şükela:  tümü | bugün
  • gizli özne kitabının yazarı. gün itibariyle ingilterenin bir yerlerinde master yapmakta olan hiperaktif insan.
  • gizli özne, buğu, disparöni ve çatı katı adlı kitapların yazarı.
    hassas, nazenin, dokunaklı yapısı kitaplarındaki kahramanlarında ziyadesiyle mevcut.
  • kendisi de kitapları da başkalarına benzemeyen ve anlaşılamayandır. bu dünya için fazla nazik, sokak serserilerini bile incitmekten korkan, herkese siz diye hitap eden, kendisi çok kırılsa da kimseye kırıcı bir söz söylememiş olduğunu düşündüğüm insandır. inceliği, nezaketi konuşurken seçtiği kelimelere, tavırlarına işlemiş, sohbet ederken sorduğu sorularla şaşırtan, insanların kendilerini dinlemesini sağlayan, en basit olaylarda bile düşüncelerini değil illa ki hislerini merak eden kıymetli dosttur. çok dokunaklı, kırılgan, insanın içine işleyen bakışları vardır. mavi gözleri, bir de her mevsim giydiği şapkalarıyla meşhurdur.

    boğaziçi ingiliz edebiyatından, sonra university of essex'in dünyaca ünlü centre for psychoanalytic studies merkezinden mezun olmuştur. an itibariyle londra'da karşılaştırmalı edebiyat bölümünde ingiliz ve alman edebiyatlarında doktora yapmaktadır. kitapları sırasıyla gizli özne, çatı katı, buğu ve disparönidir. aynı zamanda routledge yayınlarından çıkmış kollektif bir akademik çalışması mevcuttur. çatı katı isimli öykü kitabı türkiye yazarlar birliği ödülü almıştır. çok genç yaşta aldığı bu ödül diğer yazarlarca halen çok kıskanılmaktadır. romanları dururken hala öykülerinden bahsedip durmaları bundandır. halbuki romanları, yani gizli özne, buğu ve disparöni öykülerine göre daha başarılıdır. romanlarını anlamak ince zeka, edebiyat görgüsü ve bazen de sabır ister. bunun yanında en basit görünen öyküleri bile her okunduğunda yeni bir şey anlaşılır. bütün yazdıkları derinliklidir. dünya çapında verdiği konferanslar ve edebiyat yazıları kültürünün nerelere uzandığının ve bu kişi hakkında fazla düşünmeden atıp tutmanın ne kadar yersiz olduğunun göstergesidir. yazarın romanları türkiyede ve yurt dışında çeşitli üniversitelerde okutulmaktadır.
  • röportajlarında kitapları hakkında söylediklerinden alıntılar :

    gizli özne’deki ara tezler biraraya geldiğinde, belirli bir hedefi olan ortak bir çıkarımı resmedeceklerdi. gizli özne’de ne bu resmi, ne diğerlerini farkedebilen biri maalesef henüz çıkmadi. bütüne dikkat edemedikleri için bu resimciklerin aralara özensizce atıldığını zannettiler.

    benim peşine düştüğüm, insanın dışarıdan görünmeyen, bakar bakmaz göze çarpmayan tarafı. benim ilgimi içimizde, görünenin arkasında neler döndüğü çekiyor. zorla gözümüze sokulanların değil, üzerine basıp geçtiklerimizin, kıyıda köşede kaldıkları için farkedemediklerimizin üzerinde durmak istiyorum.

    kendimi öyküdense romana daha yakın hissettiğim bir gerçek. ama bunun nedeni romanın etiketini üzerime daha cok yakıştırdığım icin değil. . . ben hikayeyi bir anı delip geçen dikey bir çizgi, romanı farklı yer, noktalardaki farklı anları delip gecen bu dikey çizgileri birbirine teğet şekilde bağlayan uzun bir çizgi olarak görüyorum. eşelemeye, eşelemekle kalmayıp çıkardığınız parçacıkları bitiştirmeye, yap-boz oynamaya meraklıysanız, roman öykünüze biçim vermeniz için size daha geniş imkanlar sunabilir. ama hikayenin söyleyeceğiniz söze daha uygun düştüğü anlar da vardır. (türkiye gazetesi, 14 nisan 2005 )

    ...

    haklarında sorulabilecek tüm soruların cevaplarını, yazdığım metnin içine yerleştirmeye özen gösterdiğimi, dolayısıyla yazdığım her roman veya öyküyü kendi içinde değerlendirilmesi gereken bir bütün olarak düşündüğümü söylemeliyim. bence kurmaca eserlerde aklımıza gelen soruların yanıtları yine bu eserlerin içinde ve kendi düzlemlerinde aranmalı. buğu’nun neden gerçek ve roman adı altında iki koldan ilerlediğini ve bu iki başlıkla bölünerek ilerlediğini romanın kendisi de soruyor; ve bana kalırsa bu soruyu yine kendisi, voltaire’in aracılığıyla, cevaplıyor.

    ben bu tartışmaları buğu’nun zaten kendisinden gel-gitli olan düzlemine taşıdım ve dedim ki: ‘arka arkaya söylediğim iki şey doğru ise, mesela önce adımı ve sonra yaşımı söylüyorsam ve doğru da söylüyorsam, bu söyleyeceğim üçüncü şeyin de doğru olacağına delalet eder mi? doğruların arasına sıkıştırılmış yanlışlar ve yanlışların arasına sıkıştırılmış doğrular ne olacak?’ (s. 102) bunu romandaki nihan kaya karakterinin ağzından, yani romanın içinde önce adını, sonra yaşını söylemiş, ve romanın başındaki özgeçmişe göre doğru da söylemiş biri olarak yazdım. amacım, okuyucunun, kendisine romandan başka platformlarda ‘gerçek’ adı altında sunulan bilgiye olan güvenini sarsmak ve bu bilginin doğruluğunu sorgulamasına yardımcı olmaktı. bunu yaparken, zaten kendisi ‘yalan’ olan bir zemini, romanı seçtim ki okuduğu romanın yer yer gerçek olduğunun bildirilmesi okuyucuyu rahatsız etsin ve kışkırtsın.

    buğu, gerçek’iyle de, roman’ıyla da, roman.

    her zaman olduğu gibi, buğu’da da biçim ile içeriği örtüştürmeye gayret gösterdim. nitekim sırayla roman ve gerçek adı altında ilerleyen bölümler romanın sonlarına doğru tersyüz oldu ve kitapta o zamana dek yapılanın aksine, nihan kaya ve yasef diyaloglarını ‘roman’, roman başlığıyla anlattığım ikinci hikayeyi ise ‘gerçek’ diye adlandırmaya başladım. bu, nihan kaya karakterinin akıl hastanesinde doktorların hasta, hastaların doktor olduğundan kuşkulanmaya başlamasıyla birlikte oldu ve bu arada buğu’daki romanı oluşturan diğer katmanlar da belirsizleşerek tersine çevrildiler. romanın en yoğun olarak bulunduğunu düşündüğüm bölümleri sonlara doğru aralık adı altında yazdım, ki romanın genelinin zaten insanın ne gerçek, ne hayal, ne dış, ne iç, fakat hep arada bir yerde yaşadığına dair bir yaklaşımı vardı. bir açıdan bakıldığında buğu romanı, realite ile hayallerin, yani gerçek olan ve olmayanın arasındaki çizginin belirsizleşmesi olarak tanımlanan ‘şizofreni’nin romanıydı.

    fikirler, duygular arasındaki uzlaşmazlıklar onları görünür kılar ve daha iyi anlamamıza olanak tanır. her şeyin güllük gülistanlık olduğu veya öyle olduğuna inanılan yerde de hiçbir ilerleme kaydedilmez. bence bir insanın başına gelebilecek en kötü şey, hiçbir sorunu olmadığına inanmaktır.

    insan hayatının kendisi de zaten bir bütün değildir. herkes kendi payını bütünlemeye ve hayatını bir bütün olarak yaşamaya çalışsa da bunu bir türlü başaramaz. her an bir parçamız eksik olduğu için yemek yememiz, uyumamız, kabul görmemiz, hayatımızı bir başkasıyla birleştirmemiz, film izlememiz ve işte ne yapıyorsak onu yapmamız gerekir.

    gizli özne buğu’ya nazaran çok daha girift, sistematik, hesaplı, karmaşık bir yapı üzerine inşa edilmişti ve dehlizlerinde ilerlerken sürekli bir dikkatle iz sürmeyenleri, buldukları ip uçlarını sentezleyip formüle dönüştürmeyenleri, şematize etmeyenleri, ya da analitik düşünemeyenleri affetmiyordu. çatı katı’nın tüm esprisini sadeliği içinde saklayan ve vermek istediği tüm karmaşıklığı o sadelik üzerinden vermeye niyet eden yalancı bir maskesi vardı. buğu gizli özne’den gerçek ile gerçek olmayanın arasındaki çizgiyi flulaştıran elastikiyeti, çatı katı’ndan dikey ile yatay hayat arasındaki çekişmenin püskürttüğü alaycılığı aldı; ama bunları bünyesinde çok daha samimi, duru ve cesur bir yordamla öğüttü. (dergah dergisi, ocak 2007 sayısı )

    ...

    romanın adı niçin “disparöni”? tıpta “ağrılı cinsel birleşme” için kullanılan bu terim romanda tam olarak neye denk düşüyor?

    disparöni, hep bekleyen bir kadınla hep arayan bir adamın, hep düşünen bir kadınla hep yapan, hareket eden bir adamın öyküsü, ve bu ikisinin hem birbirleriyle, hem de hayatla kurdukları sancılı ilişkinin öyküsü. cem, benim yatay dediğim günlük, pratik, fiziksel hayatı temsil ediyor. feraye’nin yaşadığı dikey boyut ise bu dış dünyadan bambaşka. feraye dışarıdan çok kendi içinde yaşayan insanlardan, ve bu içe giderek daha da çok dönüyor. dış dünyayla bağları çok zayıf, veya sadece düşünsel, sanal bir düzlemde. romanda, toprağın altına yönelmesi itibariyle biçimsel olarak da dikey eksene karşılık gelen arkeoloji bilimi, feraye’nin ruhuyla iç içe geçerken cem’in tamamen işlevsel, gündelik, medyatik yaşantısıyla ayrı düşüyor. yatay ve dikey hayat birbirine zıt istikamette olmasa da doksan derecelik bir açı farkıyla ilerler. bu iki hayatın birbiriyle kesiştiği noktalar mevcuttur, ancak aynı anda hem dikey hem de yatay bir yönde yol almamız pek mümkün sayılmaz. bir sanat eseri karşısında içimizde bir şeyler harekete geçtiğinde ya bu duyguların etkisiyle başka bir aleme dalar, fiziksel anlamda dururuz, ya da bu iç etkileri o an için bir kenara koyup lineer hayatımıza devam ederiz. biri dikey, diğeri yatay düzlemde yaşayan feraye ile cem de bu yüzden birbirlerine ulaşamıyorlar. feraye evden dışarı çıkamıyor, cem seyahat etmeye ara verip de eve giremiyor. feraye harekete geçemiyor, cem duramıyor. feraye’deki iç hareket ise cem’de yok. bu iki hayatın kesiştiği noktalar o kadar dar ki oradan birbirlerine varıp da ortak şekilde hareket edemiyorlar. roman boyunca cinselliğin tuhaf şekilde yokluğu da dikey ve yatay hayat arasındaki bu çatışmanın, metaforik disparöninin yüzünden. disparöni romanda bir yandan bu ortak hareket edemeyişe, iç ve dış hareketteki uyumsuzluğa işaret ediyor, diğer yandan, sadece dikey veya sadece yatay kalmak isteyen karakterin diğer düzlemle her karşılaştığında çektiği sancıyı simgeliyor. hayatın bütünü hem dikey, hem yatay hayatı kapsıyor, hayat hiçbir zaman bunlardan sadece biri değil. disparöni, feraye’nin dışarıdaki, cem’in içerideki hayatla her karşılaştığında maruz kaldığı kesişmenin, birleşmenin sancısı. feraye dış hayata temas ettiği her an teninin yandığını sanıyor, kendisini hemen geri çekiyor; sesten, ışıktan, insanlardan müteessir oluyor. cem, tersine, kameraların önündeki renkli hayatından vazgeçemiyor. bir an durup içine döndüğünde, kendisini dinlediğinde duyacağı acıdan ölesiye korkuyor. cem ile feraye yine de birbirlerine çok tuhaf bir bağ ile bağlılar; iç ve dış hayatın arasındaki bağ gibi. ingilizcesi ‘dyspareunia’ olan disparöni kelimesinin anlamı kadar etimolojik kökeni de romanın alt metninde önemli bir duruşa tekabül ediyor. disparöni aslında eski yunanca bir kelime. epigraf olan, hayatın anlamını epigrafide bulan feraye de eski yunanca yazıtları günümüz diline çeviriyor. ölü dilleri çalışmak feraye’yi mest ediyor; cem artık yeryüzünde kimsenin konuşmadığı dilleri bilmenin ne işe yaradığını anlayamıyor. epigrafi bilimi herkese anlaşılmaz gelen kelimelerle uğraşıyor, ve nirengi noktası da bu. yani feraye’nin işi bir anlamda kimsenin bilmediği kelimeleri bilmek, karmaşık denklemleri, kelimeleri çözmek. günlük hayatta varolmayan, sıradan kimseye bir anlam ifade etmeyen şeyler çekiyor feraye’yi. anlaşılmaz bir terim olarak disparöninin, romanın altını çizdiği iletişimsizlik sorununu, boşluğu iyi ifade ettiğini düşünüyorum. disparöninin garip, hele bir roman için hayli garip bir isim olduğunun farkındayım. ama disparöni başlığının bu garipliğin içinde romana çok uyduğu kanısındayım. disparöni ne kelime olarak, ne de sözlük anlamı itibariyle romanda geçiyor; ama romanın içimdeki karşılığına disparöni kadar iyi uyan bir ikinci kelimeyi, ben bilmiyorum. (fayrap dergisi, ocak 2009 sayısı )
  • =====alıntı=====

    sait faik ‘işsiz’ değilse neydi? - nihan kaya

    taraf, 17.01.2011

    http://www.taraf.com.tr/…ik-issiz-degilse-neydi.htm

    kültür ve sanatı hayatlarının doğal bir parçası haline getirmeyi başarmış belki de tek uygarlık olan eski yunan devletinin literatüründe ‘kültür’ sözcüğü yoktu. eski yunanlılar, bizim ‘kültür’ kavramı ile ilişkilendirdiğimiz uğraşların her birini sıradan meslekler olarak görüyorlardı. onlara göre, nasıl ki yaşamın akışını sağlayan marangozlar, taş işçileri, terziler varsa, aynı şekilde işlerini yapan ve bu şekilde toplum hayatına katkı sağlayan heykeltraşlar, mimarlar ve şairler vardı.

    ‘kültür’ kelimesinin bugün anladığımız anlamıyla kullanımına dair ilk kayıt 1510 yılına aittir. fakat 19. yüzyılın başlarında endüstri devrimi’ne kadar ‘kültür’, ‘iş’ kavramından ayrı olarak düşünülmemiş, kullanılmamıştır. bu tarihten sonra sanat, makineleşmenin getirdiği ucuz ve seri üretimle beraber, makine eserleriyle yetinemeyecek kadar güçlü estetik zevklere sahip olan bir azınlığa ait, lüks bir uğraş olarak görülmeye başlanmıştır.

    yazarlık bir meslektir

    çoğunluğun bu düşünceme itiraz edeceğini biliyorum; fakat ben şair ve yazarlığın zanaat olarak kabul edilmemesinin hatalı bir anlayışın sonucu olduğunu düşünüyorum. bir iş hem sanat, hem zanaat olabilir; ki, müzisyenlik gibi diğer sanat dalları halihazırda toplum tarafından meslek olarak da kabul ediliyor. birçok kimsenin meselenin ekonomik boyutunu öne süreceğini biliyorum, fakat ben yazarlığın işin maddi ve pratik boyutundan tamamen bağımsız olarak, algılarımız içinde zanaat addedilmesi gerektiği kanısındayım. yazarlığın zanaat sayılmasının ona hak ettiği değeri vermemek anlamına geldiğini düşünenler, sanatın aynı zamanda zanaat olamayacağı gibi bir görüşün toplum hayatında sanat için nasıl bir yer öngördüğünü tekrar gözden geçirmeliler. edebiyatın değer görüp görmediği onun zanaat sayılmasını bağlayan bir konu değildir; ancak edebiyat hakikaten değer görüyor olsaydı, bunun bir neticesi olarak yazarlık halk tarafından meslek olarak da algılanıyor olacaktı. eski yunan toplumunda olduğu gibi, o zaman yazarlık özel bir yaşam biçimi olarak onaylanabilecek, kimileri yerleri süpürürken kimilerinin de şiir yazdığı düşünülecekti. edebiyatı meslek olarak kabul etmeyen zihniyetimiz, onun meslek olarak sayılmasını pratik olarak engelleyen zihniyetle aynıdır aslında.

    türkiye’de ‘sanatçı’ ifadesi, istikrarlı bir şekilde, yaptıkları iş sanat olmayan kimseler, talk-şovcular, şarkıcılar, sunucular, oyuncular için kullanılıyor. 2007 yılında kaybettiğimiz usta oyuncu savaş dinçel yerinde bir tesbitle, oyuncunun sanatçı olarak adlandırılmasının yanlış olduğunu, shakespeare’in sanatçı, fakat shakespeare’in piyesini oynayan oyuncunun onun sanatının yorumcusu olduğunu söylemişti. sanatçı deyince akla edebiyatçıların gelmiyor olması hâkim zihniyetimizin sanata bakışını ve kültür kavramıyla ilişkisini yansıtıyor. ne iş yaptığı sorulduğunda ‘şair/yazar’ cevabı veren birine, odada on kişi varsa altısı “öyle mi, ben de şair/yazarım” der. biri makine mühendisi olduğunu söylediğinde kaç kişi ona ‘’öyle mi, ben de makine mühendisiyim’’ diyor? ya da aşçılara kaç kişi, (“ben de yemek pişiririm” değil), “ben de aşçıyım” diyor? şairliği meslek olarak kabul etmek, onu hobi değil, ciddi bir iş olarak yapanların yaptığı işe saygı duymak için de gerekli.

    sait faik’in mesleği nedir

    sait faik pasaport almak için emniyet müdürlüğü’ne başvurduğunda çok sayıda kitabı yayımlanmış, tanınmış bir yazardır. mesleği sorulduğunda yazar olduğunu söyler, fakat yazar olduğunu resmî olarak ispatlayacak türde bir belgeyi makamlara bir türlü sunamaz. pasaportunun meslek hanesine sonunda, fransızca ‘işsiz güçsüz’ anlamına gelen ‘sans profession’ yazılır. yazarlığın salt sanat olduğunu iddia ederek ona özel bir konum atfettiğine inanan zihniyet, sait faik’in avrupa’yı pasaportunda ‘işsiz’ unvanıyla dolaşmasını onaylamaktan başka seçeneği olmadığını aklından çıkarmamalıdır.

    edebiyatın zanaat olmadığında ısrar edenlere soruyorum: sait faik ‘işsiz’ değilse neydi?

    =====alıntı sonu=====
  • tipki karakterleri gibi narin ve hassas insan. birilerini kirmayayim uzmeyeyim diye cok ugrasir ancak sonunda en cok kirilan ve uzulen de o olur yine. kotu niyetli insanlari bosverip, o guzelim kitaplarina yenilerini ekleme vaktidir.
  • "uçlarını edebiyat, psikoloji ve cinsiyetin çektiği köşeler arasında türk ve batı edebiyatının temel eserlerini, roman, öykü, piyes gibi çeşitli edebiyat dallarını, erkekler üzerine yazan kadın yazarları ve kadınlar üzerine yazan erkek yazarları, freud, jung, lacan, klein, bion, winnicott, rollo may, paul tillich gibi psikanalistleri ve analitik psikoloji uzmanlarını bünyesinde buluşturup harmanlayan bir derleme..."

    ...şeklinde tanıtılan son kitabı (bkz: fildişi kuyu) çıkmış, raflardaki ve vitrinlerdeki yerini almış bulunan parlak yazar. geleceği daha parlak kanımca.

    http://www.kitapyurdu.com/…590184&fb_source=message
  • yazarlığının dışında insan olarak da yakından tanıdıkça bu dünya için fazla iyi, fazla güzel ve dahi fazla narin olduğunu düşünmeye başladığım edebiyatçı. yazdıklarına dolaysız bir biçimde ister yansısın ister yansımasın, dünyayla, hayatla derdi olanlardan, yazarlığı bir yaradan sızanlardan.

    iyi okullarda okumuş. şu sıralarda türkiye'de olmakla, hatta geçenlerde kendisini ziyaret ettiğim everest yayınları'nda editörlükle iştigal etmekle birlikte halen ingiltere'de, vaktiyle virginia woolf'un da okuduğu king's college london'da edebiyat ve psikanaliz doktorası da devam etmekte bir yandan. ama bana öyle geliyor ki, kız meslek lisesinde okusa, okul bitmeden nişanlansa, bitince evlenip çoluk çocuğa karışsa da er geç o yaradan sızmaya başlayacaktı belki yazı, belki resim, belki müzik.

    kısacası ve başka bir deyişle, satürn'den hemşerimdir kendisi. (bkz: melankoli)