şükela:  tümü | bugün
  • her nezarethane aynı değilmiş demek ki; ben de hepsini "soğuk" sanırdım, çünkü ben yazın da girdim içeri... dışarda ter döküyorken biz, içerde fan gibi bir şey olmamasına rağmen üşümüştüm ne biçim. kışın girdim, kışın da harbi soğuktu ama, sırtıma geçirdiğim duvarın üşüttüğü sadece vücudum değildi üstelik.

    buzdur duvarları pekâlâ, oturulacak yerler kapılmışsa, sana "mahkum oturuşu" yapmak düşer, duvar çeker, miden, bağırsağın şişer, çişin gelir, seslenirsin "çişim geldi" diye, "sktir lan, altına işe" diye bağırırlar, "çişim geldi abi" dersen, belki sevimli bir adama denk geldiysen, veya bir bayan polis warsa elinde yüzünde "temizlik" gören, açar kapıyı, işersin, iki dakika dışarıyı görürsün, belki bir tanıdık geçer; yarım saat sonra tekrar işeyesi gelen insanın hali kötü olur.

    çeşit çeşit adam gelir, kim kime ne diyecek krizi yaşanır, ani bir mevzunun ortasındaysan, hasmını da seni de aynı nezarethaneye atarlar, az önce birbirinizi öldürecektiniz, $imdi, yanyana durmak, pis pis bakışmak zorundasınız... birisinin kalantor, cüsseli tanıdığı wardır, yemek gönderir, senden kimsenin haberi yok, açlıktan rengin atar.

    sen nezarette "bir $ey söyleseler, biri gelse de 'tamam, bitti' dese" diye beklersin, polisler içerde tavla atar, mavra yaparlar, uyusan unutulacaksın, uyumasan gücün kalmamış, gittikçe daha fazla üşüyorsun. "olsun kökünüze kibrit suyu benim, 'skimde değil", der dalarsın...
  • hayatımda sadece bir kez düştüğüm mekan. neden düştüğümü anlatacak değilim; fakat orada öyle bir şey yaşadım ki, o gün bu gündür resmen hayata küsüm diyebilirim. yaşadığım travmaya sebep olan şey ne polisler ne de karakoldaki işlemler. olayın tek sorumlusu bizzat dayımın o sıralar henüz 5 yaşında olan fırlama oğludur. efenim ben nezarethaneye atılmış paşa paşa pineklerken, karakola önce annem-babam, hemen ardından da dayım ile oğlu geldi. evet oğlu. hayatımı kabusa döndüren o piç! seslerini duyabiliyorum. haberi yeni almışlar, ses tonlarında endişe sezilebiliyor. görevlilerle kısa süre bir şeyler konuştular. sanırım beni görmek için izin falan istiyorlardı.

    her neyse, takır tukur ayak sesleri yaklaşmaya başladı bulunduğum yere doğru. aklımda binbir şey var. anneme babama ne diyeceğim, olayı nasıl izah edeceğim diye düşünüyorum. ben bu ağır ruh hali içinde debelenirken, demir parmaklı kapının ardında gördüğüm ilk şey o oldu. bir an bu yavşakla gözgöze geldik. sonra götüne naftalin yağı sürülmüş gibi bağırmaya başlamasın mı!

    "baba... baba... bedava gösteriyorlar... koş... koş...

    o lanet ses ansızın tüm karakolda öyle bir yankılandı ki, resmen çöktüm kaldım.... ne demek lan bedava gösteriyorlar!!! bak gene sinirlendim iyi mi? sanki hayvanat bahçesine gelmiş eşşoğlueşek!!!
  • koskoca izmitte içecek yer olarak emniyet müdürünün evinin önünü seçen kartga için kalınması müstehak yerdir.
  • ömrümde iki kez nezarethanede kaldım. aklıma geldiğinde hüzünlenmek bir yana, en çok güldüğüm günler olarak yad ettiğimi görüyorum. bir tanesi aynen şöyle gelişti:

    nezarethaneye atılma sebebimiz öyle büyük bir suç filan değil; mahalle parkında alkol almak... 3 arkadaş, banklarda biraz laflamak üzere ikişer bira alıyoruz. henüz birkaç yudum içmişken, polis ekibi yanımızda bitiveriyor. "hayırdır gençler?" diye sorarak yaklaşıyor amirleri olduğu anlaşılan memur. "hiç abi, oturduk laflıyoruz. gürültü de yapmıyoruz hem." diyorum ama elimizdeki biraları istiyor beni hiç dinlemeden. sırayla yere döküyor biraları, o esnada arkadaşlarımdan biri: "dök abi dök, yenisini alırız nasıl olsa" şeklinde lakayt bir yorum yapıyor gülerek. amir delleniyor tabii: "öyle mi? buyrun arabaya o zaman, misafir edelim sizi bu gece."

    bizde bir telaş başlıyor haliyle, gidersek kesin dayak yiyeceğiz, aklımdan geçen tek şey bu. "aman amirim, hemen gideriz, yapmayın" filan deniliyor ama amirin tınlamaya hiç niyeti yok. "ukalalık ettiniz, cezanızı çekeceksiniz" veya "bittiniz oğlum siz, narraa yediniz" tavırlarıyla bindiriyor bizi arabaya. gevezelik atan arkadaşa suçlayan bakışlar atarak biniyoruz nezarethane servisine. yol boyunca döktüğüm dilleri ustaca savuşturuyor amir, bir şey çıkmayacağını anladığımda çaresiz susuyor ve başımıza gelecekleri merak ediyorum korku içinde.

    karakolun önünde duruyor asayiş görevlisi otomobil, bahçede duran bir memura teslim ediyor bizi amir: "ilgilen bunlarla!" memur gayet iri yapılı biri, "herhalde bizi dövecek olan bu" diye geçiriyorum aklımdan. darp muayenesine, hastaneye gitmemiz gerektiğini söylüyor ilk olarak. "iyi de, sonra ne olacak?" gayet sakin: "sonra da nezarethaneye gireceksiniz" cevabını veriyor. tam tersinin olmasını, en son muayeneye gitmemiz gerektiğini söyleyecek gücü kendimde bulamıyorum. bu adamlar bizi dövecek ve kendilerini garantiye alıyorlar en baştan, hadisenin özeti aynen böyle.

    hastaneye gitmek için taksi çağırmamız gerektiğini, kendisinin yardımcı olabileceğini söylüyor ki, büyük bir canlılıkla direnişe geçiyoruz: "abi o kadar paramız yok ki bizim?" derken, minibüste alkol aldıkları için bizim gibi karakola getirilen iki genç geliyor yanımıza, onların da bizim gibi hastaneye gitmesi gerektiğini öğreniyoruz. anında formül üretiyorum kafamda ve açıklıyorum: "amirim, bu kadar kişi taksiye sığamayız. iki taksi çağıralım desen, vallaha paramız yetmez bizim. bak arkadaşlarda minibüs var, onunla gidebiliriz izin verirsen." hık mık etse de razı ediyoruz amirimizi, hep birlikte doluşuyoruz minibüse.

    biraz yol aldıktan sonra davranışlarına bakarak anlıyoruz ki, şoförümüz epey bir sarhoş. yanında oturan amirimize soruyor: "amirim, müsaade edersen müzik açabilir miyim?" amir çok gönüllü olmasa da "aç" diyor. basıyor play'e şoförümüz ve ankaralı turgut söylemeye başlıyor orijinal kasetinden. gülmeye başlıyoruz, el çırpıp alkış tutuyoruz hatta. birazdan nezarethanede dayak yemeyeceğiz de, düğüne gidiyor gibiyiz neredeyse. rüya görüp görmediğimi sorguluyorum öte yandan, böylesine fıkraya benzer bir şey gerçek olamaz gibi geliyor çünkü.

    hastanede muayene oluyoruz, doktor: "boşuna getirmişler sizi" deyip gerisin geri gönderiyor bizi. dönüş yolunda yine ankaralı turgut eşlik ediyor yolculuğumuza, neşe içerisinde karakola dayak yemeye gidiyoruz yani.

    karakolda 1 saat kadar süreyle işlem yapılıyor hakkımızda. hakkımızdaki tüm bilgileri tutanaklara geçiriyorlar, isimlerimizi merkeze gönderiyorlar. cevap gelene kadar da nezarethanede yatacağımızı öğreniyoruz. kemer ve ayakkabı bağcıklarımıza el koyup, zemin kattaki nezarethaneye kapatıyorlar hepimizi birden. daracık bir yer nezarethane; şoför arkadaşımız hemen köşeye kıvrılıp uyuyor, daha doğrusu sızıyor. yanındaki yaşça genç çocuk ise ağlamaklı bir halde oturuyor ve: "ne yapacaklar bize ağbi? ben babama ne cevap vereceğim" diye soruyor bana. arkadaşlarımdan biriyle göz göze gelip gülümsüyoruz, geyik malzemesinin çıktığını anlıyoruz zira o an. "yukarıdaki polisler var ya" diyorum, "hepsi sırayla gelip dövecek bizi" iri iri açılıyor gözleri, "yapma ağbi, dövecekler mi sahiden?" diye yakınıyor. "boşu boşuna böyle yatırırlar mı, elbette ki dövecekler" yorumunu yapıp iyice körüklüyoruz yangını. bir müddet böyle devam etsek de, sonrasında yatıştırıyoruz genç arkadaşımızı. hepimizin uykusu geliyor ve çorap kokuları arasında uykuya dalıyoruz.

    "evet gençler! kalkın hemen, serbestsiniz!" diyen bir sesle uyanıyoruz. saate bakıyorum, sabahın 5'i olmuş. zerre kalkasım yok, gözlerimi de tam açamıyorum üstelik. "abi, biraz daha kalıp sabah çıksak olmaz mı?" diyorum uykulu sesimle ve memur haykırıyor: "siktir git ulan, otel mi burası?" kahkahalar arasında yerimden doğruluyorum. bıraktığımız eşyalarımızı alıyoruz üst kattan; şoför yeni yeni ayılıyor, yanındaki genç ise kaşla göz arasında sıvışıyor karakoldan. korktuğu babası haberini alıp gelmiş karakola, "nereye kayboldu bu oğlan?" diye sinirli sinirli bize çatıyor.

    eve gidip tekrar yatıyorum. ertesi ve ilerleyen günlerde en büyük neşe kaynağımız o gece yaşadıklarımızı tekrar tekrar birbirimize anlatmak oluyor. hala daha efsane misali anar dururuz o geceyi bıkmadan. bana başkası böyle bir şey yaşadığını anlatsaydı eğer, eminim abarttığından kuşkulanır ve çoğuna inanmazdım. başında da söylediğim gibi, en çok güldüğüm anılarımın ilk sıralarında yer alıyor bu nezarethane macerası. fonda ise her daim ankaralı turgut çalıyor...
  • şu anda içinde bulunduğum oda. yaklaşık 10 metrekare, ufak bir cam, dışarısı sıcaktan kavrulduğu halde soğuk. duvarda sanık hakları yazan eğik bir tabela. duvarlar leş gibi. içeride ağır toz kokusu. evet nezarethanedeyim ve saçmalığa bakın cep telefonum dahil hiç birşeyimi almadilar. polisin ne kadar daha kalacağımız sorusuna dalga gecer gibi en fazla 24 saat tutarız cevabı da cabası.
  • "oh be sonunda bir gece de olsa rahatça uyucam, erken kalkma derdim de yok. şimdi vururum kafayı sabaha kadar uyurum." diyerek yürüyorum koridorları. polisin "bağyan şunu elinde tutuver sonra baga gızıyolar niye gelepçe tahmıyon diye" diyerek verdiği plastik kelepçeyi tesbih yapmışım sallıyorum.
    hiç bir sorumluluğum yok. çünkü beni kaale alan yok, yüzüme bakan yok. sorular yanımdaki polise soruluyor, bilgilerimi o veriyor. kağıtları bile o taşıyor. müthiş hafiflemişim yüzüme bakana cevap bile vermiyorum sadece sırıtıyorum. ve bunun için kimse beni yargılamıyor. bu hayatta bazen insan olmak ağır gelir ya hayvan olsam da sorumluluk almasam deriz. tam da bu haldeyim. ama hayvan derken kedi, köpek değil at muamelesi görüyorum. kedi olsan en azından kafan okşanır, köpek olsan bi şefkatle bakılır. ama at olmak çok başka bi şey. polisin arkasından uysal bir at gibi gidiyorum. doktor oturduğu yerden beni inceliyor, sırıttığımı görünce "it gibi maşallah" yazıp kaşeyi basıyor. üstümü değiştirirken kadın polisin beni seyretmesi, çişe gitmek için onun müsade vermesini beklemek falan ne ego ne kibir bırakıyor. harika olay! varoluş sancıları çekenler bir gece nezarethane tecrübesi ile yüz güldürücü sonuçlar alabilirler. ben kullandım çok tavsiye ediyorum gerçekten.

    ardından elime bi poşet akşam yemeği tutuşturulup kapılar üstüme kilitleniyor.
    içeri girdim. 3-4 tane mutsuz, ağlamaktan bitap düşmüş kadın. "hehe selamün aleyküm bacılar" girişime burunlarını çeke çeke geçmiş olsun diye cevap veriyorlar. hepsi kapının dibine birikmiş, biri gelir de bizi burdan çeker de alır mı diye bekliyorlar. her yer sümüklü peçete. kendime yer beğeniyorum, mendillerden temizleyip kirli bir battaniye serip botlarımı çıkarıp bağdaş kurup oturuyorum. "ne ağlamışsınız, vay arkadaş, nerden buldunuz ya bu kadar mendili?"

    biraz muhabbet...sana noldu, neden burdasın diye uzun uzun konuşuyoruz.
    ben buraya aydınlanmaya geldim. uzun uzun havalandırma aralığından yaprakların kıpırdamasını seyredicem, parmaklıkların odada yaptığı gölgeleri izleyip hayatımın özetini yapıp kendimi bulucam. sonuçta 2020 yılındayız ve kendimi atiye deki gibi mağaraya sokup ordan cenin pozisyonunda çıkarma imkanım yok. bugünün türkiye'sinde en makul seçenek bu. yani insanın içinde aydınlanma niyeti olsun bi yolunu bulur. evde, rahat yataklarda filtre kahve eşliğinde sözlük okuyarak kimse kendini bulamaz ben söyleyeyim de üstümde kalmasın.

    zaten aydınlanmak için şurda sabaha kadar 12 saatim var, zaman kısıtlı. bilindiği gibi bütün önemli insanların bir kodese yatıp çıkmışlığı olur, yani düşünüyorum da bir sabahattin aliden bir orhan kemalden ne farkım var? bu kısıtlı zaman içinde çok acil sarsılıp, tünelin ucundaki ışığı görüp 2 ay içinde acıklı, edebi değeri yüksek bir roman çıkarıp freelance çalışma hayatına başlamalıyım. önce iki saat uyuyayım, gece herkes yatınca kalkıp temiz temiz kemale ererim diye planlıyorum.

    fakat kadınlar... koğuş arkadaşlarım...ağlıyorlar...
    nalet olası yumuşak kalbim yine kıyamıyor, anlatıyor; teselli etmeye, hukuki olarak bildikleri anlatmaya, yapmaları gerekenleri sıralamaya başlıyor. koğuş anası olmuşum. dizimin dibinde sırayla dertlerini anlatıyorlar. kendimi unuttum. savunmamı unuttum. çocuklarımı unuttum. aydınlanamı da erteledim.
    saç okşuyorum, göz yaşı siliyorum, sümük temizliyorum.

    sonunda başımdan gittiler. gece olmuş bilmem kaç, dürtülerek uyandırılıyorum.
    +ya canım daha ne kadar uyucaksın, sormamız gereken şeyler var. uyansana!
    -ha noldu ya?
    +ya biz uyuyamıyoruz, sen nasıl uyuyorsun rahat rahat. karnım ağrıyor stresten lütfen uyuma.
    -tamam biraz ayılayım da bekleyin.

    sorular sorular...
    zimmete para geçirmekten suçlanan bir emlakçı, sevgilisinin para aklarken piyon olarak kullandığı bir adet aşık kadın, bank asya'da hesabı olduğu için görevden alınan bir adet üst teğmen...
    sabaha kadar sürüyor... önce uyuyacaktım temiz temiz. sonra da düşünecektim...olmadı...
    hem ben insanların dertlerini niye bu kadar üstlenip içsellestiriyorum ki acaba?
    işte bu yüzden bana gözaltında bile rahat yok. efendi gibi ağlayıp arabeske bağlamak benim de hakkım değil mi? nerde aydınlanma yaşıcam ya?
    belki dağa çıkarım, henüz planlamadım. ama bu aydınlanma yaşanacak!!!!

    *
    *
  • türk polisinin sayesinde 2000 i 2001e bağlayan yılbaşı gecesini geçirdiğimiz yer. bağdat caddesinde geri sayım yapmış evimize dönerken önce bi gençler gelin bakıyım sesi sonrasında da altgeçidin florasanlarınız siz mi kırdınız lam dewlet düşmanı mısınız olm siz gibi sorulara mağdur kalma sonrasında da sabahın körüne kadar millet eğlenirken bok gibi bi odada tutulmak. devlet düşmanı değildim ama sayelerinde oldum saygılarımı sunuyorum kendilerine.
  • mahkemeye gitmediğim için hakkımda çıkarılan yakalama kararı ile bir anda kendimi bulduğum yerdir.

    soğuk olmasa da, soğuk bir atmosferi vardır. bir insana yapılabilecek en büyük kötülüğün onu dört duvara mahkum etmek olduğunu anlamamı sağlamıştır.

    idam cezası yer yer mantıklı geliyordu ancak şu yaşadığım olaydan sonra, ölümden daha beter bir şey olduğunu anladım.

    zaman ve yaşam denilen kavramlar senin için orada bulunduğun süre boyunca duruyor. kaç saat geçerse geçsin, her şey aynı, gördüğün her şey aynı.

    dışarıyla ve kendi hayatınla alakalı hiçbir iletişim kanalın yok. o sırada sevdiklerin ne yapıyor? mesela hava nasıl? trafik nasıl? şuan dışarıda ne oluyor? kim öldü lan kim kaldı? gibi soruları kendine sormaya başladığın anda fark ediyorsun ki seni canlı bir şekilde tabuta koyuyorlar.

    şimdi tabi ben bunları iliklerime kadar hissettim, mahvoldum kahroldum diyemem. zira 24 saatlik bir olaydı ve ertesi gün özgür olacağımın bilinciyle oradaydım.

    birazcık başka insanların karanlığında oturdum o saatler içerisinde. haklı bir sebeple içeride olan insanların neler hissedebileceklerini düşündüm. çok acı ve zalimce bir şey. hak eden kişiler içinse biçilmiş kaftan.

    uzun lafın kısası, inandığınız şey her neyse sizi oraya girmekten korusun. bir "insanın" olması gereken en son yer.
  • gözaltında tutulduğun karakollarda ve emniyet güçlerinde bulunan hücre.
    hayatımda bir kere kaldım ,
    gece sevk ettiler ertesi gün öğlen mahkemeye kadar kalacaktım ,
    önce ifade sonra üstümde ki ayakkabı bağcığı,saat ,kemer vs. tutanak tutarak aldılar içeri,
    tahtadan bir köşelik eski bir battaniye vardı içerde sabaha kadar uyumuştum,
    sonra sabah polislerin sesleri ile uyanmış saolsunlar yiyecek birşeyler getirmişlerdi,
    daha sonra mahkemeye sevk vs. bir günüm geçmişti,
    allah kimseyi düşürmesin içerisinin küçük bir antremanı olan yer .
  • sidik, öfke, korku, ter, üniforma karışımı kokusu, uyuyamayasın diye aralıklı yapılmış tahta bankları vardır.