şükela:  tümü | bugün
  • lizbon'a gece treni isimli, başyapıt niteliğindeki kitabın beyaz perdedeki ismi. 7 mart itibariyle almanya'da gösterime girecek filmin yönetmeni bille august.

    http://www.imdb.com/title/tt1654523/
    http://www.youtube.com/watch?v=nkij0f-ixlm
  • kitabını freie universitaet'den bir felsefe profesörünün yazdığı hoş bir hikayeye sahip film.
  • hepi topu yüz basmış kitabın dolaştığı yolu anlatan yapıt. seyrederken insanın yazdığı şeyin elden ele dolaşmasının nasıl bir şey olduğunu ağzı yarı açık yarı kapalı düşündüm...

    lakin... kitabı okunmalıymış izlenimi yaratan film. (kendime not: bu kitap okunacak! berlin'de yazarının izi sürülecek...)

    jeremy irons, bruno ganz dedelerim her zamanki gibi işlerini temiz yapmışlar.

    yazanın ne yaptırdığına bakalım: hay şimdi işin yok, bir gece ansızın trene binebilirim, lizbona gidebilirim hayalleri kur... ayıp yazan ağbi, lizbon göreceklerimiz arasında ileri sıralarda bi yerdeydi, durduk yere sıralamayı ne deniştiriyosun?

    o değil de, melanie laurent kişisinin yaşlı halini lena oline (damarından tanıdım, türk bi kadına benzemiş filmde, ama şimdiye kadar hatırlayamadım benzediği kadını) oynatacak casting görüsü (len lan uyuzmazlığı) sahibi kimseyi alnından dürtmek istiyorum... o dürtüş sonrası "dınk" diye bir ses çıkar heral. çıkar di mi sözlük!
  • süper bir film. mekan mekan gezerken, ruh ruh, insan insan da gezen hikayeleri pek severim. mesela tamamen alakasız bir tür olmasına rağmen the ninth gate de bana bu filmden aldığıma benzer bir keyif vermişti.
  • etkileyici bir film. kitabını okuma ve o kitabın sırrını da bulma hissi yaratıyor.

    --- spoiler ---

    amedeu'nun "tüm ülkedeki en disiplinli okuldu. üçüncü gün anladım ki altında ezilmemek için günleri saymam gerekiyor." dediği okulundaki mezuniyet konuşması:

    katedralleri olmayan bir dünyada yaşamak istemezdim.
    askeri üniformanın kirli renkleri karşısında bana onların güzelliği ve de ihtişamı lazım. incil'in güçlü kelimelerini seviyorum. onun şiirsel kuvvetine ihtiyacım var. dilin yozlaşması ve değersiz sloganlar karşısında, ona ihtiyacım var.

    ama içinde yaşamak istemediğim bir dünya daha var.

    bağımsız düşüncenin kötülendiği ve tecrübe edebileceğimiz en güzel şeylerin günah ilan edildiği bir dünya. sevgimizin tiranlar, zalimler ve katiller tarafından talep edildiği bir dünya. ve en garibi, insanlara vaiz kürsüsünden bu yaratıkları affetmeleri, hatta sevmeleri öğütleniyor.

    bu sebeptendir ki, incil'i sadece kenara koymak yetmez. onu tamamen hayatımızdan çıkarmalıyız. çünkü o sadece tepeden bakan, kibirli bir tanrıdan bahseder. o her yerdedir, tanrı gece gündüz bizi gözler. yaptıklarımızı ve düşüncelerimizi not alır.
    ama sırları olmayan bir adam nedir ki?
    sadece ama sadece kendine ait düşünceleri, dilekleri olmayan...
    yüce tanrı, o dizginlenemez merakıyla ruhumuzu çaldığını düşünemiyor mu?
    ölümsüz olması gereken ruhumuzu...
    ama bu kadar ciddiyet içinde ölümsüz olmayı kim ister ki?
    bugün, bu ay, bu yıl ne olduğunun önemi olmadığını bilmek, ne sıkıcı bir şeydir.
    hiçbir şeyin önemi yok. buradaki hiç kimse, sonsuza dek yaşamanın nasıl olduğunu bilmiyor.
    ve ne mutlu bize ki, asla da bilmeyeceğiz. size bir şeyi garanti edebilirim. bu sonsuz ölümsüzlük cenneti, bir cehennem olurdu.
    her anımıza güzellik ve dehşet veren sadece ve sadece ölümdür. zaman yalnız ölüm sayesinde yaşayan bir şeydir.
    tanrı bunu neden bilmiyor? neden bizi, dayanılmaz bir şekilde kasvetli olabilecek sonsuzlukla tehdit eder?
    katedralleri olmayan bir dünyada yaşamak istemezdim.
    pencerelerindeki ışıltıya, o güzel dinginliğine, buyurgan sessizliğine ihtiyacım var.
    kelimelerin kutsallığına, şiirin ihtişamına ihtiyacım var.
    ama bir o kadar da, özgürlüğe ve bu dünyada acımasız ne varsa ona isyan etmeye ihtiyacım var.
    çünkü biri olmadan diğerinin hiçbir anlamı olamaz.
    ve kimse, beni seçim yapmaya zorlayamaz.
    --- spoiler ---
  • direniş, devrim falan çok iyi tabi de iki şey hoşuma gitti:

    --- spoiler ---
    1. göz doktoru hanımın, işini yaparken "e, iyiymiş amk, bi kitabın peşine bern'den lizbon'a geldin. keşke ben de herşeyi bırakabilsem demesi.
    2. estefania'nın amedeu'ya "hacı kusura bakma benden istediğini yapamam" demesi
    --- spoiler ---

    birincisini hep yaptığım, ikincisini hiç yapamadığım için sanırım.

    film güzel, seyredebilirsiniz.
  • kişisel görüşüme göre; lisbon sahnelerinde woody allen tarzının izleri bulunan film.

    --- spoiler ---

    bir de hep nazi subayı rolleriyle aklımda yer etmiş august diehl'in yaşlılığını hitler rolüyle devleşen bruno ganz oynamış ki, büyük çoğunluğu portekiz'de geçen film için ne alaka dedim, ama pardon direnişçiydi değil mi oynadıkları karakter...

    --- spoiler ---
  • kitabından ayrı olarak düşünürsek, filmin sonunda kalan izlenim ve oluşturduğu hisler bakımından la meglio gioventu filmine benziyor biraz. la meglio gioventu'da biraz daha fazla, değişik karakterin ve olayın birçok açıdan tarihsel olarak bizzat şahidi oluyorduk. ama o filmdeki nicola carati'yi ve etrafında gelişen olayları düşününce, filmlerin sonundaki benzer tükenmişlik havasına rağmen elimizde kalan tutku ve bireysel davranış oluyor. başka bir benzerlik de amadeu gibi nicola'nın da doktor olması.

    --- spoiler ---

    "onu öldürebildim mi? asıl soru bu? burada direnişten söz edilmediği bilmiyor musun?" diyor ya jorge; filmin bir direnişi veya başka bir sonluluk içeren olayı anlatmadığını çok güzel özetleyen bir cümle bence bu. mesele, bir şeyin gerçekleşip gerçekleşmediği, filmin sonunda raimund'un göz doktoru ile birlikte lizbon'da kalıp kalmadığı -ki bu yüzden gösterilmiyor bence- değil.

    amadeu'nun katedral'de yaptığı konuşmada "ama sırları olmayan bir adam nedir ki? sadece ama sadece kendine ait düşünceleri, dilekleri olmayan..." diyor ve konuşmayı kimse beni seçim yapmaya zorlayamaz diye bitiriyor. aynen buna uygun olarak karşı tarafında olduğu bir askeri tepkilere rağmen tedavi ediyor. çünkü bireysel olarak kimsenin acı çekmemesi gerektiğini düşünüyor amadeu.

    --- spoiler ---
  • film çok güzel, yorumlamam bu kadar. bir de durumum olunca bir lizbon seyahati yapmak isterim. izlemelik film seçmek için ekşiden yorum okuyan arkadaşlarıma sevgiler sunarım, izleyebilirsiniz, izleyiniz.
  • lisbon'a zamanında giden bünyemi mutlu eden filmdir.

    bugün izlediğim güzel ve nadide filmdir. ayrıca an itibari ile imdb puanı sadece 6.8'dir. hayır, bu kadar az değildir bu güzelim filmin puanı.. ama zaten imdb nedir ki? bir güzel sanatsal filmin değerlendirilmesi, bir amerikan sitesi'ne mi kalmıştır yani ? elbette hayır !

    amadeu'nun aşkı bir yana (derin anlatılmamıştır filmde sanki), devrim kokan lisbon sokakları içime oturmuştur, filmi izlerken.
    ah demişimdir, ah; "2010'da o sokaklarda dolaşırken bütün bunlardan habersizdim ben"... üzüntü sebebidir bu da zaten.

    ---- spo güzellemesi ---

    oyunculuklar göz doldurmaktadır. irons, huston ve diehl çok çok iyidir..

    en başta, raimund'un yalnızlık kokan hali insanın içine hüzün çöktürür misal. satranç oynamaktadır gecenin bir yarısı tek başına.. sonra uyumadan okula ders vermeye gitmektedir. köprüde bir kadınla karşılaşır ve onu intihar etmekten kurtarır.. kadının neden böyle yaptığını ise çok daha sonra anlayacaktır.

    kadını okuluna getirir, derse sokar. ceketini asar ve ders anlatmaya başladığı anda, kadın sınıftan çıkar.. o ise peşinden koşar, elinde kadının ceketi ile. ve o ceketin cebinde eline bir kitap geçer..

    ardından olaylar lisbon'a gitmeye kadar varır..

    amadeu karakterinin faşist, lisbon kasabını tedavi etmesi ve sonrasında bundan dolayı ona bağıran, kızan halka ise, "ben bir doktorum" demesi insanı etkileyen bir diğer sahnedir kanımca. evet o bir doktordur ve eğer ben onun yerinde olsa idim, aynısını yapardım kesinlikle..

    kitaplar...
    ah o kitaplar.. bir kitap, insanın hayatını ne kadar da çok değiştirebilmektedir, değil mi?