şükela:  tümü | bugün
  • ben, ninem, iliko ve ilarion (1960),güneşi görüyorum (1962),güneşli gece (1967), korkma, anne! (1971), beyaz bayraklar (1973), sonsuzluk yasası (1978) gibi ünlü eserleri vardır. kendisi ve yaşamı hakkında tüm bilgileri http://www.nodardumbadze.ge/ adresinden alabilirsiniz.
  • hakkında sadece 2 entry girilmesi güneşli gece adlı kitabın tanıtımında sitemkar bir üslupla dile getirilmiş yazar. böylece bir şikayeti daha dikkate almış olduk.

    (bkz: ekşisözlük müşteri hizmetleri)
  • 20. yüzyıl gürcü edebiyatı yazarlarından.

    ben, ninem, iliko ve ilarion (gürcüce: ??, ?????, ????? ?? ???????? "me, bebia, iliko da ilarioni"), gürcü yazar nodar dumbadze’nin romanı. yazarın başyapıtlarından biridir. roman, 1960 yılında ilk kez gürcüce basıldı

    --- spoiler ---

    guria'da romanları "çaçan" ya da "çingeneler" diye bilirler.
    1943 yılının temmuz ayında köyümüze bir haber geldi.
    "zenobia'ya çaçanlarla çingeneler geldiler...laşa deresi kenarına çadır attılar."
    bu haber beni,sanki köyü kaçaklar,eşkiyalar basmış gibi düşündürdü. çünkü çingeneler şeytan gibi...parasız pulsuz,yıkık dökük.. garip birileridir.guria'lılar böyle düşünürler.
    kontrol etmek için çadırlara doğru yollandım.
    dededen kalma antika bıçağı belime soktum.1905 yılından bu yana hiç patlamamış olduğunu bildiğim filintayı da yanıma aldım.patlayacağını da sanmıyordum.çünkü en son 1905'te patlamış ve o patlamada çakmağı kırılmıştı...ve o çakmağı onarmayı hiç kimse düşünmemişti.öyle ya da böyle çadırlara sokuldum..gizlendim ve uzaktan dikizlemeye başladım.
    çingeneler....
    benim gürültücülerim..dansözlerim..türkücülerim;kavgacı serserilerim...ve de sevgililerim.. ve siyah esmer romanlarım...! çingeneler bu dağlarda kaybolmuş bir köyde rusça konuşan küçük bir çocuk buldukları için için çok şaşırmışlar,bir o kadar da sevinmişlerdi.çocuğu kendi evlatları gibi sevdiler.çocuk orada bir süre kaldı.
    o gün karavanlarını,atların takımlarını onardılar.konak yerlerini yeniden düzenlediler.erkekler körüklerini,örslerini ve tezgahlarını kurarak çalışmaya başladılar.metal parçalarından üç ayaklı oturaklar,sacayaklar,demir halkalar,oraklar,nacaklar ve tırpanlar yapmaya başladılar.kadınlarının çoğu gebe.kimi evliliğe yakın genç kızlar...hepsi çok güzel..kara gözlü,cana yakın çingene kadınları çekirge sürüleri gibi köyün sebze,meyve bahçelerine sızdılar. gurul kadınlar çetin ceviz olmasalardı..dallarda yapraklar bile kalmayacaktı.
    "hepsini bir günde midenize tıkıştırmayın..yarına da bir şeyler bırakın" diye bağırıyorlardı gurul kadınları çingenelere.aslında hiç kimseyi dinlemeyen çingeneler neden bu söylenenleri dinliyorlardı ve de kendi dillerinde çocuklarını uyarıyorlardı...! "dolu geldi ama taşa bir şey yapmadı..!" sözü, şu anki çingene kadınlarının davranışlarına çok uygun düşüyordu.
    çingeneler çok şeyler söylenmiş,yazılmış...tiyatro eserlerine konu olmuşlar.filmleri çevrilmiş dünyada..aynı isimde benimde bir öyküm var.ben daha ne söyleyeyim.ama bizim köyde 1943 senesinin yazında;iki hafta boyunca olan bitenlerin çok ilginç şeyler olduklarını düşünüyorum.
    o zamanlar,tüm köy değilse bile,yarısı yakınlarını savaşta yitirmişti.
    bilirsiniz gürcü köylerinde sülale sülale otururlar.çoğu birbirinin kanını taşırlar ve de yakın akrabadırlar.
    cepheden gelen her ölüm kağıdı sonrası, en az beş aile karalara bürünürdü.işte böyle yarısı karalara bürünmüş köye çattı
    çingeneler.gülen,oynayan;türkü söyleyip dans eden çingeneler bu etkinliklerini en aza indirdiler. yine de ara sıra gürcü ilenci
    ve de çingenelerin küfürleri patlıyordu.ne ki bu ilenç ve küfürler hiç bir zaman kavgaya vardırılmadı.
    ben çingenelerle arkadaş olmuştum.yetim olduğumu öğrendiklerinde beni konak yerlerine götürdüler.istersem çingene olabileceğimi söylediler."kim bilir,baron bile olabilirsin" dediler.ama ben büyükannemin keçisine çobanlık yapmayı;köy
    kadınları ile çingene kadınlarına çevirmenlik yapmayı -tabi ki parasız-...ve de çingene şarkılarını öğrenmeyi ve de gitar eşliğinde söylemeyi seçtim.gerçi adamların çevirmene pekte gereksinimleri yoktu.zaten tarım araç ve gereçleri satıyorlardı.bilirsiniz pazar dili evrensel olduğu için çevirmene pek gerek duyulmuyordu.
    "oğlum,bana iyi bir falcı çingene karısı getir.ben de senin için bir şeyler yaparım.benim vano için bir şeyler
    söylemesini istiyorum.vano'nun mektubu geç kaldı"
    diye yalvarıyordu komşu kadın.ben de getiriyordum.
    "agrapina'nın yanında falcı bir kadın vardı..bana da o'nu getir.o'na iyi haberler vermişti oğlum.ben de senin için bir şeyler yaparım...
    diye yalvarıyordu diğer komşu kadın.ben de getiriyordum..neyapalım.
    savaşta öldü çocukları...kocaları..kardeşleri,enişteleri,nişanlıları;babaları ve akrabaları.ölenlerini,falcı çingene kadınları canlandıracakmış gibi geldi onlara.canlanacakların yakınları gözyaşlarını kuruladılar.sönmeye yüz tutan ocakları yeniden alevlendi.bu işlerin hepsini onlar bir avuç tütüne.. mısır ekmeği kırıntısına,bir şişe adesa şarabına;kimi zaman bedava..bir bardak soğuk su pahasına yapıyorlardı.
    bir sabah ,dzanelidze'nin karısı bizim avluya geldi ve nineme seslendi:
    "ne oldu nina" diye seslendi ninem.
    "kerkadze'nin karısı çocuğunu ödünç vermelisin..!"
    "hep kalsın...bulursan.bir yararı olursa..benim için hiç bir şey yapmıyor.bütün gün o çingenelerin yanında sürtüyor.gitara vurup duruyor.dün,kendisi gibi beş tane kaçak getirdi bana..benim bahçede ağıza sürülecek kadar bile kiraz ve pırasa bırakmadılar.toprağın altında ve üstünde az da olsa hiç bir şey bırakmadılar...hiç bir şey bırakmadılar.." diyerek ellerini çaresizce göğe açtı. "bıraktılar...bit bıraktılar..dün akşamdan beri bitleniyorum da yine çıkaramadım..."
    "yine de ödünç vermelisin.."
    "dedim ya..! bulursan senin olsun."
    hediye gibi verdi ninem.bunları kulaklarımla duydum.bir ağaçta artakalan kirazları bulmaya çalışıyordum.indim ve dzanelidze'nin karısına yaklaştım.
    "ne oldu büyükanna nina..? beni neden istiyorsun ?"
    "benim için bir çingene karısıs getirirsen..ben biliyorum senin için ne yapacağımı..!benim grişa işin fal baktırmak istiyorum."
    büyükanne nina,buğulanmış gözleri ile bana bakıyordu.nasıl "olmaz" diyebilirdim.gittim.yolda düşünüyordum.
    bu çaresiz kadına kimi getirecektim.kaldı ki,oğlunun ölüm haberini veren,kurşunla delinmiş kanlı mektup evde duruyordu.
    üç yıl oldu ağlıyor.yine de bir şeylere güvenip bekliyor.görüyorum..anne kalbi başka..gözleriyle görmeyince inanmıyor.
    bir umut ışığı var yine de yüreğinin içinde.bu düşüncelerle vardım konakyerine.çoğu bir şeyler bulabilmek için ayrılmışlardı konak yerinden.yalnızca konak yerinin sorumlusu nikola'nın hamile kızı oksana'ya rastladım karavanda.sanırım dokuzuncu ayının içindeydi ki karnı burnunda idi ve yürümekte zorlanıyor...kesik kesik nefes almaya çalışıyordu.
    çöktüm.
    "oksana gırlağımı kes 'hayır' deme bana.benimle gel.çaresiz bir kadın...az biraz moral ver..."
    "bir şey mi var o kadında..?" diye sordu oksana istemiyerek.
    "elbette var ki seni istiyor" dedim şüpheyle.
    bizim köyde savaş zamanlarında açlık vardı.meyve ve pancar yerdik.
    "görüyorsun ben nefes almakta zorlanıyorum..."
    yorgun ve bitkin bir şekilde kalktı oksana..hatırımı kırmadı..benimle geldi.büyükanne nina bizi grünce hayalet görmüş gibi şaşırdı.
    "bana kimi getirdin çocuk..bu hamile kadının doğumu gelince ebeyi nerden bulacağız..?" vahlanarak elleriyle yanaklarına vurdu hafif hafif znaladze'nin karısı.
    "sen sıkılma...kendi başının çaresine bakar o" sakinleştirdim.
    "ne diyor..?" diye sordu oksana.
    yalan söyledim.
    "çok genç.falcılığı nerden biliyor" diyor"
    "rahat olsun...söyle kova,su,bir avuç tuz getirsin.bir altın yüzük,üç tane kesme şeker..."
    hepsini dzanelidze'nin karısına tercüme ettim.
    "o delirmiş mi ne...şekeri üç yıldır rüyamda bile görmedim." dedi büyükanne nina çaresizce.
    bu söylediklerini oksana 'ya tercüme ettim.oksana o kadar güldü ki...sanki duracakmış gibi yüreğini tutuyordu.büyükanne nina,şekerin dışında herşeyi getirdi oksana'ya.sonra,düğününde takılan altın tel nişan yüzüğünü sağ elinin yüzük parmağından zorla da olsa çıkardı.onu da oksana'ya verdi.
    oksana ,ıhlaya ıhlaya sobanın yanına yayılır gibi oturdu.kovaya su döktü.bir avuç tuzu içine attı.
    "şekersiz çıkar mı?" diye korkarak sordu dzanelidze'nin karısı.
    "şekersiz olmaz...!" dedi oksana.
    "o halde ne yapacağız..!" sıkıldı bebia nina.
    oksana,kırmızı puanlı ve oldukça faraş şalvarının cebinden üç küçük,şekilsiz şeker çıkardı,suya attı.
    dzanelidze'nin karısı:
    "allahım,bu melek gibi tatlı kadına mutlu va tatlı günler..." diyerek istavroz çıkardı.oksana'yı kutsadı.oksana yan durarak:
    "ne diyor" diye sordu.
    "seni kutsuyor" dedim ve kutsamanın ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım.ama oksana'nın bunu anladığını sanmıyorum.o'da anlamış gibi durmuyordu zaten.oksana elini uzun süre kovanın içinde,tuz ile şeker eriyinceye kadar çevirdi.sonra ince altın tel yüzüğü içine attı.
    "saf altın..değil mi?" diye sordu oksana..
    "evet..saf "dedi dzanelidze'nin karısı.
    "kime fal açayım.." diye sordu oksana.
    "oğlum...oğlum.oğlum grişa için...başka derdim ve düşüncem yok" diye yanıtladı bebia nina soluk soluğa..oksana fala açmaya başladı.kendi kendine ..kendi dilinde yarım saat kadar söylendi durdu.
    "tercüme et..!" diye yalvarıyordu bebia nina.
    "kendi dilinde konuşuyor..anlayamıyorum.."
    oksana kendi kendine konuşmasını kesti..dzenalidze'nin karısına dönerek:
    "görüyorum.... görüyorum...sağ.yabancı insanlarla...gelmek istiyor;bırakmıyorlar..tutsak."
    bebia nina derin bir nefes çekerek:
    "vay benim oğlum...sağ olsun da kalsın.
    "başı beyaz bir tülbentle sarılı..yaralı herhalde..ama sağ."
    dzanelidze'nin karısı,şüoheyle önce bana sonra oksana'ya baktı.aniden kalktı.kurşun delikli kanlı mektubu çıkarıp oksana'ya vedi.
    "buna ne dersin..?"
    kanı kurumuş mektubu görünce oksana'nın rengi değişti.gırtlaktan,hırlarcasına sordu oksana:
    "ne diyebilirdim" başımı öne eğerek eleştiri ve de yakınmalarını dinlemeye koyuldum oksana'nın.oksana uzun süre düşündü.ben ve bebia nina merak ve heyecanla dinliyorduk oksana'yı.
    "mektup,başkasının eliyle gönderilmiş..asıl o adam öldürülmüş."
    dzanelidze'nin karısı,oksana'nın önünde dizlerinin üzerin çökerek:
    "beklediğin çocuğunun başı için yemin et..." dedi başını kaldırarak oksanaya.
    dzanelidze'nin karısının sözlerini çevirince..donup kaldı oksana...korkudan gözleri parladı.rengi değişti.yüzü anlamsızlaştı.elleriyle karnını kapatarak bebeğini korumaya çalıştı.birileri bebeğine zarar verecekmiş gibi,korku ve endişe ile sağa sola bakınıyordu.sonra anlaşılmaz mırıltılarla karnını okşamaya başladı.bence ibadet ediyordu.çok kötü bir şey yapmışçasına kendi allahından bağışlanmasını diliyor gibiydi. kararmış yüzü aydınlandı.rengi geri gelmişti.gülümseyerek bana:
    "söyle bu yaşlı,solucan suratlı karıya...o'nun çocuğu yaşıyor.işte bunun işareti...ben doğuruyorum..oğlum olacak...o'na grişa adını vereceğim."
    söylenenleri,ürkek ve ve titrek bir sesle bebia nina'ya aktarım.bebia nina,oksana'nın çıplak ayaklarını öpüyordu.bu arada oksana'nın doğum çığlıkları yer gök arasında gidip geliyordu.
    yarı saat içinde tüm zenobia ile çingenelerin konakyerindeki insanlar dzenalidze'nın karısının evöğnünde idiler.çingeneler oksana'yı meryem ana gibi ellerinin üzerinde kaldırarak...baronun kızını ve grişa'yı götürdüler....

    köyün yarısı gittik.kimilerine gerçekten çok zarar vermişlerdi.ıkimileri ise seyir için gidiyordu.
    vardık.karakolun bahçesinde duruyordu çingeneler.gözlerime bakamıyorlardı sanki.ben de öyle utanıyordum ki..!
    o an ağlamak istiyordum.köylülerin yanında durmaktansa köylülerin yanında durmayı yeğlerdim.bunları neden anlamıyorlar. bunlar hırsız değiller.hırsızlık yanlızca bunların kanında var. istemeseler de,ufak tefek şeyler olsa da,mıknatıs gibi kendile-
    rine çekiyorlar. ben böyle düşünüyordum ama bana kim ne soruyorduki..!
    nasıl olduysa polis müdürü kikita osepiaşvili bürosundan zorlanarakk çıktı.ellerini merdiven korkuluklarına daya-
    yarak köylülere nutuk çekmeye başladı;zafer kazanmış askerlerin generallerine benzemeye çalışıyordu.
    "bu insanları tanıyor musunuz?"
    "tanımaz olur muyuz..!iki hafta kaldılar zenobia'da.
    ortaya çıktı köyün en uslu ve en akıllısı levarsi berejiani.polis müdürü kikita osepiaşvili,karakol bahçesinin bir köşesinde duran çalıntı eşya ve hayvanları parmağıyla göstererek:
    "bunlar sizin mi?"
    "bu benim.. bu benim.. bu da benim......"
    herkes kendi hayvan ve eşyaların göstererek onlara doğru yöneldi.
    "geri dönün..'bilgisiz kültürsüz adamlar..'"
    diye seslendi levarsi berejiani.köylüler,ellerini sıcak su yakmış gibi,ellerine aldıkları çalıntı eşyalarını ve hayvanlarını oracıkta bırakıverdiler.
    levarsi berejiani:
    "ne oldu..ne var kikitia efendi?bizi neden çağırdın?" diye srdu polis müdürü'ne.
    uyarıcı ve tehditkar bir ses tonuyla:
    "duymadın mı levarsi berejiani..siz kendi mallarınızı bulun..(çingeneleri göstererek) bunlarla daha sonra ben ilgileneceğim."
    "hangi mallarla kikitia efendi?"
    "adam, bu mallar sizin değil mi?" dedi polis müdürü şaşkınlıkla.
    "..idi batono kikitia..!"
    "ne demek "idi" ?"
    köylüleri süzdü polis müdürü.
    "idi batono kikitia...ama alışveriş ederek değiştirdik... kimini sacayağına.. kimini demir zincire...!!" komşusu arsenia gudadze'ye dönerek:
    "arsenia senin malın hangisi?"
    "hangisi de.. o kulağı kesik domuz yavrusu.." dedi elini domuz yavrusuna doğru uzatarak.
    "sen onu çingenelerle sacayağı ile demir zincire değiştirmedin mi?"
    "değiştirdim..!tabi tabi... değiştirdim"
    "üç ayakala,dört ayağın değiştirildiğini ben hiç duymadım..!" diyerek güldü kikitia.
    "bu benim işim.. !" dedi arsenia ve güven verir bir biçimde yana çekildi.
    "ikinci domuz yavrusu kimin?" diye sordu kikitia.
    "onun sahibi yok " diye yanıtladı köylülerden biri.
    "bu keçi kimin?"
    "ne bileyim ben.. ! " dedi,kendisine sorulmadığı halde dzenaldze'nin karısı. o'da yana çekildi. yan çekilmesiyle
    keçi boynundan bir iple çekiliyormuş gibi sahibinin ardından yürümeye başladı.
    "senin değilse ne diye ardından geliyor nina?" diye sordu kikita.
    "keçi olduğu ve benim gibi akılsız olduğu için geliyor." diye yanıtladı bebia nina. sonra keçiyi boynuzunda tuttu,sürükleyerek çingenelerin at arabalarından birinin tekerine bağladı.köy uslusu levarsi berejiani kadınlara dönerek:
    "kalbatonebo (hanımlar) ben biliyorum ki bu tavukları falcılarla ve iyi haberlerle değiştirdiniz..!"
    kadınlar,levarsi berjiani'yi doğrulayıcı jest,mimik hareketleriyle.. ve kurbağa seslerine benzer seslerle yanıtladılar.
    "mademki bir şeyiniz kaybolmadı.. ne diye gece yarısı döküldünüz çuxataura'ya?" diye sordu şaşkın bir merakla kikitia. levarsi berjiani:
    "çok kötü bir şey oldu sandık.biliyorsunki savaş var kikitia batono." diyerek köylüleri haklı çıkardı
    "bu dananında sahibi yok mu?" son bir gayretle eşya ve hayvanları sahiplenmelerini istedi köylülerden kikitia.
    "o benimdi ama bağışladım çingene baronuna..!"
    "niye bağışladın levarsi...amcaoğlun mu senin?" diye sordu kikitia.
    "niye de baron'un kızı bizim köyde doğurdu.zenobia'dan giden grişa dzenalidze'nin adını verdi çocuğuna..."
    şaşıran çingeneler bir bize.. bir polis müdürü'ne bakıyorlardı.bir şeyler olduğunu anlıyorlardı ama neler olup bittiğinin ayırdında değillerdi.
    iyi şeyler konuştu polis müdürü:
    "işler böyle ise.. dönün zenobia'ya.otobüs vereceğimi düşünmeyin.bu çingenelerin yanında benimle oynadığınız
    ve utandırdığınız için öylece tabanvay gidin"
    bize sırtını,çingenelere yüzünü dönerek:
    "gidin benim güzel insanlarım.özür dilerim..! bu insanların sizlerle bir sorunları yok.
    çingenelerle birlikte çıktık karakol bahçesinden.uzun süre yüz yüze kaldık.sonra çingenelerin baronu ortaya çıktı.
    levarsi berjeniani'nin yanına vardı.omuzundan öptü.sonra geri dönerek en baştaki atarabasına bindi.daha sonra çingeneler bağırarak,ıslık çalarak,kamçılarını şaklatarak tekerlek gıcırtıları arasında başıbozuk bir şekilde yeni bir konak yerine doğru sakavaxo yolundan uçup gittiler.götürdüler köyümüzün küçük bir sermayesini.ama bize; laşa deresi'nin kenarında bir
    hayal ateşi bıraktılar ki...! benim yüreğimdeki o ateş hala sönmedi.
    gittiler benim çingenelerim.yüreğimde bıraktıkları o buruk sevgiyle... ve onlara davranışlarımızın mutluluğu ile yollandık zenobia'nın uzun ve rampa yoluna.
    yol bitmek bilmiyordu.
    --- spoiler ---

    çingeneler / nodar dumbadze (çeviri hasan midillioğlu)

    çeviri alıntı kaynak
  • güneşli gece isimli eserini gürcüce aslından çevirip yayımlayan yayınevinin sözlükte hakkında entry girilince heyecanlandığı yazar.

    dedalus candır.
  • "nodar dumbadze’den “güneşli gece”, güneşi batırmayan gürcü! mizahın en öne çıktığı yapıtı olarak sayılan kukaracha’da bir suçluya merhamet gösteren bir polis memurunun bunun bedelini canıyla ödemesini işledi. blood knot adlı öyküsünü ise, kendisi gibi 1928 doğumlu, yine kendisi gibi 1937’nin terör ortamında ailesini kaybetmiş ve yakınlarıyla yaşamak üzere köye gönderilmiş bir çocuğun gözünden yazdı. yirminci yüzyıl gürcü edebiyatının batmayan güneşi olarak da anılan nodar dumbadze, kısa süre önce ülkemizde yayımlanan güneşli gece (1967) romanında ise yalınlık, akıcılık, soylu bir mizah, lirik bir nesir, iyimser bir hüzün, katışıksız bir hümanizm ve yurtsever bir duyguyu özleştiriyor. öğrencilerine ithaf ettiği yapıtında, genç temo (teimuraz baramidze), on iki yıllık sürgünden dönen annesiyle yaşadığı kopukluk ve duygusal sorunlarla boğuşur. asıl mücadeleyi ise ailesine yıkımı yaşatan suçluyla yüzleşince verecektir. on iki yıllık sürgünden döndüğü o ilk anlarda “merhaba oğlum!” diyen anneyi sıcak bir selamla karşılayamaz temo. gözyaşları içinde, “merhaba hanımefendi!” diyebilir ancak. ne mutlu bir telaş, ne adam gibi bir kucaklaşma... temo’nun, “merhaba anne,” demesi çok vakit almasa da hissettiği yabancılık ve uzaklık hissini okura kararınca geçiriyor dumbadze. duyguları işlerken uzatmayı sevmeyen bir yazar nodar dumbadze. acılı, on iki yıl süren sürgünlüğünde, hapiste çocuğunu ölesiye özlemiş, kalbi buna umutla dayanmış, sonunda kavuşmuş, gözyaşları sessizce çenesinde toplanan, temo’nun ermeni bekçi artavaz amca’yla hakkında dertleştiği, onunla birlikte şerefine içtiği annesi aniko’yu, ikinci hatta bazen üçüncü plana alıyor bu nedenle. her kişi, temo’nun öyküsüne katkıları oranında yer buluyor yapıtta. öyküleri öteleniyor ya da önemsenmiyor demek istemiyorum ama öyle çok katmanlı bir yapı kurmuyor dumbadze. mevzuları ve bağlantıları uzatmıyor. oysa anne aniko’nun yanı sıra bir guram, bir tavera, rahatlıkla ayrı birer roman olacak nitelikte karakterlere sahip. gene de haksızlık etmeyelim, yapıtta yer verildiği kadarı bile derinliklerini sezmenizi sağlıyor. temo’nun en yakın arkadaşı guram, hayatın arsız, aykırı, kaygısız hali gibi. savaşla tehdit eden churchill’e, “silah gösterip kullanmayan adama adam demem,” diyen, savaş değil dünya yerle bir olsun isteyen, mert, gözünü budaktan sakınmayan, adam gibi bir adam. metnin dramatikleştiği, kişilerin umutsuzlaştığı yerlerde devreye giren bir kurtarıcı adeta. guliko ise amatör şair ve öykücü başkişimiz temo’nun ilk aşkı... ne çok sevdi onu ve ne hızlı bitti aşkları... sonra lia geldi... onu da çok sevdi... hatta daha çok sevdi. dumbadze, çeşit çeşit sevginin adımlandığı yapıtında, tanrı sevgisini de anne sevgisi gibi gecikmeli bir idrak haliyle yaşatıyor temo’ya; örtülü, derinde.

    1930 ve 1940’ların biçimci edebiyat modellerini yıkan bir kuşaktan gelen nodar (vladimirovich) dumbadze, toplumsalcı gerçekçiliğin sağlamlaşması ve gürcü halkının yaşamındaki değişimlerin aktarılması yolunda emek veren yazarların başında geldi. ilk şiirlerini ve öykülerini ekonomi eğitimi aldığı 1950’de, tiflis devlet üniversitesi yıllarında yazdı. 1956’da ve 1957’de mizahi öykülerinden oluşan üç kitabı yayımlandı. çeşitli gazetelerde editörlük ve gürcü film piyasasında senaryo yazarlığı yaptı. büyük kurtuluş savaşı sırasında direnen bir gürcü köyünü konu aldığı, otobiyografik romanı ben, ninem, iliko ve ilarion (1960) ile geniş kitlelerce tanındı. romanın merkezine genç bir öksüz, büyükannesi ve öksüzün emanet edildiği iki sivri dilli, çok zeki ve cömert komşuyu aldı. sonraki romanı, ülkemizde de yayımlanan güneşi görüyorum’u (1960) yine savaş yıllarında geçiren yazar, cephedeki yakınlarını kaybetme korkusuyla yaşayan köylüleri yazdı. 1964’te komünist parti’ye katılan dumbadze, gürcistan yazarlar birliği başkanlığı, sovyetler birliği yazarlar birliği yönetim kurulu üyeliği, birkaç dönem milletvekilliği ve gürcistan komünist partisi merkez komitesi üyeliği yaptı. 1967-1972 arasında ise mizah dergisi niangi’nin (timsah) editörüydü. 1 çağdaş gürcü edebiyatının öncü isimlerinden nodar dumbadze’nin kaleme aldığı “güneşli gece”, ikinci dünya savaşı sonrasında tiflis’te geçen hikâyeye dayanıyor. roman, ana kahraman temo’nun yaşadıkları üzerine gelişiyor. sürgünden dönen temo yaşamı, aşkı, âşık olduğu denizi ve güneşi en baştan tanımlamaya koyulur. daha önce, kendisine başka başka duygular ifade eden kavramlar bütünüyle değişmiştir. gürcü kültürü ve yakın tarihinden siyasi, sosyal izler taşıyan, değişim, erinç ve kaygılar üzerine sarsıcı bir roman “güneşli gece”. nodar dumbadze’nin kaleminden insan ruhunun derinlerinde metaforlarla gezinen bir anlatı.

    dumbadze’nin tanrısı’nın şerefine içilir! guram’ın tanrı’yı benimseyiş şekli ise bambaşka: “senin annen bir tanrı... sen tanrı’yı kim sanıyorsun? sakallı dede mi? tanrı o kadar sarih, o kadar yakın, o kadar aşikâr ve o kadar sıradan ki, gördüğünde tanrı olduğunu anlamıyorsun. (...) tanrı’ya, sana benzediği için, bana benzediği için değil, annene benzediği için inanacaksın.” temo ve onunla birlikte belli ki dumbadze de bu yaklaşımı kabullenmekte zorlanıyor. yine de şerefine içiriyor o tanrı’nın. sonra inanmanın ve onu kaybetmenin şerefine de... gözyaşlarıyla, “ölmeye değecek hiçbir şey yoktur bu dünyada. (...) tanrı yok, tanrı yok, tanrı yok!” diye bağıran dursun dayı ise ayrı bir âlem! temo’nun guram gibi bir diğer yakın arkadaşı olan ve yıllar sonra bir gün kapısını çalan tavera’ya gelince... temo’nun okul arkadaşı. hırsızlıktan altı yıldır yattığı hapisten kaçmış. okumak ve geçmişe bir sünger çekmek istiyor. tam bu noktada temo’nun hayatındaki ikinci kırılma noktası, alt kat komşuları, eski asker abiba todria devreye giriyor. abiba amca’dan, taver için yardım, devlete bir çeşit aracılık yapmasını istiyor temo. kurda kuzu emanet ettiğini ne bilsin! komünizm, stalin ve korkular... oysa temo, dertsiz bir çocuktu. güneşi, denizi ve guliko’yu seviyordu. sonra lia’yla tanışmıştı. annesine kavuşmuştu. kendisine hiçbir zaman ihanet etmeyecek, adam gibi adam olan guram gibi bir arkadaşı şükür ki hayatında hep olacak. ama hayat mükemmel değil. güneş acımasızca yakar olmuş; o pek sevdiği denizden de sıtkı sıyrılmıştır. varazi vadisi ise hep sisli, hüzünlü. gluko’yu ise özlemiyor bile. annesiyle pek çok konuda birbirlerini anlamadığı, abibo ihanet ettiği, tavera’ya kimse inanmadığı, komünizmin argümanlarından bıktığı, gençliği anlamadıkları ve askerleri kılmaya çalıştıkları, stalin insanlığa bela olduğu için hayattan korkuyor bu gürcü artık... korkuyor ama vazgeçmeyecek. güneşi batmayacak. o güneşi hiç batırmıyor nodar dombadze. başa getirdikleriyle hayatı tıpkı güneşin batışı gibi yavaş yavaş karartıyor, ışığı azaltıyor sadece. romanını, okuma boyu sarkacından eksik etmediği, direngen umudu tazeleyerek sona erdiriyor. bir doğum günü partisinde yeniden dünyaya geliyor temo. yapıta, canlı, soluk alıp veren, düşünebilen, hayal kuran, yitmiş ve yolunu yitirmiş herkesin acılarının ve sevinçlerinin karşılığını aradığı, devasa bir yıldız karmaşası olarak yansıyan, tiflis’in o batmayan güneşi ve güneşli gecesinde buluyor yolunu. hemen tüm yapıtları tiyatroya ve sinemaya uyarlandı.

    sovyet sınır muhafızlarının hayatından esinlendiği romanı “korkma anne”de (1971) asker arkadaşlığı, bir yoldaşın kaybı ve karşılıksız aşk gibi temalar yazarın karakteristik lirik biçeminde yerini aldı. dumbadze bu romanı yazarken sınır devriyesinde bir süre hizmet vermek için özel izin aldı. beyaz bayraklar’da (1973) haksız yere cinayetle suçlanmış bir adamın yazgısının izini sürdü. son romanı sonsuzluk yasası’nda (1978) hastanede yatan durumu ağır hastaları, kısa öyküsü khelados’ta ise anavatanından ayrılan yunanlı bir erkek çocuğu anlattı."