da beklenileceği üzere arkaplan olarak new york'un seçildiği, 100% new yorker insanların anlatıldığı bir üçlemedir new york stories.her üç filmdeki karakterler için kentin değişik milletlerin oluşturduğu karışık sosyal yapısına ait kişilerden çok diğer kesimlerden belirgin bir şekilde ayrılabilen sosyal gruplarına mensup kişiler seçilmiştir; martin scorsese'nin new york sanat çevresini, francis ford coppola'nın kentin zengin ve elit tabakasını, woody allen'ın da her zamanki gibi kendinin de dahil olduğu yahudi kesimini (burada özellikle yaşlı yahudi bayan karakteri) ele alması ile pek güzel pek gerçekçidir bu 100% new yorker karakterler.
    ilk iki film, martin scorsese'nin ve ford coppola'nınkiler pek isimlerine yakışır filmler değil maalesef, onları es geçmek ve woody allen'dan bahsetmek niyetindeyim bu yüzden.allen'ın flu çıkan aktörün hikayesinde* olduğu gibi akla mantığa nanik yapan bu filminde de yine önceki filmlerinden bildiğimiz, tanıdığımız, karakterinin her bir özelliğini defalarca etüd ettiğimiz woody var yine.bu defa hayatındaki tüm sorunları annesine endekslemiş allen'ın, hayatı olmayacak şekilde karışan ve kararan, ancak bu karmaşanın iyi bir olaya sebep vermesini anlatan hikayesindeki en akılda kalıcı sahne ise aşık olduğunu farkettiği andır kanaatimce.zaman zaman pek naif, pek vıcık gelse de elindeki soğuk tavuk buduna bakarak kadına aşık olduğunu anlamak gibi başka bir örneği kolay kolay görülmeyecek ifade şekli yüzünden severim açıkçası bu sahneyi.
  • nick nolte loft apartmanda kici basi boyali resim yaparken boyali kasetlerden procol harum'un a whiter shade of pale'ini dinliyordu galiba. hep ayni sarkiyi dinlemesi karakterin loft apartmandaki ressam karizmasina dantel olsun diye yapilmis olmali. salakca ve komikti halbuki.
  • steve buscemi'yi de ilk bolumde yeraltinda bir yerlerde stand up yapan bir zirtapoz tiplemesinde goruruz.
  • üçlemenin martin scorsese ayağında nick nolte'un canlandırdığı karakter, sancı çeken sanatçı karikatürü gibidir adeta. yaratıcılığının kamçılanması için yara alması gerekmektedir. bunun da bal gibi farkındadır ve çıkar ilişkilerinin kanırtıcı boyutunu kendi hayatına "aşk" adı altında taşır. aşık olduğu! kadından tekme yedikçe tualin karşısına geçip harikalar yaratmaktadır. eserlerinin çepeçevre sergilendiği bir salonda bilirkişler tarafından taktir edilmek yegane gayesidir. bu uğurda her türlü acı mübahtır ona. karşısındaki kadının da ondan çıkarı vardır tabii ama ressamımız bencilliğin doruklarında kararlı ve mağrur bir virtüözdür, sanat ilahıdır. üretmek için kullanır ve atar. ve sonra bir daha bir daha...
  • kirsten dunst'ın ilk gözüktüğü filmdir.
  • işte yerseniz new york öyküleridir bunlar. tek ortak yanları new york sever üç yönetmence yapılan orta metraj filmler oluşudur. hele coppola öyle bir saçmalamıştır ki konunun değil new york ile herhangi bir şeyle alakası yoktur. sadece bir sahnede çocuktan çikolata aldıktan sonra dilenci şöyle der: "işte bu yüzden new york'u seviyorum" o kadar. reel anlamda yapılmış en kötü ve anlamsız filmlerdendir life without zoe. scorsese bölümü life lessons kısa bir after hours gibiyken, allen bölümü oedipus wrecks gerek zaman gerekse öykü olarak filmin formatına cuk oturan tam kıvamında bir filmdir. ne diyeyim hayatımın cüzi de olsa bir kısmı coppola'yı anlamaya çalışmakla geçiyor.
  • gercekci anlatimin ilk film life lessons'da en gercekci halini görürken, life without zoe'de abartinin da gerceklik olabilecegini gösterip, oedipus wrecks'de ise absürd bir gerceklik ötesi yaratilmis üc orta metraja yakın film.

    life lessons'da anlatılan hikaye o kadar gercege yakın bir dille aktarılmıs ki, hayatınızda bir sanatcıya asık olmussanız o filmin ne anlattıgını cok iyi anlarsınız. bu nedenle bana göre scorsese'ninki özel bir yere sahip.

    life without zoe'da zoe'nun annesinin "ben senin kızınım, sen de benim annemsin." sürcmesinin haricinde yakalanacak bir güzelligi yoktu ki bu bile zoraki geldi. copolla'nin kızına ufak bir armagani olsa gerek.

    oedipus wrecks'da ise, sihirbaz kutusunda kaybolan anne modeli ile, kaybolsun derken yerde gökte karsımıza cıkan sorunsallıkları öyle güzel özetlemis ki. tabi oedipus kompleksinin ters tepmesi halinde hayatı boyunca anne unsurundan kurtulamayan erkeklere de önemli bir gönderme.
  • larry davidin de ufak bir rolle woddy allenin yakinlarinda durdugu gozlemlenmistir.
  • uc hikayenin ucu de cok basarili degildir bence, kendilerine has mizahlari vardir ama. özellikle woody allenin hikayesi bence iclerinden en iyisidir. bir de bu hikayeyi izledikten sonra yeni olips reklaminin pek bi espirisi olmadigini anliyorsunuz.