şükela:  tümü | bugün
  • hakkında 2009 yılında irfan özfatura tarafından yazılan makale bilgilendirici olmasının yanı sıra iç acıtıcıdır da.

    phil knight, okul takımında uzun mesafe koşan bir atlettir ama öyle dişe dokunur bir başarı kazanamaz. kusuru hep ayakkabılarında bulur, kendine toz kondurmaz.
    stanford üniversitesinde master yaptığı yıllarda, “japonya’da ayakkabı imal ettirip amerika’da satmak” gibi bir konu üzerine kafa yorar. tez biter diplomasını duvara asar. iyi de bu bilgileri paraya tahvil edebilir mi acaba? ilk işi eski antrenörü bill bowerman’ı ayartmak olur, birlikte iş alemine yelken açarlar.
    mr. bill yıllardır el yapımı ayakkabılar üzerinde çalışmaktadır, düşünebiliyor musunuz tost makinesine kauçuk döküp dondurmaya kalkar. netice pek iç açıcı olmasa da ayakkabı imalatından az buçuk anlar. uzatmayalım iki ortak 500’er dolar verip el sıkışır, “blue ribbon sports”u kurarlar (1964).

    zeki çevik ve..
    phil, bill’in tasarladığı ayakkabıları, onisuka tiger co. adlı bir japon firmasına ürettirir ve master tezinin “gereğini” yapar.
    1971’de daha çarpıcı bir marka üzerinde fikir sivriltir ve “nike” isminde karar kılarlar. üniversiteli bir kızcağıza 35 dolar verip, ünlü “swoosh” logosunu yaptırırlar. doğrusunu isterseniz kancaya benzeyen basit eğrilikten hoşlanmaz ama bir 35 dolar daha vermeyi göze alamazlar. işte o hazzetmedikleri logo beyinlere kazınır, gençlerin rüyasını süslemeye başlar.
    mr. phil zamanla işi kapar, uzak doğu’da çok daha ucuza ayakkabı ürettirebileceğini fark edince onisuka tiger’la yolları ayırır (1972) malezya’da, pakistan’da taşeron arar.
    zaten ona göre önemli olan imalat değil, “tasarım ve pazarlamadır”.
    nike 1970-80 arasında bir çok yeniliğe öncülük yapar. 80-84 arasında her yıl yüzde 44 büyürlerse de aerobik piyasasındaki hareketlenmeyi yakalayamazlar. pazar liderliğini reebok’a kaptırırlar, hisse senetleri sürünmeye başlar. iki yıl içinde kârları yüzde 80 erir, firma içi koordinasyon zayıflar. düşünün 22 milyon çift ayakkabı ellerinde kalır, malı eritesiye göbekleri çatlar.
    evet güçlü bir rakipleri varır, hangi taşı kaldırsalar altından reebok çıkar.

    bulanir durulur
    phil knight, “merkezi yönetimin getirdiği ataletten” kurtulmaları gerektiğini anlar. küçük küçük takımlara ayrılır, ufak tefek işlere odaklanırlar. ve çarpıcı reklam kampanyaları ile hücuma kalkarlar.
    michael jordan gibi ünlüleri kullanır ve nike’ın “teknolojik bir ürün” olduğunu vurgularlar. bilhassa “just do it” sloganı çok tutar. gettolarda basket oynayan itilmişler nike giyiverince nba’dan çağırılacaklarını sanırlar.
    “havalı taban” zekice bir buluştur, nike bununla spor ayakkabı endüstrisinde çığır açar. o hızla deri ürünler imal eden “cole haan” şirketini de alır, normal ayakkabıları spor tabanlarla donatırlar. sağda solda niketown’lar yükselir, mağazaları doldurmak için golf, hokey malzemeleri, kep, tişört, sandalet işine atlar, kemerden, saate, şorttan cüzdana, her malı bulundururlar. mesela anakonda derisinden mamul altın kopçalı ayakkabılar bin 600 sterlinlik fiyatına rağmen yok satar.
    firma ayrıca air jordan ve converse markaları ile de yapılanır, tam 110 ülkede bayrak dalgalandırırlar. 2007 yılı rakamı ile 16 küsur milyar dolar ciro yaparlar, eleman sayısı 30 bini aşar. brezilya milli takımı ve manchester united maçlara onun logosu ile çıkar. barcelona ona keza...
    işte size bir başarı hikayesi... ne güzel di mi ama?
    şimdi geçelim madalyonun arka tarafına.

    üretim asla...
    “yap sat dert al, al sat para kazan” derler ya phil (havalı taban hariç) hiçbir şey üretmez, ısrarla imalattan kaçar. malları kore, tayvan, vietnam, çin, tayland, malezya, endonezya, kamboçya, gibi ülkelerde yaptırır, hem ucuz işgücünden yararlanır, hem de peşin para kullanmaktan kurtulurlar. garipler çek senet ne bulurlarsa alır, vadeye ses çıkarmazlar.
    ha bu arada işi kapıp, ileride rakip olurlar mı?
    zor... zira gençler kaliteden ziyade “etiket” arar, paralarını markaya yatırırlar. hoşlarına gitse bile “ünsüz ürüne” mesafeli dururlar.
    bu arada ab ve nafta doğu mallarına kota koyar. duvarları yükseltir, kendi firmalarını emniyete alırlar. nike imalat yaptığı ülkelerin kotalarını hoyratça kullanır, mahalli üreticileri ininde boğar.

    nayklarim ha!
    nike taşeronları daha ziyade serbest bölgelerde konuşlanır, işçileri pis, havasız, ışıksız binalara tıkarlar. özellikle kadın ve çocuk çalıştırırlar, zira bayanlar daha muti olur, baskılara ses çıkarmazlar. zamanla sistem despotlaşır, merhamet rafa kalkar. vietnam fabrikasında 56 kadın işçiyi kıyafetleri yüzünden cezalandırır, o sarı sıcakta bayıltasıya koştururlar. yine bir dikiş hatası yüzünden 15 kadını ayakkabılarla döver, kafalarına kafalarına vururlar. biliyor musunuz asyalılar bu dayak şekline “nayklanmak” diyorlar.
    vietnam fabrikalarında çalışan kadınlar tehlikeli eşiğin “177 katı” toluene maruz kalır (kasım 1997 new york times) bu zehir, böbrekleri, ciğerleri ve sinir sistemini perişan eder, doğum hastalıklarına, bebek anomalilerine yol açar. çin’de yapıştırıcı olarak kullanılan “abs- 514” ise hem uçucu ve hem de “uçurucu”dur, extradan kafa yapar. endonezya fabrikalarında ise 12-13 yaşında kızcağızlar ter döker. bunlar haftada 70 saat çalışır ama “karınlarını doyuracak” kadar para kazanamazlar.
    çin ve filipinlerdeki işçiler 21-23 yaşında kızlardır. bunlar defalarca tacize uğrar ama ses çıkaramazlar.
    temmuz 1997’de nike’ın çin’deki wellco fabrikalarında genç kadınların saati 16 cente çalıştıkları (amerika’dakinin nerdeyse kırkta biri) ve 2 ila 4 saat fazla mesaiye zorlandıkları tespit edilir.

    boğaz tokluğuna
    ücret hindistan ve bangladeş’te (çocuk terzi yardımcıları için) 10 cente kadar düşer.
    nisan 1997’de 10 bin endonezyalı işçi sokağa çıkarsa da firma “hesabınıza uyarsa” kartına oynar, işçileri tezgah başına oturtmakta zorlanmaz.
    firma, zaman zaman abd ve kanada da protesto edilir. mesela victoria üniversitesi öğrencileri bir koşu düzenler, yarışa katılanlardan vietnamdaki bir nike işçisinin yevmiyesini alır (2.08 dolar), kazanana da endonezya’daki bir nike işçisinin yevmiyesini (3.20 dolar) sunarlar.
    ancak abd polisi bundan hoşlanmaz, 17 ekim’de eugene oregon’da gerçekleşen anti-nike gösterilerine katıldığı iddia edilen gencin evini basar. ailesine silah doğrultur, babasını kelepçeleyip götürür, annesinin cadılar bayramında giydiği kostüme bile el koyarlar. evin penceresini söker, çalıntı olabilir bahanesiyle çocuğun elbiselerini, bisikletini, hatta duvarlardaki posterlerini karakola taşırlar.
    “neler oluyor” diye soranlara “uyuşturucu bulduklarından” söz açarlar.
    firma vietnamlıları “amerikan tarzı bir demokrasinin yerleşmesi için buradayız” yalanıyla oyalasa da aksine baskıcı rejimlerin gölgesinde yuvalanır, kargaşadan medet umar.

    çalişana damlalikla
    günümüzde, biri beavorton (oregon) diğeri de hilversum (holanda) olmak özere iki ana karargâhı olan firma, diğer giyecekleri de fukaralara yaptırır. abd, hemen hemen bütün üretici ülkelere kota uyguladığı için, içlerinden biri kota sınırına yaklaşınca, diğerine geçer “sen bırak, sen başla” der, daldan dala atlarlar.
    sporcu nike’a çevrecilik çok yakışır, ancak firmanın asyalı taşeronları insana ve tabiata saygısızdırlar. zehirli suları nehirlere, kara dumanları atmosfere salar, filtre ve arıtma sistemlerine kuruş ayırmazlar.
    adı geçen imalathanelerin yerleştiği zonlara devlet karışmaz, vergiden de muaftırlar. hasılı bir taşla beş kuş vururlar.
    düşünün bir kaç dolar yevmiye ile yaptırdıkları parçaların tanesini 70 - 80 dolardan satar, para istiflemekten yorulurlar. fazla mesaiye zorlanan işçiler bitip tükeniyormuş kimin umurunda...

    reklama çuvalla
    nike 2001 yılında insan hakları örgütlerinin işçilerin teşkilatlanması için tavsiye ettiği şartları reddeder ama reklama çuvalla para harcar. sadece micheal jordan’a ödenen para ile endonezya’daki işçilerin ücretlerini iki katına çıkarmak kabildir ama böyle bir şey olmaz. ardından davids, totti, figo, ronaldo, roberto carlos, cantona gibi futbolculara para yağdırır. henüz 18 yaşında bir çaylak olan lebron james’le 90 milyon dolarlık, manchester united’la ise 480 milyon dolarlık bir kontrat imzalar.
    bir reklam filminde amerikalı koşucu suzy favor hamilton, freddie kılıklı bir katil tarafından kovalanır. tabii, hamilton, ayağındaki nike’ler sayesinde, sapık katilin elinden kurtulur, motorlu testereden yırtar. bazıları reklamı “hayal kırıklığı“ olarak görseler de satışlar katlanarak artar.
    evet nike rahat, hafif ve estetiktir ancak müşteriler onun hangi şartlarda üretildiğini öğrenince huzursuz olurlar. nike dendi mi akla pis imalathaneler, çocuk işçiler, bıktırıcı mesailer, açlık, sefalet, taciz, gözdağı kısaca “sömürü” gelmeye başlar. hisse senetler yüzde 15 değer kaybeder satışlar yüzde 10 düşer. “boykot” kelimesi telaffuza edilince firma geri adım atar.

    köşeye sikişinca
    ilk defa 1996’da, pakistan fabrikasında futbol topu yapan çocukların fotoğrafları yayınlanınca köşeye sıkışan phil knight, (abd 6’ıncı zenginidir) firmasının “kölelik ölçeğinde ücretlerle, zoraki mesailerle ve keyfi istismarla anıldığını” itiraftan kaçamaz. “çalışanların durumunu kesin olarak düzelteceklerini” vaat ederse de değişen bir şey olmaz. bu münakaşalardan sıkılınca kendini emekli eder, yerine paratoner yöneticiler koyar.
    nike idarecileri küreselleşme aleyhtarlarına hedef olmaktan korkmaz, ancak “pazar payını kaybetmekten” kaygı duyarlar. ister istemez masaya oturur ve iş verdikleri 705 şirketin adını açıklamak zorunda kalırlar. bunlar daha ziyade çin’de (124) ve tayland’da (73) bulunurlar.
    peki bu şirketler bundan sonra insanlara insanca yaklaşacaklar mı?
    zor. aynı şartlarda ömür çürütmeye talip milyonlarca işçi olduktan sonra...

    şapka düştü kel göründü
    “ülkenin kuzeyinde yaşıyordum, işsizdim, şehre göçtüm. bed and bath prestige şirketinde iş buldum. burada nike ürünleri imal ediliyordu, ilk gün boynumuza ‘kurallar’ yazılı bir kağıt astılar.
    küçücük hücrelerde 6 kişi kalıyorduk. dışarı çıkmak, ailemizi görmek yasaktı. bazen haftada 110 saat ter döküyorduk. fabrikanın sahibi chaiyapat photikamjorn bize içine amfetamin katılmış kolalar içiriyordu, bu sayede 48 saat durmadan çalışabiliyorduk. bazı arkadaşlarımız madde bağımlısı oldu, insanlıktan çıktılar.
    patron yanında fedaileriyle gezerdi, sık sık hoparlörlerden nutuk çekerdi, fabrika denetlenirse neler söyleyeceğimizi ezberlemiştik adeta. sendika ve örgütlenme gibi kelimeleri ağzına alanlar ailesi ile vedalaşmaya hazır olmalıydılar. güvenlikçiler fısıldaşanları sorguya çeker, hırpalardılar.”
    evet, lern adlı tayland’lı işçi yaşadıklarını anlatınca firma büyük bir şok yaşar. hisse senetleri düşer, satışlar dip yapar. nike bundan böyle işçi haklarını dikkate alacağına dair ilanlar yayınlarsa da işin kolayına kaçar, yetkilileri yemleyip dosyaları kapar.
    dikkatinizi çekti mi bilmem geçtiğimiz günlerde ajanslar nike’ın zor durumda olduğunu ve “500’ü şirketin oregon merkezinden olmak üzere 1750 kişiyi işten çıkaracağını” duyurdular...
    eeee etme bulma dünyası. üzüldüm desem yalan olacak.

    alıntıdır:21 haziran 2009 pazar türkiye gazetesi
  • adapazarı çark caddesi mağazasında çalışanlarından birinin kafama anahtar düşürdüğü marka.
    adama önemli değil deyince aşağı inip "abi sende de sağlam kafa varmış ha!" dedi. dövüyordum çocuğu. böyle çalışanlara sahip.
  • babayla ali$veri$te, ayakkabi alinirken:

    -nasil baba guzel oldu mu begendin mi?
    -guzel guzel.. hadi tamam mi, bu mu?
    -budur.
    -tamam yalniz iyice bak bakalim defosu, bi $eyi var mi ne de olsa 12 ya$inda cocuklar yapiyor bunlari..
    -(anlik $ok-tikani$) eooaa yoktur ya.
    -e hadi.
  • tenis sporunda adı duyulmamış bir sporcunun üstünde bu marka görülüyorsa anlayın ki o adam umut vadediyordur.
  • uzakdoguda gunlugu birkac dolara calisan cocuklara yaptırdıgı ayakkabıları bize yuzlerce dolara sokan firma.
  • küçük ve şirin anadolu kenti çankırı'da downtown olmadığı için mağaza açamayan çok işlevli olan spor ürünleri satan markadır.
  • alışveriş merkezinden nike ürünü alınır. tabelasında nike yazmaktadır. hediye olduğu için değiştirme kartı istenir. sonra hediye yakın bir alışveriş merkezinde değiştirilmek istenir. buradaki mağazanında tabelasında nike yazmaktadır. ürün gösterilir. değiştirme kartına bakınca . bu bizim ürünümüz değil bunu x mağazalarından değiştiriceksiniz denir. bu mudur kurumsallık anlayışı? bu mudur dükkana nike tabelası koymanın bedeli? şu olsa anlarım. bu ürün boynerden alınır. ya da metro city deki ender mağazasından alınır. bu mağazalar kendi adları ile satış yapıyor. bu sözde nike firmaları bu ürünü değiştirmez. ya da birbirlerinin ürününü değiştirmezler. ama nike tabelalı mağazalar nasıl birbirinin ürünü değiştirmez. o zaman bunlardan birisi nike tabelasını koymayacak. ya da türkiyenin nike distiribütörü kimse ilgili mağazaya tabela koydurmayacak.

    sonuç olarak kurumsallıktan ve müşteri memnuniyetinden nasibi almamış firma.
  • asyadaki fabrikalarında çocukları çok ucuza çalıştırarak feci şekilde para kazanan amerikan firması.
  • mağazasında kardeş bu ayakkabı deri mi diye sorduğunuzda evet ama nike derisi diyorlar. nike hayvanının derisinden üretiliyormuş.
    deri değil vinleks demiyorlar asla.
  • denizli bayramyeri'nde bulunan tek katlı mağazasında - ki kendisi direk nike mağazası da değildir, yalı spor mağazasıdır aslen.- çalışanların çok ilgili, türkçe konuşan kişiler olması yanında, sattığı ürünler o derece işlevlidir ki, ayağınıza giydikten sonra yürümeniz hatta koşmanız olasıdır. hatta olasıdır demek de doğru değil, koşmayanı sikiyorlar buralarda. o derece.

hesabın var mı? giriş yap