şükela:  tümü | bugün
  • iyi aile yoktur ile duydugumda gercekten ilgimi cekmis, tabiri caizse ameliyatli yerime denk geldigi icin bir sure takip etmistim. insan boyle kendi kabuklu yarasindan soz eden birini gorunce ister istemez kulak kesiliyor.

    bu kadini terapist sandim once. cunku alti bos konusmuyor, bir suru referans vs; ancak sonra baktim ki edebiyatmis esas alani. dedim haydaa, yanlis degil mi boyle gelisine konusmak bu kadar hassas bir konuda. ve daha da sonra bir sey rahatsiz etmeye basladi. o da ejderha gibi surekli etrafa saldirip, "cocugun yaninda soyle nefes alirsaniz istismar olur" seviyesine varan seyler yazmaya baslamasiydi.

    bugun saldirganca elestirdigi ebeveynler, zamanin istismar edilmis cocuklariydi. bunu gozden kacirip saldirganlastikca yeni ebeveyn olmus veya cocuk bekleyen insanlari paranoyaya surukluyor ve boyle bir seye de zinhar hakki yok kimsenin. zaten uzman olsa bunun yanlis bir davranis oldugunu bilirdi.

    bir de atolyeler duzenleyip kisisel gelisimcilik oynuyor, insanlara terapistlerini nasil secmeleri gerektigini filan anlatiyormus. aminaye tabirle ya sen kimsin demek istiyorum.

    alice miller hakkinda konustugu konularin ekmegini bu kadin kadar yememistir. belli ki okumaya etmeye hevesi olan birisi, keske bilmedigi alanlarda kurek cekmeye calisacagina uzman oldugu disipline katki saglasa.

    not: "ya sen kimsin" ifadesi, uzmani olmadigi bir alanda uzman onerisinde bulunmasi nedeniyledir. okudugu iyi okullarin, calistigi alanin bununla ilgisi yoktur. ki egitimli olmasi nedeniyle ilgimi cektigini belirttim zaten, bundan habersiz olsam tepki de gostermezdim. benim adli tip hukukcusu olmam, bana baska insanlara adli tipta calisan doktor onerme donanimini vermez. eger boyle bir sey yaparsam bana da desinler ya sen kimsin diye zaten.
  • çocuk sahibi olup olmadığı sorulduğunda sinirlendiğini okuduğum yazar.

    nihan hanım, siz 10 cm'lik cetvelle çizerek okuyormuşsunuz kitapları ama artık bulmak zorlaşmış. ben size 'yea boşver ne olacak?' desem, siz de bana 'yaa sana söylemesi kolay, senin ona ihtiyacın var mı, bu ne demek biliyor musun?!' deseniz haklısınız. ebeveynler de size bunu sormakta haklı çünkü hiçbir çocuk ve hiçbir ebeveyn aynı değildir ve aşırı genellenemez.

    sabahtan akşama çocuğa bağırılmaz, çocuk dövülmez, örselenmez, küçük düşürülmez, görmezden gelinmez ama çocuğa kaş çatılır. çocuğa bağırılır da. bağırmadığını iddia eden ya yalan söylüyordur, ya çocuğuyla az vakit geçiriyordur, ya çocuğu yoktur, ya da çocuğu inanılmaz sakin ve uyumludur. çocuk bir bireyse ve biz devamlı olmamak kaydıyla iletişimde olduğumuz diğer bireylerle de yeri geldiğinde yüksek sesle tartışıyorsak, çocuğumuzu da zaten birey olarak görüyoruzdur.

    ben yüzde yüz ona uyarak yaşarsam ben olmaktan çıkarım. çocuk sahibi olmak benliğini hurçlayıp, içine naftalin atıp kaldırmak değildir. sabahın 6'sında monopoly oynamak istemeyebilirim çünkü bireyim, benim. kitap okumak isteyebilirim, canım oyum oynamak istemeyebilir, yarım kalan resmimi o uyuduktan sonra ve halledilmesi gerekenleri hallettikten sonra gecenin köründe tamamlamak yerine günışığında yapmak isteyebilirim. benim anne olmam kimliğimi öldüremez; ancak bir level üste çıkarabilir. zaten öldürüyorsa orda patolojik bir durum vardır. ben zaten kim olduğumu bilmiyorumdur, belki de hayat bana vakit bırakmamıştır. çocuğum büyüyüp evden gidince ve emekli olunca vaktim kaldığında seramik kursuna yazılır kendimi bulurum. ama ben biliyorum. ben ondan önce bir insandım, o doğduktan sonra bir insan+anne oldum. ben ona güvenli dünyasını yaratıp, temel ihtiyaçlarını ve ötesini, saygıyı, yanında da koşulsuz sevgiyi verdikten sonra kusura bakmayın ama o da bana saygı duyacak.

    eğer ben çocuğumla böyle bir ilişki kurmazsam, o beni kölesi olarak görecektir. sadece benim değil; tüm dünyanın ona biat etmesini isteyecektir. o paşalar, prensesler öyle çıkıyor ortaya.

    onun bana kızmaya hakkı var ve benim de ona kızmaya hakkım var çünkü insanım. tahammül seviyem göklerde ancak benim de zorlandığım günler oluyor, benim de isteklerim, ihtiyaçlarım oluyor.

    ayrıca her çocuk farklı. birine ak dediğinizde oluyor birine kara. o nedenle her şeyin istismar olarak nitelendiği bir anlayış bende yer bulamıyor. emin olun (benden başka birçok ebeveyn eminim bana katılacaktır) an geliyor öyle bir damara basma, inatlaşma, zora sokmak için davranma halleri oluyor ki işte o zaman çocuğun bize yaptığı şey istismar oluyor. ne yapalım?

    ben şahsen folklor gösterisi, istiklal marşı ve kapanış öneriyorum.

    edit: iki farklı yazar arkadaştan çocuğunu kaybettiğine dair mesaj aldım, eğer öyleyse bu bambaşka bir durum. çok üzücü, düşüncesi bile başlı başına travmatik. ben izlediğim, dinlediğim yayınlarında böyle bir bilgiye denk gelmedim. böylesi bir şey yaşadıysa kendisine can-ı yürekten sarılıyorum. ancak bu yalnızca kendisiyle ilgili tanım cümlemi 'bir yazar' olarak sadeleştirmeme neden olacak çünkü geri kalan fikirlerim baki.
  • söylediği sözlerde hiç bir yenilik olmamasına karşın çocuk eğitiminin kitabını baştan yazmış gibi davranılan kadın.

    türk okuyucusunun asıl metinleri okumaya üşenip sonra özet niteliğindeki eserleri okuyup bütün payeyi de özet yapana vermesi bana çok garip geliyor.

    öncelikle okuyucularına "siz çocuğunuzu dövmemeniz gerektiğini, onu dinlemeniz ve saygı göstermeniz gerektiğini yeni mi öğrendiniz?" diye sormak istiyorum.

    gerçi anlıyorum... bir takım okuyucuları yorumlarda korkunç çocukluk anılarından bahsediyorlar. belli ki çoktan aşılmış olduğunu düşündüğüm şeyler pek de aşılmamış. o yüzden belki de söyledikleri birilerinin kulağına küpe oluyor, bazı çocuklar sayesinde daha iyi yetişiyorlar.

    öte yandan kendi annesi ile ne yaşadıysa bütün dünyaya o yaşananlar üzerinden bakması kendisini kısır genellemelere mecbur bırakıyor.

    çocuk eğitimi üzerine çalışan herkesin çocuğu olması gerek yok ama bu konu üzerinde çalışanlar genellikle bol bol gözlem yapabilecekleri ortamlarda bulunup uzun yıllar süren araştırmalar yapıyorlar. komşunun kızı , ilkokul arkadaşımın ablası ile sınırlı kalmayan geniş bir çevre üzerinden teorilerini oluşturuyorlar.
    nihan hanımın kısıtlı gözlem olanağı var, ve şahsi tecrübesi de pek yok, (anladığım kadarı çocuk bakımındaki bilgisi kardeşine bakmak zorunda bırakıldığı zaman ile sınırlı.) dolayısı ile söylediklerinin uygulanabilirliği sık sık sorgulanıyor.
    her ne kadar kendisi kızsa da "çocuğunuz var mı?" sorusunun sürekli sorulması boşa değil. çünkü verdiği örneklerin bir kısmı hayatın olağan akışına uygun değil, çocuk bakan bir çok insan bunu görüyor.

    mesela iyi aile yoktur kitabında annesi ile yün satan bir dükkanda dakikalarca annesi beklemek zorunda olan çocuğun sıkılmasından ve o sıkıldığı için ona kızan / sıkıldığı için onu ayıplayan büyüklerden bahsetmişti. orası annenin ilgi alanı, çocuğun değil, beklemek zorunda değil onu bekleterek anne ona haksızlık yapıyor demişti.

    ilk okumada sorun yokmuş gibi görünse de son derece sorunlu bir bakış açısı.

    çünkü anne çocuğu için günün 12 saatini ayırırken çocuğundan yarım saat dükkanda beklemesini istemesi annenin bencilliği değildir. hayatı birlikte yaşama halidir. çocuk orada sadece annesini beklemez, ortak yaşam kurallarını öğrenir. arkadaşı için 5 dk sabretmeyi öğrenir, girdiği yer ilgisini çekmese bile oturup ağlamak yerine çevrede neler varmış bakarak yeni şeyler görmeyi öğrenir. kısacası o "sıkıntılı" zaman içinde çocuk hayatı öğrenir. 7/24 çocuğun istediği yerde, istediği şekilde, istediği gibi emrine amade bir hayat yaşar ve yaşatırsanız. mal gibi bir çocuğunuz olur. hangi şu arkadaş gruplarında "yine gel tipini..." dediğiniz dangalaklar var ya. hah işte onlardan biri olur çocuk.

    ya da çocuğun kaşlarını çatmak bile istismardır, çocuğun beyin yapısını kötü etkiler diyordu.

    bakın çocuğunuzu şiddete maruz bırakmayın, gereksiz yere sert davranmayın. bu zaten nihan hanım uyarmadan da yapmanız gereken bişey. ama çocuğa kızmak istismar falan değildir. insansınız, kızabilirsiniz. çocuk canınızı acıtırsa mesela kızmalısınız. kızınca gidip çocuğu tokatlıyorsanız bir psikologdan yardım alın, çünkü kızmak vurmak değil. ama kızıp sizi mutsuz eden bu davranışı ve bu durum yüzünden biraz yalnız kalmak istediğinizi söyleyebilirsiniz. bu istismar değildir. bu hayatın gerçeğidir. bu gerçeği çocuk sizden öğrenmelidir, okulda burnunu kırdığı arkadaşından değil.

    nihan hanımda beni rahatsız eden bir başka konu pervasız genellemeleri. onun eğitiminde bir insanın daha ince olmasını beklerdim. mesela şöyle bir yazısı var.
    "en mutlu insanlar evlerinde oturup bir şeyler üretmekle meşgul olanlardır. mutsuzlar dışarı çıkar, güzel kıyafetler giyer, kafelere, gece kulüplerine gider, eğlenir, dostlarla sohbet ederler. mutsuzluğun semptomu mutsuzluğun kendisi değil eğlenme ihtiyacıdır"
    ben de evde oturmayı seven, eller havaya olayından hoşlanmayan bir insanım ama şu cümledeki kibir, yargı, genelleme beni benden alıyor. evet, evet introvertler mutlu extrovertler mutsuz, hı hı çok haklısınız :)
    yahu sen hoşlanmıyorsun diye eğlencesini dışarda, kabalıkta yaşamak isteyen insan neden mutsuz oluyor? kendi mutluluk anlayışından başkasını yargılamak da neyin nesi?

    her neyse konu çok dağıldı.

    en başta da dediğim gibi ben okuduklarım arasında yeni hiç bir düşünce bulamadım. eskiden söylenenleri güzel bir dille yenilemiş.

    genellemeleri kendi eğitiminde birisine yakışmayacak kadar inceliksiz.

    savunduğu düşünce güzel olmakla birlikte verdiği örnekler dengesiz bir anne / baba çocuk ilişkisine yönlendirecek şekilde. sağlıksız.

    okul konusundaki önermeleri eksik. konuyu anlatıyor ama tam bilgi vermiyor. yine kitabında çocuklar ve bakıcı ile ilgili kısmı okuyan çalışan anneler kendilerini nasıl hissettiler düşünmek bile istemiyorum.
    hem kurtlar tarafından yetiştirilen kadınların özgürlüğünden falan bahsedip sonra da çocuk bakımının paylaşılmasının aslında tamamen anne bencilliğinden kaynaklı ve çocuğu nasıl da hırpalayan bir sistem olduğunu anlatması bence korkunç.

    kitabın sonlarına doğru anne düşmanlığı (kimse kusura bakmasın ama sadece kutsal anne değil anne kavramına da düşman...) o kadar ileri gidiyor ki annesi ile yakın ilişkisini sürdüren kadınların orgazm konusunda sıkıntı çektiğini bile söylüyor :)

    bu anne ne bela bir şeymiş yahu, herkes annesi ile küsse de rahatlasa :))

    sonuç olarak:
    okuyun, okumak güzeldir. eleştiren gözle okuyun. metinlerin aslını okuyun. her söylenen afilli sözü düstur edinmeyin. aynı insandan hem doğru hem de yanlış düşünceler çıkabileceğini unutmayın.

    her ne kadar eleştirsem de yaralı çocuklukları olan ve nihan hanımın bahsettiği kavramları yeni duyan bir çok insan aydınlanıyor ve çocukları için daha güzel bir gelecek hazırlayabiliyorsa ne güzel, ne mutlu.
  • henüz sadece iyi aile yoktur’unu okuduğum yazar.

    çocuk eğitimiyle ilgili kitap okumayı bırakmıştım; çünkü ciddi anlamda etkileniyordum ve sürekli bir şeyleri yanlış yaptığım, hatalı olduğum, yetersiz olduğum gibi şeyler hissettiriyordu kitaplar bana. ben ne zaman pedagog kitabı okumayı bıraktım, o zaman kafam rahatladı.

    iyi aile yoktur’a başladığımda da diğerleri gibi basmakalıp şeyler söylemediği için ve kendi çocukluk travmalarımı da görmem çok hoşuma gitti. annemin bana yaptığı hataları çocuğuma yaptığımı fark ettim. fakat kitap ilerledikçe sabrın, tahammülün, hoşgörünün dozu artıyor. evet ne olursa olsun çocuğa bağırmamak gerek, ama ben ne olursa olsun hep sakin ve mutlu değilim. ya da mesela nihan kaya çocuğun evin duvarlarını boyayabilmesini savunuyor. tamam boyasın, altı üstü bi badanaya bakar ama nerede kaldı sınır? şimdi diyecek ki, çocuğa sınır koyulmaz. e bizim sınırsız bi hayatımız yok ki ama? ben çocuğa hep bizim hayatlarımız gibi bi hayat yaşatmaya çalışıyorum. çünkü bizim yaşam alanımız, kurallarımız, çocuğa verebileceklerimiz bunlar ve yakın zamanda da değişmeyecek. sınırsız bir hareket alanı, sınırsız bir park süresi, sınırsız bir yaşam biçimi sunamam; çünkü yaşamımızda sınırlar ve kurallar var. ben daha bu sabah çocuğun dan dan dan diye yere vurduğu oyuncağı aldım elinden; çünkü alt kattaki insanlar uyuyor. ben de isterim müstakil evde yaşamak, ama apartmanda yaşıyoruz ve çocuğum buna ayak uydurmak zorunda. tıpkı diğer komşularımızdan beklediğimiz gibi. ya da tüm duvarları kullanımına bırakamam çünkü biz duvarları değil, kağıtları boyuyoruz. yetişkinlikte neyi nasıl yapacaksa öylesini göstermeye çalışıyorum. çünkü çocukluğunda yaptığıyla büyüdüğünde yapmak zorunda olduğu arasında uçurum olsun istemiyorum. ya da mesela dün kediyi ısırmaya çalıştı, e bıraksaydım o zaman. arabada öne oturmak, dışarı bezsiz çıkmak istiyor. çorbayı içmeden köfteyi yemeyi, kahvaltıda sadece zeytin yemeyi istiyor. bir yemeği sevip sevmeme özgürlüğü var ama yemek seçme özgürlüğü yok. kesinlikle markette mağazada beni beklemek istemiyor mesela. e ben parkta 1,5 saat seni sallıyorum. sen oynarken ben seni bekliyorsam sen de bi zahmet saygı duy da beni bekle. çünkü ortak yaşam, çünkü komün hayat. keşke elimden daha fazlası gelse ama benim elimden gelen bu maalesef ve hepimiz buna uymak zorundayız.
  • en ufak bir eleştiriye bile tahammül edemeyen bir instagram personası.

    hiçbir bilimsel, rasyonel altyapısı olmayan sözleri sanki tartışılmaz birer hakikatmiş gibi sıralıyor profilinde.

    bugün denk geldim. akrabası 20 yıl önce kendisine kitapları üst üste koy demiş de, kendisi yıllardır hâlâ yan yana diziyormuş. “umarım okuyorsundur, hâlâ senin dediğin gibi yapmıyorum” diye had bildirmeye kalkıyor 20 yıl önceki böyle sıradan bir olay üzerinden.

    20 yıldır böylesine sıradan bir şeyi içinde kinle ve intikam duygusu ile taşıyıp dillendirme ihtirasında bulunan biri nasıl olur da başkalarına psikolojik konularda ahkâm keser? akıl alır gibi değil.

    ınstagram’da kendisini düzeyli bir şekilde eleştirseniz bile hemen yorumunuzu siliyor. mesajları kapalı. sözlüğe yazıyorsunuz, hemen şikayet ediyor.

    gerçekleri duymaya zerre kadar tahammülü yok. ehliyet ve liyakatin ne kadar ele ayağa düştüğünün canlı bir kanıtı.
  • bilmiyorum ama bu kadinda cok degisik bir hava var. her sey mi travma olur kardesim? yeni bir ebeveyn olarak kafam iyice karisti. cocuk konusunda asiri hassas biriyim normalde ve kesinlikle birey olduklarini kabul ederim ve kararlarina saygi duyulmasi gerektigi taraftariyim; ama neredeyse ogluma "zati alileriniz kahvaltida ne yemek isterler?" ya da " estagfurullah evlat beycigim benim kusurum, ne ettiysem ben eseklik etmisimdir de olmustur" vs gibi cumleler kuracagim. annelik babalik hatalari ortulsun diye kutsallastirilmis falan yaziyordu bir kitabinda. vallahi oglum beni oldururse haklidir dusuncesine kapiliyorum o derece kendimi silik ve vasifsiz hissediyorum yazilari karsisinda. bilmiyorum. bilemiyorum altan. bu kadar mi kotu anne baba olmak? ama dur kitaplarini da okuyayim da edit ederim dusuncelerimi.
    edit: takip etmiyorum artik. onu reddedenlere bile laf soyluyor hic acik kapi birakmiyor.
  • modern zamanların peşrevsizi.

    en iyisine ben vakıfım tavrı, alakasız veriler, çok kesin ve keskin ifadeler, abuk sabuk genellemeler ve mantık safsatalarından gücünü alan ve pozitif yaklaşım içermeyen sunumlarla yol alıyor.

    ya siyah ya da beyazdan bahsediyor. açık ve koyu gri alanları yok sayıyor. onları görmezden geliyor. çünkü tezlerine uymuyor. temel veriyi, kendi sunumuna doğru sündürüyor. gerçeği çekiştirip düşüncelerine meze ediyor.

    sportif müsabakalardan hayli rahatsız oluyor, örneğin tenis maçında bir oyuncunun diğer rakibini ezmeye, köşeye sıkıştırmaya, karşı tarafı zor durumda bırakmaya, yenip ondan üstün olduğunu göstermeye çabalamasını normal bulmuyor.

    şaka yapmıyorum arkadaşım, ciddiyim. bu sabah iki yumurtayı birbirine çarpıp kıracakken nihan hanımın bu ulvi düşünceleri aklıma gelince yumurtalara şiddet uygulamayı bıraktım. artık yumurta da yemiyor, çocuklarla beraber halıfleksi kemiriyoruz. naif, hassas ve açız.

    neyse devam ediyorum. nihan hanım, öyle olmadığı halde psikolog/psikiyatr gibi davranıyor. içinden, "kendisi üzgün olmayan çocuk annesini üzmez" gibi cümleler fışkırtıyor. çocuklar heyecanlanıyor, işte bu diye alkışlıyorlar. kaşlarımı çatıyorum, istismar bu diye mırıldanıyorlar.

    "en iyi anne baba bile zarar verir çocuğuna. bu zararı örtbas etmek için anne - babalık kurumsallaştırılır ve kutsallaştırılır" buyuruyor. aile kavramının tarihini baştan yazıyor.

    mutlu çocukluk olmadığını, mutlu bir çocukluk yaşadığını zanneden insanların yanıldığını, mutlu bir çocukluk diye bir kavramın mümkünatının bulunmadığını, çocukluğunun mutsuz geçtiğini sanan insanların da aslında daha mutlu olduğunu söylüyor.

    velhasıl hepimizin çocukluğunu, hayatını en başından beri biliyor. maşallah, şişkin egosuna bağlı saygısızlığı arşa değiyor. kibri, ceviz iriliğinde dolu halinde yağıyor. mihriban, kader ağlarını örüyor.

    bir insanın, bir başka insana yemek yapıp sunmasını eleştiriyor, başkalarına hizmet edilmesini doğru bulmuyor, saatlerce yemek hazırlanmasına karşı çıkıyor, haşlanmış nohut mercimek fasulye vb. yiyerek bir yaşamın sürdürülebilir olduğunu iddia ediyor.

    kafasındaki toplum da, tüm insanlığın sürekli kitap okuyup sanat ve bilim ürettiği tek tip insanlardan oluşuyor. bunun sonucunda elbet kısa bir zaman diliminde herkes açlıktan ve susuzluktan vefat ediyor.

    hanımefendi birbirini tamamlamayan ve uyuşmayan alıntılar ile gerçek olması mümkün olmayan hayali bir dünya yaratmaya çalışıyor.

    çocuğu da yok. bir evlat sahibi değil. ki aslen konudan bihaber. sahadan uzak. pratiği natamam. bilgisi, deneyimi, tecrübesi olmayan bir çocuğa sınırsız özgürlük vermenin, o çocuğa ne denli bir yıkım getireceğini dahi bilmiyor. bilemiyor.

    tanzimat odalarında çevirdiği evraklardan öğrendikleri ile yeni bir osmanlı kurmayı hayal eden katipleri andırıyor.

    bilmediklerini hiç susmadan, araya virgül koymadan, nefes almadan anlatmaya uğraşıyor. insanı çok yoruyor.

    bir nihan kaya kolay yetişmiyor.

    ~

    (bkz: nilgün bodur/@m for revolution)
  • kendisi de kitapları da başkalarına benzemeyen ve anlaşılamayandır. bu dünya için fazla nazik, sokak serserilerini bile incitmekten korkan, herkese siz diye hitap eden, kendisi çok kırılsa da kimseye kırıcı bir söz söylememiş olduğunu düşündüğüm insandır. inceliği, nezaketi konuşurken seçtiği kelimelere, tavırlarına işlemiş, sohbet ederken sorduğu sorularla şaşırtan, insanların kendilerini dinlemesini sağlayan, en basit olaylarda bile düşüncelerini değil illa ki hislerini merak eden kıymetli dosttur. çok dokunaklı, kırılgan, insanın içine işleyen bakışları vardır. mavi gözleri, bir de her mevsim giydiği şapkalarıyla meşhurdur.

    boğaziçi ingiliz edebiyatından, sonra university of essex'in dünyaca ünlü centre for psychoanalytic studies merkezinden mezun olmuştur. an itibariyle londra'da karşılaştırmalı edebiyat bölümünde ingiliz ve alman edebiyatlarında doktora yapmaktadır. kitapları sırasıyla gizli özne, çatı katı, buğu ve disparönidir. aynı zamanda routledge yayınlarından çıkmış kollektif bir akademik çalışması mevcuttur. çatı katı isimli öykü kitabı türkiye yazarlar birliği ödülü almıştır. çok genç yaşta aldığı bu ödül diğer yazarlarca halen çok kıskanılmaktadır. romanları dururken hala öykülerinden bahsedip durmaları bundandır. halbuki romanları, yani gizli özne, buğu ve disparöni öykülerine göre daha başarılıdır. romanlarını anlamak ince zeka, edebiyat görgüsü ve bazen de sabır ister. bunun yanında en basit görünen öyküleri bile her okunduğunda yeni bir şey anlaşılır. bütün yazdıkları derinliklidir. dünya çapında verdiği konferanslar ve edebiyat yazıları kültürünün nerelere uzandığının ve bu kişi hakkında fazla düşünmeden atıp tutmanın ne kadar yersiz olduğunun göstergesidir. yazarın romanları türkiyede ve yurt dışında çeşitli üniversitelerde okutulmaktadır.
  • ülkedeki en underrated edebiyatçı olabilir. aynı zamanda dünyanın en iyi fakültelerinde, psikanaliz üzerine de eğitim almış bir yazar. konuşmaya başlayınca susmasını hiç istemediğiniz, avrupa'daki nice üniversiteden teklifler almasına rağmen ülkesinde kalan, parada pulda en gözü olmayan insan. özellikle hafta sonları çeşitli yerlerde atölyeler düzenliyor. konusu hiç önemli değil, ne konuşuyorsa gidin dinleyin. hayata bakışınızı zenginleştirir. ama o kadar hızlı hızlı konuşmasına gerek yok, bazen o öyle hızlı hızlı konuşurken kafasından dumanlar çıkacak da kovayla söndüreceğiz falan diyorum, gerçekten gerek yok.
  • kendisinin "bütün çocuklar iyidir" adlı kitabına biraz göz attım. kısa kısa pasajlarla bir öykü üzerinden ebeveyn tutumlarını incelemiş ve çocuk gözünden aktarmış. yine bu pasajlar üzerinden çocukların gelişim süreçlerinde kendini ifade etme, duygusal gelişim, çocuklarda bireyselleşme gibi çocuk gelişiminde önemli olan kavramların üzerinde durmuş.

    benim dikkatimi çeken (kitaba sadece biraz göz gezdirmeme rağmen) bilimsel niteliğinden ziyade bir değerlendirme ve çıkarım öyküsü olması. mesela "neden kusursuzum?" adlı bölümünde yazdıklarından her çocuğun duygu ve düşüncelerinin mükemmel ve kusursuz olduğu, bunun sorgulanmasının ise çocuğa ihanet demek olduğu çıkarımında bulundum. şöyle bir cümle geçiyor; "mutluluk, huzur gibi olumlu hislerimin kaynağı, kendimim. korku, utanma, suçluluk, endişe, öfke gibi olumsuz hislerim ise, birilerinin bana yanlış davrandığını gösteriyor."

    nihan hanım korku, utanç gibi kavramları olumsuz ve başkalarının yaşattığı duygular olarak gösterirken; mutluluğu ve huzuru olumlu ve kendi benliğimizden gelen duygular olarak nitelendirmiş.

    ebeveynlerin ve çocukların bilmesi gereken önemli şeylerden biri olumlu veya olumsuz duygu yoktur. utanç, korku, kaygı, öfke, mutluluk hepimizin zaman zaman yaşadığı - yaşayacağı duygulardır ve insanın uzvu gibi bir parçasıdır. bir duygunun olumsuz olduğunu söylemek ve bunun için başka bir etkeni suçlamaksa, çocuk yetiştirmede yapılabilecek büyük hatalardandır. bir ebeveynin çocuğuna öğretmesi gereken tüm düşünce ve duygularında serbest olabilmesinden ziyade, bu duygu ve düşünceleri keşfetmesine zemin oluşturmak, tanıtmak, gerektiğinde duygularını en sağlıklı şekilde nasıl kontrol edebileceğini keşfetmesini sağlamaktır.
    çocuk algımızı güçlü kılmalıyız ki keşfetmek ve öğrenmek için gücünü kendisinden alan mutlu çocuklar yetiştirebilelim.

    nihan hanımın bakış açısıyla baktığımızda çocuklar sürekli muhtaç, her olumsuzlukta kolayca incinebilen, her kararı kendisi verebilen ve bunu yapamadığında incinen, tamamen bağımsız olması gereken kişiler. fakat bu bakış açısı çocuğu bağımsızlaştırmaktan çok, sınırsız ve muhtaç gösteriyor. çocuğa bakış açımız "güçlü, keşfedebilen, merak eden, sorgulayan, duygularını ifade edebilen ve gerektiğinde yardım isteyen" olursa ancak bu gelişime katkı sağlayabiliriz. çocuk tabi ki de yardıma ihtiyaç duyar ve hayat karşısında deneyimi ve bilgisi sınırlı olduğu için yaş dönemlerine göre belirli karar ve kuralları ebeveynler belirlemelidir. bunlar da "sınırlılıklardır" ve "sınırlılıklar" çocuğun önüne engel değil, bir düzen ve öğrenme zemini oluşturur.

    yazılarında daha çok ebeveyn tutumlarına karşı bir eleştiri var. yani açıkça bu doğru bunu yapın - bunu yapmayın diyor. böyle bir misyon edinen kişilerin, kendi tespitlerinden ziyade alanda yapılan araştırmaları ve çalışmaları zemin alması gerekir. diğer türlü ebeveynlere getirdiğiniz öneriler bir kafa karışıklığı ve endişeye yol açıp temelsiz ve yanlış bir davranışa dönüşebilir. ebeveynlere tavsiyem; lütfen çocuk gelişimine yönelik bir uzmandan görüş alırken veya kitaplar edinirken; kişinin bu alandaki eğitim ve çalışmalarına ve temelini dayandırdığı kaynaklara mutlaka göz atın. bazı genellemeler bile çocuğunuzun bireysel gelişimi nezdinde hatalı olabiliyor.