şükela:  tümü | bugün
  • istanbul üniversitesi türk dili ve edebiyatı mezunu bir yazar.
  • öykü kitapları

    (bkz: bozbulanık)
    (bkz: topal koşma)
    (bkz: menekşeli bilinç)
    (bkz: dumanaltı)
    (bkz: bir kara derin kuyu)

    çocuk kitapları:

    (bkz: dur dünya çocukları bekle)
    (bkz: ahmet adında bir çocuk)
    (bkz: küçük bir kız tanıyorum) 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12 yaşında

    romanları:

    (bkz: korsan çıkmazı)
    (bkz: boşlukta mavi)
    (bkz: alacaceren)

    oyunları:
    (bkz: sular aydınlanıyordu)
    (bkz: çın sabahta)
    (bkz: sevdican)
    (bkz: tartışma)
    (bkz: öyle bir gün)
  • yazar. 1925 yılında gemlik'te doğdu. liseyi 1942 yılında eskişehir'de bitirdi. istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi'nde öğrenim gördü, bitirmeden ayrıldı. bir süre ilkokul öğretmenliği yaptı. 1957-1972 yılları arasında dost dergisinin ve yayınlarının yöneticiliğini yaptı.
  • çavlanın içinde sessizce adlı anı kitabı da bulunmaktadır.
  • kendisine nezim diye hitap edilmesinden hoşlanan, neredeyse her yürüyüşünden yeni bir öyküyle dönen yazı makinası, çağdaş türk edebiyatının ilk kadın öykücüsü. leziz anlatımı, üretkenliği ve yaşam sevinciyle örnek alınası insan.
  • okurunu, ataerkil toplum yapısının ve onun sonucunda ortaya çıkan gelenek, görenek gibi faktörlerin, kadının yaşayışında ne gibi sorunlara sebep olduğuna ilişkin çıkarsamalara sevk eden ve şiirsel bir anlatım tarzı olan yazar.
  • cumhuriyet dönemi hikaye ve romancısı. çağdaş öykücülüğün öncülerinden kabul edilir. türk dil kurumu roman ödülünü ve sait faik hikaye armağanını kazanmışlığı vardır. öykülerinde kadının toplumdaki yerini işler genelde. ama öyle derinlemesine sosyolojik tespitler olmaz onun öykülerinde; (ya da vardır da ben görememişimdir.) daha çok anlattığı kadınların iç dünyasını işler. özellikle kadın erkek ilişkilerinde kadının iç dünyasını çok güzel anlatır. bir de kız çocuklarına dair çok güzel ayrıntılar bulunur onun hikayelerinde.
  • saatlerce dinlenilesi, insana adeta sözcukler nehrinde yüzüyormuş hissi veren eşi zor bulunur insan. (yazar, öykücü, oyun yazarı, hele de çocuk kitapları konusunda türkiye'de öncü olmuş bir edebiyatçı olduğunu belirtmeye gerek yok, onun insan yanı herşeyi anlatmaya yeter) etilerde'ki evinde oturup uzun uzun sohbet ettiğimizi, daha doğrusu uzun uzun kendisini dinlediğim, dinlerken belleğinin seneler öncesinden duru bir su gibi akıp gelmesine hayranlıkla tanık olduğum bu muazzam insan, nasıl oluyor da o yaşta, hem bu denli fil bir hafızaya sahip olabiliyor, hem de kendisinden çok genç biriyle aynı dengede durabiliyor, sıkmıyor, sıkılmıyor... onu dinlerken kâh bodrum'da bir yazlıkta, bahçesinde domates yetiştiren bir kadın canlanıyor gözümde, kâh `nâzım hikmet`kitabı basmalarında ötürü birkaç haftasını cezaevinde geçiren genç bir kadın... ve hepsinden önemlisi o yılları, o olayları sanki daha dün yaşamışçasına anlatan, o heyecanı, o kaygıyı, yer yer o öfkeyi olduğu gibi karşısındakine aktarabilen bir anlatı ustası oluyor nezihe meriç.... iyisi mi bugün yarın yine gideyim ziyaretine!
  • bugün vefat etmiştir.
  • hayatın içinde ertelemelerin yeri yok. ama biz yine de ertelemelerle yaşayıp gidiyoruz. koşuşturma, bir şeyleri yetiştirme gayreti, elimizi kolumuzu öylesine bağlıyor, gözümüzü öylesine kör ediyor ki, yapmaktan mutluluk duyacağımız şeyleri yapmıyor, görmekten memnun olacağı kişileri görmüyor, hep sonraya erteleyip duruyoruz bunları.

    nezihe meriç'le ilk önce telefonda konuşmuş, bir bir kitap projemiz olduğunu söyleyerek sözü şu şekilde sürdürmüştüm: "genç bir öykücü ile usta bir öykücünün beşer öykülerinin yer aldığı ve usta-çırak bütünlüğünde yayımlanmış birkaç kitap var. ben de öyküler yazan biri olarak bu dizi içerisinde kitap çıkartmayı düşünüyorum. çok sevdiğim için bir yazar olarak bu dizide bana ustalık eder misiniz?" nezihe meriç bir saat boyunca benimle konuşmuş, beni uzun uzun dinlemiş, daha sonra da "iyi, ben kabul ediyorum bunu, seni de sevdim. şimdi ne yapmamız gerek onu da söyle bakalım?" demişti. bu cümlesinin beni nasıl mutlu ettiğini anlatamam.

    daha sonra, yağmurlu bir günde kapısını çalmıştım: hayal bile edemeyeceğim kadar nazik, sevecen, sıcak kanlı bir insanla tanışmış, bu tanışıklığı kitap projesi sayesinde daha da ilerleterek, her fırsatta evine gidip, onunla hoş sohbetler etmiştim.

    kitapta beşer öykümüzün yanında, yazarların birbirleri hakkında yazacakları kısa birer ön yazının yer alması gerektiğinden de söz etmiştim sohbetlerimizin birinde. "ben sizin hakkınızda kısa bir yazı yazacağım" demiştim. “ama ben çok hastayım, kendimde o gücü bulamıyorum, yazmasam olmaz mı” demesi üzerine, öykülerim hakkında yapacağımız konuşmaların kaydını ses ve video alarak alabileceğimi, oradan bir metin oluşturabileceğimi söylemiştim. çok sevinmişti bu önerime, yorgun omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi oldu. onu anlayabiliyordum; hakikaten hep hastalıklarla boğuşuyor, sağlığına bir türlü kavuşamıyordu; böyle bir süreçte kendisinden öykülerimi titizlikle okumasını ve hakkımda bir yazı kaleme almasını istemem, onu daha da yormaktan başka bir anlama gelmeyecekti.

    sohbetimiz dallanıp budaklanarak sürdü; o engin anıdan bir başka anıya sıçrıyor, laf lafı açıyor, zaman su gibi akıyordu. önce benim öykümden birkaç paragraf okuyordu. sonra bunun çağrıştırdıkları üzerine, bazen bir saatten fazla konuşuyordu; kâh bir tatil yöresinde geziniyorduk, kâh salim "amca"nın o güzel anları konuk oluyordu sohbetimize. şimdi o ses kaydını dinlediğimde ya da o video görüntülerini izlediğimde, o güzel saatlerin değerini bilememişim gibi hissediyorum, kızıyorum kendime. evet, ondan bana çok güzel anılar, alçak gönüllü bir yazarı tanımış olmanın eşsiz mutluluğu, bu mutluluğu tazelememi sağlayacak kayıtlar kalmıştı. ama ne bileyim yine de, iş yerime on dakikalık uzaklıkta oturan nezihe meriç’e, bir öğle vakti uğramamış olmanın utancı ve ezikliğini duyuyorum şimdi. hayat ertelemeleri kabul etmiyor oysa.

    nezihe hanım iki hafta önce beni arayıp, “kitap çalışmamız ne aşamada?” diye sorduğunda, adeta yerin dibine girmiştim; çünkü onun beni değil, benim onu aramam, bu süreç hakkında bilgilendirmem, yayınevinin mali sıkıntıları nedeniyle basımın bekletildiğini söylemem gerekirdi. oysa “şunu da yapayım, bu işimi de halledeyim, ondan sonra ararım” demelerim, yani ertelemelerim birbirine eklenerek günleri aylara bağlamış, bu arayacak olma süreci gittikçe daha da ötelenmişti.

    “sizinle yaptığımız sohbetlerden kısa bir yazı oluşturdum” dedim, “en kısa zamanda gelip göstereceğim o metni, belki düzeltmek isteyeceğiniz yerler olur. hem böylece sizi de görmüş olurum. çarşamba müsait misiniz?” o da bana tatlı tatlı kızmıştı: “oğlum beni görmek için bahaneye ne gerek var, kapım açık. ara, gel” demişti.

    ama gidemedim; hep engeller çıktı başka başka biçimde.
    biliyorum artık, ertelemelerin yeri yok hayatın içinde!