şükela:  tümü | bugün
  • nietzsche 'nin *özellikle* gotzendammerung 'da üstünde durduğu bir sorundur.
    işte bu kadar basit bir tanım, yeter mi yetmez tabi, nedir bu sorun, neye karşıdır, niçin vardır, niçin ama niçin sormaktan çekinmeyin, sorun, sorun, sokrates sorunu üzerine yazalım, çizelim, düşünelim, herhangi bir yargıya biz şu oturduğumuz sandalyelerden, deri koltuklardan varmamız mümkün değil, sorun, düşünelim. herakleitos un tanrı olması (aslında herakleitos bir tanıktır, tanı'dır, tanrıdan ziyade.)
    sokrates sorunu, gotzendammerung 'un ilk sorunudur.
    (1)
    daha eserin başında; pos bıyıklı iletici, sokrates'in ölüm biçimi, ölümü çağırmasını eleştirir. ona göre; yunanlar, sokrates'e zehir içirmemiştir, bizzat o, zehirli kadehi çağırmıştır, içmek istemiştir, kaşınmıştır. bunu da sokrates'e atfedilen bir sözle açıklamaya girişir nietzsche;
    "yaşamak-uzun uzadıya hasta olmak demek; bir horoz borcum var kurtarıcı asklepios'a"
    sokrates'e bile gına gelmiştir. (o zaman şöyle söylenirdi; ah söylenmiş de, hem de yüksek sesle ve en başta da pesimistlerimizce- nietzsche, gençliğinde onlardan biriydi, sonradan aralarından ayrılmıştır.) "burada yine de hakiki bir şey olmalı! consensus sapientium yani bilgelik ittifakı hakikatin ispatıdır.
    (2)
    nietzsche, platon ve sokrates'i sahte grek olarak tanımlar. (tragedyanın doğuşu, 1872) ona göre; bu ikisi grek çözülmesinin mimarıdırlar.
    (3)
    sokrates toplumun düşük kesimindendi, aşağı katmandandı. nietzsche burada belden aşağı vurur modernist bir terimle konuşursak; zira sokrates'i tanımlarken inanılmaz bir ifade kullanır:
    "monstrum in fronte, monstrum in animo" bunun üzerine derin bir entiri gireriz ama ben kısaca açıklamaya girişeyim; yani türkçesiyle; yüzü canavar, ruhu canavar. nietzsche'e göre; sokrates'in çirkinliği dillere destandı. hatta bu çirkinlik onda karşıt bir sav gibiydi. işte bu yüzden sokrates'in yunanlığı tartışılmalıydı. çirkinlik çoğunlukla eksik gelişimin, ayrı soydan anne babadan türemenin bozduğu bir gelişimin bir işaretiydi. aksi halde ise çöküşteki gelişim olarak ortaya çıkar. kriminologlara göre; tipik suçlu çirkindir. pos bıyıklı vurdukça vurur sokrates'e; meğerse yüz okuyabilen bir yabancı, atina'dan geçerken, sokrates'in yüzüne bakarak ona, her türlü çirkinliği, şehveti benliğinde saklayan bir canavar olduğunu söylemiş. sokrates de şöyle cevaplamış:
    "siz beni tanıyorsunuz, sayın bayım!"
    (4)
    sokrates'teki yozlaşma (bkz: decadence) hem doğal eğilimlerindeki kabul edilen sefihlik ve karmaşadan, hem de onu ayrıksı kılan aşırı mantıksal gelişme ve iğneli kötülüğünden kaynaklanıyor. bu bölümde bir tespit daha gelir; sokrates 'in akıl- erdem- mutluluk denklemi, yunan'ın içgüdülerine tümüyle zıttır.
    (5)
    sokrates'le birlikte, grek beğenisinin yerini diyalektik alıyor, böylelikle soylu beğeni yenilgiye uğruyor, diyalektik sayesinde düşük kesim tepeye çıkıyor. diyalektik evvelden yunan'da tiksinilen bir davranıştı, gençlerin sakınması gereken bir halttı, bir insan evladının kendini böyle savunması, aklını böyle ortaya dökmesi ahlaksızlıktı. "önce kendini ispatlamak zorunda olanın pek değeri yoktur." kimsenin kendisini önemsemesi söz konusu değildi. fakat sokrates, kendini önemseyen bir soytarıydı.
    (6)
    insan, elinde başka araç bulunmadığında, diyalektiği seçer. diyalektik güvenilir değildir. diyalektik ancak savunma gücü olabilir. insan haklarını kullanmak zorunda olmalıdır.
    (7)
    diyalektik sokrates'te sadece bir öc alma biçimidir. bastırılmışlığın, syllogizmin sivri dürtmeleriyle kendi şiddet formunun tadını çıkarıyordu. diyalektikçi aptal olmadığını ispatlamayı muhalifine bırakır: öfkelendirir, aynı zamanda çaresiz kılar. diyalektikçi karşıtının usunu etkisiz hale getirendir.
    (8)
    nietzsche, buraya kadarki bölümlerde, sokrates'in foyasını ortaya dökmüştür. şimdi aydınlığa çıkarılması gereken onun büyüleyici etkisidir. onunkisi yeni bir müsabaka çeşididir. büyüledi çünkü yunanların müsabakacı içgüdülerine dokunmuştu. sokrates aynı zamanda büyük bir erotikçiydi.
    (9)
    sokrates, aristokrat atinalıların ötesini gördü; kendi durumunun, durumunun tuhaflığının artık pek de istisnai olmadığını kavradı. bu yozlaşma türü zaten her yerde, sessizce kendini hazırlıyordu. eski atina sona doğra gidiyordu. sokrates, tüm dünyanın ona, onun aracına, ilacına, kişisel öz koruma sanatına, ihtiyacı oldugunu anladı. her yanda güdüsel eğilimler karmaşa içindeydi; insanlar ifratın eşiğindeydi. monstrum in animo evrensel bir tehlikeydi.
    (10)
    insan, sokrates'in yaptığı gibi ustan bir zorba yapma gereğinde kalırsa, zorbacılık oynayacak başka bir şey de az buz tehlike teşkil etmez. o dönemde akılcılık, kurtarıcı olarak tanrılaştırılmıştı, ne sokrates ne de onun hastaları, diledikleri gibi ussal olup olmama hakkına sahipti. tüm grek düşüncesinin usa yönelirken gösterdiği fanatizm bir acil duruma ihanet etti: tehlike vardı, yalnızca bir seçenek bulunuyordu: ya can vermek ya da saçma bir biçimde ussallaşmak. pos bıyıklıya göre; platon'la birlikte, yunan filozofların ahlakçılığı hastalıklı bir şekilde koşullandı. akıl - erdem - mutluluk nedir? nietzsche şöyle açıklıyor; sokrates'in ardından yürünmeli, karanlık tutkulara karşı sürekli bir aydınlık - us aydınlığı- gündemde tutulmalı. insan ne pahasına olursa olsun sağduyulu, açık, zeki lmalı: doğal güdüler, usa aykırı yönelmelerden çöküşe götürür.
    (11)
    sokrates'te bir hekimlik, kurtarıcılık belirmişti. sokrates yanlış anlaşılmıştı; bütün ahlak düzeltimi, hiristiyanca olanı dahil, bir yanlış anlamadır. en keskin gün ışığı, ne pahasına olursa olsun ussallık, pırıl pırıl, soğuk, sakıngan, bilinçli, içgüdüsüz, içgüdülere karşı yaşamın kendisi sayrılığın bir formundan, bir diğer formundan başka bir şey değildir. bundan erdem'e, sağlıklığa, mutluluğa dönüş de yoktur.. içgüdülere karşı savaşmak zorunda olmak yozlaşmanın formülüdür bu: yaşam önde geldiği müddetçe, mutluluk ve içgüdü bir'dir.
    (12)
    sokrates ölmek istiyordu. atina değil, zehir bardağını kendi seçti, o zorladı atina'yı zehir bardağını vermeye.. sokrates hekim değil, dedi yavaşça kendi kendine: "burada yalnızca ölüm hekimdir.. sokrates sadece uzun süreden beri hastaydı."
  • modern reklamcılığın yapıtaşı sayılan olgu

    "nietzsche'nin sokrates sorunu vardı
    okuma saatlerinin yarısını platon'la, diğer yarısını standart bir filozofla doldurduk"
  • nietzsche'nin genelde, fenomenlerin belirsizliklerinden kişisel yaratılmış açıklamaların doğrulaştırılmasına ve bu doğrulaşmanın diğer olası kişisel açıklamalara engel olmasıyla sorunu olduğunu söyleyebiliriz. misal bu yüzden ki tanrı'nın adına olan şeylere, öncelikli yargının dışına olan olumlandırılamaz şeylere(yine açıklama veya yönlendirme denilebilir buna) karşıydı. tanrı'nın varlığı müspet veri değilse , bunun müspet bir gerçeklikmişcesine davranması -ki pozitif olmadığından davrandırılması demek daha doğrudur- bir kandırmacadır(az veya çok, ucundan kıyısından veya bütünüyle). socrates de hem nietsche'nin savunduğu gibi böyle paket açıklamalar-eylemler-sonuçlara karşı bir simge , hem de felsefe de din dışında belirsizliği ile belirliliği arasındaki büyük boşluktan dolayı en rahat şekillendirilebilecek-paketlenecek isimlerden biridir.bunun dışında kendisi de(socrates) karşı çıktığı şeyleri , onlar gibi olabilecek tarzda, onlara dönüşecek şeyler koyarak yıkmıştır. rasyonalizm, kaynağın akıl olduğunu söylerek dolaylı olarak herşeyi numenleştirmesi , fenomenlerin de aslında numen olduğu sonucunu çıkarmıştır. böyle bir arayış,tanımlama,eksikleri bulma, doldurma kendini kandırmaktan başka birşey değildir nietzsche'ye göre. bu kandırmayı daha kabul edilebilir şekile dönüştürme çabasındaki kant ile daha çok sorunu vardır aslında nietzche'nin. kant rasyonalizm eleştirisi değil, rasyonalizm özünden doğan bir kabullenebilir sistem yaratma çabasındadır. bunun özünün ampirizm olmadığı , kant'ın ahlak ve metafizik konusunda işine gelmediği için iyice ampirizmden koparak , aklın özgürlüğü gibi diyarlara kaçmasından anlaşılabilir. bu işine gelme durumu nietzsche'nin tam da rasyonalizmi eleştirme noktasıdır. subjenin(aklın) objeye tümüyle kaynak olması bilginin azlığında kabullenebilirse de; her olumlandırılabilen , mutlak bir numenin aksine bağımsız kaynaklar düşüncesini desteklerken, subjeden objeyi yaratma çabasına düşmeyi(buna kulp bulmayı) yani kant'ı da soytarılıkla suçlar zaten. kısacası nietzsche'nin sorunu pek kişisel değil, bu kandırma iledir.
  • sokrates kahramandır, ama düşmandır aynı zamanda nietzche için. başlık, sorunu ifade ettiğine göre bu ikincisinin bir boyutunu özetleyelim.

    şimdi, nietzche'nin üzerinde durduğu konulardan birisi yaşamın "kendisinin" değeridir, yani varoluşçu* anlamda tutkularla birlikte bir yaşamın değeri. nietzche'ye göre sokrates tutkuları felsefe dışına itti; tamam, bilimi dinin, hurafenin etkisinden kurtaran da buydu ama bu duruş aynı zamanda felsefeyi aklın zorbalığına hapsetti. sokrates, bunu, bu dünyadan daha iyi başka bir dünyanın varlığını savunarak yaptı. nietzche'nin sokrates düşmanlığı bu bağlamda ortaya çıkıyor: "başka dünya" fikri sokrates tarafından keşfedildi diyor. buna bir gerekçe de bulur nietzche: sokrates çirkindir*, yunanlıların güzel anlayışının çok dışındadır; sokrates mutsuz bir adamdır, hayattan nefret eder, "ruhunun felsefe yapmaya devam edeceği başka bir dünya" fikriyle çirkinliğinden kaçmaya çalışır, tutkularını ve kendisini gemler, herşeyi akla* indirger, aklı zorbalıkla öne alır, tutkuları hep arka plandadır. oysa aklın kendisi, yani tutkulardan kaçmanın kendisi, nietzche'ye göre bu dünyadan kaçmaktır. bu bağlamda platon'u da sevmez nietzche, sokrates-platon-aristoteles üçlüsünde en çok aristoteles'e yakındır ama eski yunandaki asıl hayranlığı bu üçlüye değil, sokrates'ten öncekileredir, mesela yaşamı iyi ve acı yönlerinle birlikte gören ama "başka dünya" fikrine kaçmayan herakleitos'adır, homeros' adır, sophokles'edir.
    kaynak: robert solomon, nietzche on nihilism
  • nietzsche 'ye göre; evripidesçi drama ve sokratesçi diyalektik, tragedyayı yoketmiştir.
    işte bu inanç bile aslında nietzsche 'nin sokrates sorununa dair, ilginç saptamalardan biridir.

    herakleitos/4 entirimden alıntılıyorum;

    "..evripides, tragedyanın konusunu kahramanlıklardan (bkz: hero), yaşam hakkındaki bilgeliğin sonuçlarının ele alındığı ulvi temalardan sıradan yurttaşların gündelik kişisel ilişkilerine, yaşadığı aksiliklere ve komik olaylara kaydırır; sokrates ise; tragedyayı aklın parmaklıklarının ardına hapseder ve insan yaşamı tanımını, rasyonel bir anlatıma ayak dirediği gerekçesiyle inandırıcı bulmaz.
    evripides 'in dramalarında, ender rastlanan şeylerden alınan haz, sıradanlıklardan alınanlara yenik düşer. insan doğasının yozluğunun sınırsız seçenekleriyle ilgilenmek, insan doğasının mükemmeliğinden büyülenmenin yerini alır. (peter berkowitz,nietzsche*)

    tragedyanın doğuşu'ndaki trajik bilgeliğin en saf antitezi olan şeytan veya euripides'in ağzından konuşan tanrı, bir "sokratik eğilim", tragedya "ile savaşan ve onu yenen" sahte bir bilgeliktir (td 12).

    nietzsche'nin geleneksel olmayan bilgelik görüşü, yani silenuscu bilgelik veya kaos bilgisi, onun bilgeliğin insan mükemmeliyetinin temeli olduğu şeklindeki geleneksel düşüncesiyle birleşerek, nietzsche'yi sokrates'in geleneksel itibarını yeniden değerlendirmeye zorlar. sokratik tini, görüngüleri özenli bir analitik araştırmaya tabi tutma ve konuşmalara, edimlere, yaratılara ve doğaya, sadece onların iç tutarlılıklarına ve kesin bir şekilde belirlenmiş rasyonel kriterlere uygunluklarına bakarak saygı gösterme itkisi olarak tanimlar. nietzsche sokratik tini lanetler, çünkü sözümona bu tin dünyayı gerçekte olduğu gibi görme ve trajik bilgeliğin gö- rünür kıldıklarını kavrama konusunda devasa bir yetersizliği ifade etmektedir. bu yüzden çelişkili bir şekilde, "estetik sokratizm"i ve onun yüce kriterini ("bir şeyin güzel olması için anlaşılabilir olması gerekir") böyle bir genel bakış açısının cehaletten kaynaklandığı ve varoluşun gerçek mahiyetini gizlediği gerekçesiyle kınar (td 12).

    nietzsche'nin, sokrates'i şiire ihanet eden bir tür şair olarak tasvir etmesi, dionysosca tragedyayı felsefenin üstün bir şekli olarak ele almasıyla bağdaşır. felsefe ve şiir arasındaki çekişmeyi, insan bilgeliğinin anlamının birbiriyle yarış içindeki iki yorumu arasındaki vahim savaş olarak tasvir ederken, bilgeliğin davranışları belirlemesi veya insanoğlunun özlemlerinin nesnesi olması gerektiğini hiçbir zaman sorgulamaz. nietzsche'nin kuram insanına yönelttiği en büyük eleştiri onun sahte bir bilgelik peşinden koştuğu ve insanlık durumu hakkındaki hakikati gizlediğidir.

    sokrates'in, dünyanın insan zihnince tam anlamıyla kavranılabilecek bir kâinat düzenine (bkz: logos) (bkz: inen ve çıkan yol bir ve aynıdır) (bkz: #10289537) veya rasyonel bir yapıya sahip olduğuna duyduğu sözde inancını incelemek ve eleştirmek için nietzsche, yunan tragedyasının doğuşunu incelerken uyguladığı ve daha sonra soykütük'ie ahlâkı ve deccal'de dini değerlendirirken izlediği aşamaların aynısını takip eder.
    nietzsche eserlerinden birinde; güya yaşam üzerine kapsamlı bir genel bakışın yaratılmasını teşvik eden insani ihtiyacı araştırır. bununla birlikte, nietzsche tüm kapsamlı genel bakışlara aynı şekilde yaklaşmaz; onların psikolojik ve fiziki kökenlerini belirleyerek, ipliğini pazara çıkarır. özellikle, kendi iddiasına göre, sokrates'in rasyonel düzenin varlığına duyduğu inancın metafizik bir yanılsama olduğunu keşfetmiştir ve bu yanılsama doğal olmayan güçlü bir anlama arzusundan kaynaklanmaktadır. bununla birlikte trajik içgörü insanlık durumu hakkında görünüşte karşı çıkılması imkânsız bir anlayıştan doğar veya en azından nietzsche'nin karşı çıkmaktan kaçındığı bir anlayıştan.. sokrates'in içindeki şeytan (kendini kutsal bir sesin ardına gizleyen içgüdüleri) sadece onu tehlikeli bir seyir alan bir eyleme devam etmekten vazgeçirmek için konuşur. sokrates "kelimenin tam anlamıyla per defectum bir canavardır", çünkü onun muazzam içgüdüsel güçleri yanlış yönlendirilmiştir (td 13). bu yüzden sokrates'in acı çekmesinin nedeni, tininin doğal, sağlıklı işleyişini yerine getirememesidir: bu durum sakatlayı-cı (ve etrafına zehir saçacak kadar bulaşıcı) bir hale ulaşmıştır. (berkowitz,a.g.e.)

    inancı böyle kemik kırar gibi kıran, mitosların kaçınılmaz uygarlaşma süreci; bizzat sokrates eliyle kendinden sonraki hayranları tarafından, özellikle de protagoras ve herakleitos kırması (olmasına rağmen) olduğu söylenen platon tarafından, daha da azmış bir biçimde hızlandırılacaktır."

    evet herakleitos/4 numaralı entirimde böyle demişim; şimdi bunu aynen berkowitz 'den devam ederek geliştirelim;
    sokrates'in rasyonel bir düzenin varlığına duyduğu inancın zararlı etkileri, nietzsche 'ye göre onun tipik faaliyetinde görülebilir. genç hayranlarının takip ettiği sokrates, devlet adamlarını, şairleri ve zanaatkarları, özel becerilerini inceleyerek pazaryerinde sınar. (berkowitz, a.g.e.) efendim hatırlar mısınız, ya da anımsama gereği, araştırma gereği duyar mısınız; nietzsche 'nin pazar yerindeki sinekler üzerine ağlarcasına kaçışı tembihlediği o satırları? rüzgarın sert ve yaman estiği yere , oraya kaçmamız lazımdı; oysa sokrates bizzat hünerini orada yani pazarda gösterir. mütemadiyen genç arkadaşlarının zevki için, karşısındaki saygıdeğer kişilerin ün yapmış mükemmelliklerini izah edemediklerini ya da kuramsal açıdan açıklayamadıklarını ortaya çıkararak, onları aşağılar. nietzsche 'ye göre; sokrates, dürüst ve saygıdeğer atinalılar'ın 'sadece içgüdüleriyle' bildikleri gerçeğini keşfeder ve aşağılar. nietzsche'nin keşfedip, aşağıladığı ise; "sokratik eğilimin kalbi ve özü" (tragedyanın doğuşu 13) olan gidimli aklın içgüdüsel eylemlerden üstte tutulmasıdır. nietzsche 'ye göre; tipik faaliyetine bakılırsa, sokrates içgüdüleri hor görür ve onların insan hareketlerini yönlendirmedeki otoritelerini yıkar.

    kültürün görevi bireyleri birer oeidipus veya prometheus olarak şekillendirmektir. bilgeliğin ve gücün peşine düşen bu tür trajik arayış yolcularından oluşan bir toplumun neye benzeyeceği ve bu toplumun üyelerinin kendi kendilerini nasıl yöneteceği hakkında nietzsche tek bir kelime bile etmez.

    tragedya'nın doğuş' unda nietzsche, wagner'in, sanatın bilgeliğe hizmet ettiği bir trajik kültür almanya'sının yaratılmasına öncülük edeceği umuduyla avunurken, üstün insan tipinin karakterini büyük ölçüde geliştirdiği ilerideki eserlerinde, bilim veya felsefe ile sanatı birleştirmenin kültürün görevi olduğu fikrini reddeder. böyle bir birleşmenin gerçekleşmesi, daha ziyade ender rastlanan bireylerin, felsefe ve sanatı kendilerinde birleştirmenin yollarını arayan üstinsanın veya geleceğin filozofunun görevi olur. nietzsche, bu ender rastlanan bireyin, yani "müzik yapan bir sokrates"in (td 15), yani doğru bilmeye dayanıp doğru yaparak, en yüksek düzeyde sanat ve felsefeyi bir araya getiren kişinin karakteri hakkındaki kavrayışını ileride geliştirir. insanın bilge olabilmesi için trajediye ihtiyaç duyduğu bir dünyada felsefe ve sanat arasındaki bir barışın anlamı üzerine daha dikkatli düşünür. çünkü varoluşun temel mahiyeti hakkındaki bilgi hem cazip hem de ölümcül bir bilgidir. zerdüşt ve iyinin ve kötünün ötesinde'de en yüce insan tipi için "şeylerin ebedi doğasını kavramak yeterli değildir, aynı zamanda onu yaratabilmeli ve ona hükmedebilmelidir de. (berkowitz, a.g.e.)

    jean brun ise ilginç bir noktaya temas eder; nietzsche, sokrates 'te, erdemin bir bilgi olduğu ve ancak bilgisizlik yüzünden günah işlendiği fikrinden sorumlu filozofu görür; sokrates 'i eleştirilere boğar, bunlar çoğu kez oldukça haksız eleştirilerdir, ama belki de şu belirtmeyle açıklanabilir: "itiraf etmem gerekir ki; sokrates, bana o denli yakın olduğu için, ona karşı, nerdeyse durmaksızın savaşıyorum." (nietzsche, la naissance de la philos. a l'epque de la tragedie grecque; çev: g. bianquis [gallimard, 1938], s.19; jean brun, stoacılık, iletişim yay., sf: 112)

    tabi nietzsche 'nin asıl yakınmasının, empedokles'in, herakleitos'un, anaksimandros'un yapıtlarından yoksun bırakılmamızla alakalı olduğunu unutmamak lazım.
  • ne vardır ki, nietzsche 'nin oltası takılı kalsın sokrates kaya balığına, ne ağır bir gözyaşı dökmedir o, nietzsche 'nin sokrates sorunu hususunda, biraz şefkat arayışına varmak istiyorum bu entiride.

    sokrates'in bilgiye olan inancı, açık ve mantıklı düşünmeye olan inancı güçlüdür—hatta öylesine güçlü ki bütün hastalıkların tedavisinde bunun kullanılabileceğini iddia etmektedir. tüm insan sorunlarında kendi yöntemini uygular. özellikle ahlaki sorunlarda, davranışın akılcı temelini bulmak için bunu deneyecektir. usçu düşünürler, dönemlerinin törebilimsel fikir ve pratiklerini yalnızca gelenek olarak değerlendirirler; güç, hakkı getirmektedir. muhafazakarlar, geleneklerin kendiliğinden oluştuğunu söylerler: davranış kuralları insanlara dayatılarak oluşturulmamıştır; onlar buna boyun eğme durumundadırlar. sokrates, ahlaklılığın anlamını kavramaya çalışacaktır. doğru ve yanlışın ussal bir ilkesini keşfetmeye çaba gösterir. ahlaki dokunun ölçütlerini belirlemeye uğraşacaktır. zihnini meşgul eden sorular şunlardır: yaşantımı nasıl düzenlemeliyim? yaşamın ussal şekli nedir? mantıklı bir insan nasıl davranmalıdır? sofistler, herşeyin ölçütü insandır derken beni, özellikle beni kastediyor olamazlar; evrensel iyi yoktur. bununla ilgili olarak daha fazla bilgiye gereksinim duyulmaktadır; sorun üzerine kafa yormuş bütün mantıklı varlıkların üzerinde anlaşacakları bazı ilkeler ya da standartlar ya da iyinin bulunması gerekmektedir. iyi nedir? diğer bütün iyilerden farklı olarak en yüksek iyi, nasıl bir iyidir?

    sokrates, bu soruya bilgi en yüksek iyidir yanıtını vermektedir. sokrates, törebiliminin merkez savı, bu formülü içermektedir: "bilgi erdemdir." doğru davranmak için doğru düşünülmesi gerekmektedir. bir kişinin bir gemiyi idare etmesi ya da bir devleti yönetebilmesi için, geminin oluşum ve işlev bilgisine ya da devletin doğası ve amacı bilgisine sahip olması gerekmektedir. benzer olarak, bir kişi erdemin ne olduğunu bilmiyorsa özdenetimin ve mertliğin ve doğruluğun ve inançlılığın ve bunların karşıtlarının anlamını bilemeyecektir. bilgi, erdem için hem gerekli hem de yeterlidir. bilgi olmaksızın erdem olanaksızdır ve bunun sonucu olarak erdemli davranış gerçekleşemez. "hiç kimse isteyerek kötü ya da isteyerek iyi değildir." "hiç kimse gönüllü olarak şeytana uymaz ya da şeytancı davranışlarda bulunmaz. iyiliğe karşı şeytanı tercih etmek insan doğasında yoktur. ve eğer birisi, iki kötü arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsa, hiç kimse daha az kötü olanı seçmek varken, daha kötü olanı seçmeyecektir." "kötüyü reddederek, daha iyisini bulmaya çalışırız" şeklindeki itirazlar üzerine, sokrates iyiliğin doğru bir şekilde bilindiği konusunda kuşkularını anlatacaktır. onun, doğru ve yanlış bilgisi yalnızca kuramsal bir fikir değil, sağlam bir pratik inançtır, yalnızca entelektüel bir konu değil, aynı zamanda bir istenç konusudur.

    sokrates, bilgi ve erdemin belirlenmesi konusunda çok sayıda sonuca ulaşacaktır. erdem, bilgi olduğu için bu erdemi izlemektedir: bilgi, bir birliktir, düzenli bir doğruluk dizgesidir ve bir kaç erdem, yalnızca çok değişik erdem biçimlerinden ibaret değildir. bunun ötesinde, erdem yalnızca içinde iyi bulunan bir olgu değildir; bu insansal bir olgudur. bütün onurlu ve yararlı davranışlara olan eğilim yaşamı acısız ve hoş kılmak içindir; çünkü onurluluk yararlı ve iyidir. erdem ve gerçek mutluluk özdeştir; erdemli olmayan kişi, mutlu olamaz. (yunan ve ortaçağ felsefesi, frank thilly, sf: 105-106)

    tabi sokrates 'in kuşkucu ve nihilist tavrını nietzsche 'ninkiyle karıştırmamak lazım, kaldı ki peter berkowitz'e göre; bir şefkat duygusu da sezinlenebilir nietzsche 'de sokrates'e karşı; sokrates'in uğradığı bozulma sonucu "dionysosça dipsiz çukurların derinliklerine göz atma zevki"nden (tragedya'nın doğuşu 14) mahrum bırakıldığını gözlemleyen nietzsche, sokrates 'in hatalı bir şekilde gidimli aklın bilgeliğe giden yol olduğuna inandığını belirtir. hatta şöyle der; "..belki de mantıkçının sürgün edildiği bir bilgelik diyarı var? belki de sanat da bilimin vazgeçilmez bir ortağı ve destekçisi?" (berkowitz, nietzsche, the ethics of an immoralist)

    mutluluk, mutlu olma çabası nedir, her iki isimden bağımsız olarak erasmus 'a göre *; kişi kapasitesini zorlamayacak derecede bilgiye sarılmalı, bilgelik onca mutsuzluğa, yaşamı layığıyla sürdürememeye itmemeli.
    gerçi campanella 'nın bilge yönetici ideali de (bilge kimdir sorusu) karşıt şekilde sorgulanmıştı; campanella'nın yaşadığı çağ, ona göre; aristoteles'in ya da başkalarının gramer ve mantık kurallarını en çok bilenlere bilgin dediği bir çağdır. o halde bu ağır eleştirinin vardığı yer; bilim diye insanlara hayvanca yorulma ve kölece ezberciliğin dayatıldığıdır. bu sistem yüzünden, olayların derinine inmek mümkün değildir, bir sürü laf kalabalığı mevcuttur ve ruhlar alçalır, kişilerin kafaları kitapların ölü sözcükleriyle doludur. bu durum, tanrı'nın bütün varlıkları nasıl yönettiği bilgisini, doğa ve ulusların kurallarını, törelerini bilmemizi engeller. fakat hoh'da bunların hiçbiri yoktur. o tam teşekküllü, donanımlı bir bilgindir. dehanın özü bütün bilimleri kendine mal etmek ve derinlere inmektir. işte, en yüce başkan olan hoh böyle olmalıdır. eğer bu olmazdevlet'te hoh böyle olmalıysa, o halde campanella 'nın, çağının yöneticilerinde aradığı vasıflar da üç aşağı beş yukarı bunlar olmalıdır.

    kişilere hatta yöneticilere sunulan bilgelik menüsü içinde, nietzsche 'yi sanki erasmus'a daha yakın görür gibiyim.
    zira kilisenin kapalı, yaşama dair umut öldürücü tavrına eleştirisi, yine pos bıyıklı'nın sokrates 'e (aklileşmiş kuşkuculuk ve mythos heyacanını ortadan kaldıran) getirdiği eleştirilerle üst üste konduğunda erasmus'un delisine ulaşmamak elde değil.

    not: arif 'in hep söylediği şu sevgi ve nefret çekişmesi / uyumu için; catullus 'un odi et amo sundan daha güzel bir ibret var mıdır? ya da empedokles teorisi mi demeli..
  • ütopik olan nedir, 'ne olan' nedir, neyi sorgulamaya girişiyoruz, bir bakın etrafınıza sizler de göreceksiniz "nietzsche nin sokrates sorunu" aslında tümüyle o pos bıyıklı'nın artık rutine dönüşmüş saldırganlığıyla açıklanamaz, 'sokratik tini lanetler, çünkü sözümona bu tin dünyayı gerçekte olduğu gibi görme ve trajik bilgeliğin gö- rünür kıldıklarını kavrama konusunda devasa bir yetersizliği ifade etmektedir. bu yüzden çelişkili bir şekilde, "estetik sokratizm"i ve onun yüce kriterini ("bir şeyin güzel olması için anlaşılabilir olması gerekir") böyle bir genel bakış açısının cehaletten kaynaklandığı ve varoluşun gerçek mahiyetini gizlediği gerekçesiyle kınar.' şeklinde bir açıklama doğrudur, kabul.
    fakat bakın hayatınıza; özürlerinize bakın mesela; ya da özürleşememenize, hep o krallığınızı göreceksiniz, krallık ama nasıl bir krallık, bilge krallık! bilgeleşmeye çalışan, insanın trajik yapısını göz ardı ederek sorular sorduğunda bilge olduğunu sanan kral!

    'tanrı öldü' başlı başına ütopik bir fikirdi, öyle mi? tamam öyle diyelim, pekala platon 'un devlet 'inde çizdiği 'tabi ki gerçekleşmesi imkansız ama o hedefe doğru yol alınabilir.' çizgisinin kendisi de aslında başlı başına insanı insandan etmedi mi?

    'filozofların, devlet içinde krallık seviyesinde yer almaları durumunda ya da şimdi kral olarak adlandırılan kişilerin gerçek filozof olmak için yeterliliğe sahip olmamaları durumunda, politik güç ve felsefenin aynı kişide birarada bulunmaması durumunda... ne şehirlerin kurtuluşundan, ne de insan ırkının egemenliğinden söz edilebilir.' (devlet, v)

    bakın campanella da platon'a nasıl yaklaşıyor kendi ütopyasında;

    “hoh' dan (devletin başındaki yönetici) istenen, metafiziği ve teolojiyi iyiden iyiye, bütün bilim ve sanatları, ilkeleri, tanımlamalarıyla adamakıllı bilmesi, nesnelerin benzerlik ve ayrılık ilişkilerini, dünyanın düzenini ve kaderini, tanrı'nın ve yaratıkların önem sırasını ve benzerliklerini, tanrı'nın gücünü, tanrı'da gerçeğin ve idealin birleşmesini kavramış olması, tanrı ve insan sevgisine ermesi, yer gök ve denizle ilgili ne varsa, hepsini bilmesi, hiç değilse bir insanın ulaşabileceği bilgi katına varmasıdır...hoh'da peygamberlerin kitaplarını ve astrolojiyi adamakıllı incelemiş olması aranır... görev ömür boyunca sürer, ama eğer ülkede hoh'dan daha bilgili, devlet işleri için daha yetkili birisi çıkacak olursa, o zaman, eski hoh yerini yenisine bırakır.”

    kafanızda birşeyleri daha netleştirebilmek için; insanın doğasına hormonlar vasıtasıyla (sokrates-platon-aristoteles hormonları / dış müdaheleleri) yapılmış olan o saldırının adını koyalım;

    aiskhylos, euripides ve sophokles 'in yerine; sokrates, platon ve aristo'yu koyarsanız, 'kanunlara ve devlete olan gereksizliği insanların erdemli ve akıllı olması şartına bağlarsanız' (bkz: platon, devlet) akılcı öğretiyi hem de primitif hiristiyanlık düşüncelerinin başlangıcı olarak değerlendirip, insanın trajik yapısını (tam burada şu bkz.'ı vermezsem ölürüm: melinda and melinda/@jimi the kewl ), yani odi et amo'yu, iten ve çeken kuvvetlerin o insana özgü yaratıcılığını tukaka ilan edip, devletin okullarında yukarıda ismini verdiğim üç tragedya yazarının eserlerinin okutulmasını yasaklar, sanatın, duyumlar dünyasının bir taklidinden ibaret olduğunu düşünerek, duyumlar dünyasının da gerçek oluşumların yalnızca birer kopyası olduğunu kabul edip, sanatı sahtenin sahtesi ilan ederseniz, sanatı sadece ahlak kültürü oluşturulmasına katkıda bulunabileceğine inanırsanız; siz baylar ve bayanlar artık platoncu, sokratesçi ve devamında aristocu dehlize düşmüş, bu akışın doğal sonucu mahiyetinde ikili yapısını unutmuş (bkz: nefret ediyorum ve seviyorum), ahlaki devletin / ya da devletin ahlakının işleyen çarkın dişlilerinden biri olma dramının fertlerinden olmuşsunuz demektir.

    işte o halde erdem, ideal olarak kalmakta ve ahlak eğitimi, devletin birinci amacı olduğunda, sen bugün bu topraklarda ve diğer topraklarda evladına 'ahlak bilgisi' dersi verilmesini istemeyen bireylere zorla ahlak bilgisi dersi verir, kitaplarla, kara tahtalarla (artık beyaz oldular nihayet!) hayat bilgisi'ni öğretir, platon felsefesinde olduğu gibi, kendini dünya nimetlerinden yoksun bırakıp, kutsal amaçlara adama eğilimine kaptırırsın. mistisizm düşüncesi işte böyle böyle iliklerine hem de kendi kendini dejenere ederek yerleşivermiştir, sen insan değilsindir, mistik düşünce mistik düşünce değildir.

    ama hepiniz ahlaklı, hepiniz dindar, hepiniz bilgili, hepiniz anlayışlısınızdır! işte dramınızdan kastım buydu!