şükela:  tümü | bugün
  • "ad isarettir" seklinde tercüme edilebilecek latince bir deyis. yani adiniz bir yerde kaderinizi yansitir gibi, yani sirketinizin adini titanik koymayin gibi...
  • (bkz: nomenclature)
    (bkz: golem)
    (bkz: buyu)
    (bkz: ged)
  • (bkz: kadercilik)
  • pekala, madem nomen est omen diye latince bir deyiş yumurtlamış ata bellediklerimiz, madem adımız kaderimizi yansıtıyor, lakabımız geleceğimizi çiziyor, yanyana dizilmiş bir takım kerameti kendinden menkul eciş bücüş çizgiler kedinin yün yumağı ile oynadığı gibi hayatlarımızla oynuyorlar sevgili latinyalılara inanacak olursak, eee bizim de başımız kel değil ya, o halde ismimizi kendimiz belirleyip, kaderimizin dizginlerini ele geçiremez miyiz? üstelik başımız kel olsa kaç yazar, konunun kafataslarımızda santimetrekareye düşen saç teli sayısıyla bir ilgisi yok ki, aramızdaki köse lakaplı tüysüzler bile yapamaz mı bunu? mahkum muyuz harflerin ve hecelerin onomastik zulmüne?

    new york city’de yaşadığım yıllarda ne zaman çişim gelse arayıp fikir danıştığım queensli meşhur hintli ürolog (en azından artık ekşi sözlük çapında meşhur) “dilip doctor” da aynı benim gibi düşünmüş, bu nominatif determinizme isyan etmiş olacak ki, daha çocuk yaşında, “z” ile başlayan ve telaffuzu apu’nunkinden dahi daha mümkünsüz soyadını şıp diye değiştirivermiş (apu nahasapeemapetilon... ezberden yazdım vishnu sizi inandırsın). okulda “dilip ztelaffuzupekzor” olarak anılmaktan, ve de sözlülerde tahtaya en son kalkmaktan, dönem sonunda karnesini tüm arkadaşlarından 30-40 saniye daha geç almaktan 12 yaşındaki bacak kadar çocuktan beklenmeyecek derecede sıkılan dilip, çareyi gidip hocasına mızmızlanmakta, “öytmenim, öytmenim, soyadımın z ile bayslamasından nefyet ediyoyum, sözlüde hep sona kayıyoyum, nooluy biy çaye?” diye adamcağızın başının etini yemekte bulmuş (fakat ne kadar da şirin konuşurmuş öyle küçük dilip! söyleyemediği r’leyini yesinley.) mustafa kemal’in efsanevi matematik hocasından feyz alan hintli öğretmen de bir süre düşünüp, yol kenarındaki ineğe iki kuple dua ettikten sonra demiş ki: “bak dilipçiğim, anan doktor, baban doktor, o halde bundan sonra senin adın dilip doctor olsun, ne dersin?” ne diyecek, hay hay demiş elbet, ve de kırk yıldır da dilip doctor olarak hayatını sürdüregeliyor bu şahıs. yalnız bir gün hakikaten kendisine denk gelirsem, “madem derste hep sona kalmaktan bezmiştin, neden soyadını aardvark yapmadın behey adam?” diye de sormak isterim.

    bu tuhaf ama gerçek hikayeden zihnimi kurcalayan muammaya dönecek olursak, hakikaten de nomen omen midir? dilip bey blu çağında kendisine miras bırakılan soyadını reddedip mahallede “adım doctor...dilip doctor” diye gezinmeye, tüm kümesi elden geçirmiş horoz gibi böbürlenmeye başlamasaydı, yine de bugün doktorluk mesleğini icra ediyor, queens halkının idrar yolu enfeksiyonlarının tedavisiyle uğraşıyor olur muydu? dilip bey bu konuda söyle buyurmuş: “yıllar geçti, ortaokuldur, lisedir, hepsini bitirdim, bir meslek sahibi olma yaşına eriştim, kendi kendime dedim ki “zaten halihazırda herkes bana doctor diye hitap ediyor, eh bari ben de tıp okuyayım, doktor olayım, hem beni doktor bellemiş insanlar için kolay olsun, neşeli olsun, hem de partilerde, kokteyllerde yeni insanlarla tanıştığımda elimde hazır bir muhabbet konusu bulunur, bardan kız kaldırmaktan zorlanmam ilerde.”

    bu tür sahibinin mesleği ile müthiş bir uyum gösteren, ahenk içinde danseden isimlere ingilizce’de aptronym deniyor. “uygun, yerinde, tam oturmuş” manalarına gelen apt sözcüğü ile “isim” anlamındaki onuma son ekinin (hatırlayınız: retronym, eponym, homonym, anonym, pseudonym, vesairenonym) izdivacından doğmuş bir kelime bu, ve kavramın olmasa da sözcüğün fikir babası franklin p. adams isimli amerikalı bir köşe yazarı. kendisinin ikinci amerikan başkanı john adams veya önün oğlu ve altıncı amerikan başkanı john quincy adams ile bir akrabalığı olup olmadığını bilemiyorum. öyle yaygın bir soyad ki şu “adams”, sırf benim yaşadığım binada dahi 13 tane üstünde ‘adams’ yazan kapı zili var, üstelik binada sadece 8 apartman olduğunu düşünürseniz, biraz garip bir durum bu. bu meseleye daha yakından eğilmek icin (bkz: dünyada en sık rastlanan soyadlar)

    tıpkı pringles yerken olduğu gibi (once you pop you cant stop!), bu aptronymleri toplamaya bir kere başlayınca da durmak bir hayli zor: “felicity foote” ismindeki dans öğretmeni, “james bugg” adındaki böcek ilaçlayıcısı, beyaz saray sözcüsü “larry speakes”, wimbledon şampiyonu eski meşhur tenisçi margaret court ve astronot “sally ride”...hepsi gerçek birer insan ve neşeli birer aptronym örneği olmakla kalmıyorlar, adeta nomen est omen deyişinin de ayaklı birer kanıtı oluyorlar. fakat ben şahsen hepsinin bu aptroynmsel durumdan bezmiş olduklarını, tanıştıkları her yeni insanla “aa, adınla mesleğin ne kadar benzeşiyor!” muhabbetine girmektense, “john smith” veya “jane doe” olarak hayatlarını sürdürmeyi tercih edeceklerine inanıyorum.

    aptroynmlere bir kere başlayınca durulamadığı konusunda uyarmıştım sizi: haber yapımcısı “bill headline”, 2003 world series of poker şampiyonu chris moneymaker, roman yazarı “francine prose”, ingiliz nörolog “lord brain”, amerikalı yargıç “judge wisdom”, bunlar ismi değilse de cismi çoğumuza meçhul aptroynm sahiplerinden sadece birkaçı. peki ya ingiliz romantik şair william wordsworth öyle mi ya? “wordsworth” ismini hayat boyu taşımaya mahkum bir adam, şair olmasın da ne yapsın, sorarım sizlere? (aslında linguistlik de yakışırmış.) veya “armand hammer” isimli işadamının gün gelip de – zaten herkesin kendisine ait olduğunu sandığı - “arm and hammer” isimli kabartma tozu üreticisini satın almasını hayretle karşılayabilir miyiz? bu konuda kişisel tecrübeleri sorulan dr. robert e. strange, “ismim “strange” iken, psikiyatrist olmamak gibi bir şansım yoktu.” diyerek kaderini ismine teslim ederken, bellevue, washington menşeli avukat “david j. lawyer” “vallahi neden avukat olduğumu bilmiyorum, ama sarı sayfalar yerine yanlışlıkla telefon fihristinde “lawyer” (avukat) sözcüğünü aratıp beni bulan bir sürü müşterim ve müvekkilim var, cok memnunum.” şeklinde cevap veriyor, aptroynm’inin ticari getirisine, mesleki avantajına çekiyor dikkatlerimizi.

    isimlerle mesleklerin (yani bir yerde kaderlerin) benzeşmesinin önemli bir sebebi, soyadlarının yaygınlaşmaya başladığı ilk zamanlarda, insanların soyadı seçimlerinde doğal olarak mesleklerinden yararlanmış olmaları. misal, bugün “smith” sözcüğünün ingiliz dünyasındaki en yaygın soyisim olmasının sebebi, 16. ve 17. yüzyıllarda hem ingiltere’de hem de amerikan kolonilerinde her köy ve kasabada birkaç adet nalbant ve demirci (“blacksmith”) bulunması. günümüzde sırf amerika’da 2 milyondan fazla “smith” soyadlı insan var, fakat ülkedeki nalbant sayısı iki elin parmaklarını geçmez (iki elinizde 10 bin parmak varsa tabii.) benzer şekilde ülkemizde de “nalbant, terzi, demirci, ayrancı, çömlekçi, hırsız” gibi soyadlara, veya gelecek nesilleri de düşünmüş ileri görüşlü sülalerin evlatlarında “okçuoğlu, nalbantoğlu, sonütücütorunu, küçükesnafyavrusu, hayaliihracatçıçocuğu” şeklinde isimlere rastlamak gayet mümkün. ve eğer bu tür mesleki soyadlarına sahip kişiler, babalarının, dedelerinin izlerinden yürüyüp aile mesleğini icra ederlerse, babadan oğula öğretilen zanaatte ustalaşırlarsa, veya nepotizm yoluyla aile şirketinin başına geçerlerse, o zaman bir aptroynm sahibi olmaları, isimlerinin kaderlerini belirlemesi pek de şaşırtıcı olmaz, öyle değil mi? (pek de şaşırtıcı olmaz yerine “işten bile değil” diyecektim ki, gayet “işten” olduğunu fark ediverdim.) yani isimlerimizle kaderlerimiz, lakaplarımızla hayat hikayelerimiz arasında sadece tesadüfi değil, bir neden-sonuç ilişkisi, nedensellik zinciri de hasıl olabiliyor zaman zaman. fakat isimlerinin işaret ettiği meslek ya da uğraşa yönelen kişiler bunu ne derece bilinçli bir şekilde yapıyorlar, isim ve hayat arasındaki bu uyumdan, bu kader arkadaşlığından ne derece kişinin seçimleri, ne derece bilinçaltı, ne derece de tesadüfler mesul, iste bu hususta sağlıklı ve doyurucu çalışmalar, nomen est omen iddiasını doğrulayacak veya yanlışlayacak bilimsel araştırmalar mevcut değil ne yazık ki. bu vesileyle saygın linguist dr. hakkı dilbilmez ve ünlü psikolog dr. şeyhan ilgisiz’i göreve davet ediyorum, kendilerinden bu alanda kesin açıklamalar bekliyorum.

    ayrıca bir de “anti-aptroynm” veya “an-aptroynm” denilen bir kavram var ki, aptroynm sahiplerinin tecrübe ettikleri serendipitynin tam tersi, oldukça talihsiz bir durumu ifade etmekte kullanılıyor. yani, sahiplerinin meslekleri ile tam bir tezat yaratan, uyumsuz, mendebur isimler bunlar. an-aptroynm sahipleri, isimlerinin yoğun muhalefetine rağmen mesleklerini icra eden, titanik isimli bir şirket kadar zor şartlarda işlerini yapan kişiler bir anlamda: misal, “lawless” (kanunsuz) soyadına rağmen adalet dağıtan amerikalı yargıç, veya endüstriyel dolandırıcılığın önüne geçmekle görevlendirilmiş “federal trade commission”’in “orson swindle” (swindle = dolandırmak) isimli üyesi gibi. ülkemizde de “ahmet kanunsuz” diye bir polis, ya da “gökhan eliağır” diye bir dişçi var mıdır acep?

    bir de, ben de bu deyişin doğrusunu “nomen est omen” diye biliyordum, ama geçenlerde gayet saygın bir gazetede “nomen et omen” şeklinde okudum. “est”’teki o s harfine ne oldu acaba? yaş haddinden emekliye mi ayrıldı, yoksa böyle tunç kafiyeli bir latin vecizesinde görev almaktan sıkılıp istifa mı etti, pılısını pırtısını toplayıp los angeles’a mı taşındı, çalışma iznini çıkarttıktan sonra santa barbaranın s’si olarak mı işe başladı? zihnimde adriyatik denizi kıyısında, ufak bir italyan kasabasında bir harabe canlanıyor, roma imparatorluğu’ndan kalma. kimseciklerin uğramadığı, üç beş yıkık dokuk duvar, bir de hiçbir yere açılmayan bir kilise kapısından ibaret bir yer. kapının üstünde silik harflerle nomen est omen yazıyor, “francesco dindar” adında bir başrahip yazdırmış olsa gerek. s harfi bir gün n,o,m,e ve t harflerine dönüp diyor ki, “canlar, gelen yok giden yok, ben bezdim bu kilise kapısının tepesinde haremağası gibi bekleşmekten, böyle genelgeçer, ispatı da yanlışlanması da mümkünsüz bir deyişte nöbet tutmaktan. ben gidiyorum dostlar, yeni dünyada şansımı deneyeceğim, artık bensiz nomen et omen diye mi devam edersiniz, yoksa bir yerlerden a harfi transfer edip “teoman” mı olursunuz, o kadarı size kalmış. haydi sağlıcakla kalın. pardon, ağlıcakla kalın.”

    [bakın, tam unutuyordum. yeri gelmişken bu kader mevzusuna farklı bir yaklaşım için (bkz: character is destiny)]
  • inkar etmenin alemi yok, günümüzde bebek bakımı ve çocuk yetiştirme kurumu amacını ve itici gücünü kan (ve gönül) bağlarından alan doğal bir görev olmaktan çıkıp ebeveynlerin sosyal çevrelerine çocuk büyütmedeki üstün yeteneklerini sergileyebilecekleri bir sidik yarışına dönüşmüş durumda. çekirdek aile yapısının doğumdan sonra tüm memelilerden daha uzun bir acizlik süreci geçiren homo sapiens sapiens’in türünü devam ettirebilmek için ihtiyaç duyduğu bir toplumsal sistemden ziyade özünde grotesk bir kendini gösterme, konuya komşuya hava atma arzusu yatan akılalmaz bir rekabet ortamı olarak algılandığı, görünüş ve işleyiş olarak trajikomik bir tiyatro oyununa, hatta merdano sirkine benzemeye başladığı bir devirde yaşıyoruz.

    görebildiğim kadarıyla (ki toplumsal konularda görüşüm kontakt lens takmış bir şahin kadar keskin, içgüdülerim somon kokusu almış bir kutup ayısı kadar kuvvetlidir), bu hazin durum özellikle batı ülkelerinde ve anglosakson dünyasında kök salmış durumda; ve çağımızın hemen her absürd fenomeni gibi, en uç örnekleri de elbet amerika birleşik devletleri’nde baş gösteriyor. son on yıldır popülerleşen, ve sözkonusu öğrencinin zekasından ve akademik başarılarından ziyade ebeveyninin aşağılık kompleksine ve kendine güvensizliğine ışık tutan “my child is an honor student at xyz high school” (“benim çocuğum xyz lisesinde teşekkür listesinde”) türü araba arkası yazıları*; bunlara tepki olarak doğmalarına rağmen altlarında yatan eziklik ve ebeveyn hırsı açısından karşıtlarından pek de aşağı kalmayan “my kid beat up your honor student kid” (“benim çocuğum senin teşekkür listesindeki çocuğunu dövdü.”) çıkartmaları, çocuklarını doğru işe girebilmek için gidilmesi gereken doğru üniversiteye girebilmek için gidilmesi gereken doğru liseye girebilmek için gidilmesi gereken doğru ortaokula girebilmek için gidilmesi gereken doğru ilkokula girebilmek için gidilmesi gereken doğru anaokuluna sokmak için hiçbir alavere dalavereden geri kalmayan (anaokulu müdürüne “karayip adaları’nda bir hafta tatil” rüşveti vermekten tutun, araya torpil amacıyla orgeneraller, senatörler sokmaya çalışmaya kadar) anne babaların insanın kanını donduran hokkabazlıkları, vs. bunlar çocuklarının geleceğini ne kendi sosyal, ekonomik, kültürel ve entelektüel konum ve birikimlerine, ne çocuklarının yeteneklerine, zekasına, ve meritokrasinin paslı çarklarına, ne de şansa bırakmaya zerre niyeti olmayan modern ebeveynlerin hastalıklı çocuk büyütme anlayışlarının en göze batan, belki de en naif dışavurumları. her ne kadar judith rich harris namlı amatör psikolog ve araştırmacı the nurture assumption (“büyütme varsayımı”) isimli kitabında anne babaların çocuğun karakteri, zekası, ve geleceği üzerindeki etkilerinin sanılandan (ve de çocuğun genlerinin ve arkadaş çevresinin etkilerine nazaran) çok ama çok daha az olduğunu gözler önüne serdiyse de (ve bu vesileyle pediyatrik psikoloji ve psikiyatri bilimlerini kökünden sarstıysa da), tipik ebeveynler – belki şimdiden bir kilometre taşı olarak anılan bu kitabı okumadıklarından, belki de okusalar dahi bu bulguları kabul etmek istemeyeceklerinden – çocuklarını istedikleri gibi şekillendirebilecekleri birer tabula rasa olarak görmeye, onlara gönüllerince şekil verebilecekleri birer kil yığını, akıllarınca yontabilecekleri birer mermer parçası muamelesi göstermeye devam ediyorlar. ve çocukların karakterlerinin ve geleceklerinin ebeveynlerce çizilebileceğine dair bu yaygın ve sarsılmaz inanç, yeni doğmuş çocuğun yaşamında son olmasa da ilk defa anne babanın kendisine yönelik ilk resmi eyleminde, yani isim verme ritüelinde baş gösteriyor. pek çok anne baba nedense çocuklarının doğru ismi taşımazlarsa hayatta başarıyı yakalayamayacaklarına, adların hem estetik hem de öngörücü, neredeyse clairvoyant değerler taşıdıklarına inanıyorlar. aslında bu inanç ülkemizde batı ülkelerinde olduğu kadar yaygın değil, hala “satılmış”lara, “yeter”lere, “nekibuşimdi?”lere rastlamak mümkün (sonuncu örneği uydurmuş olabilirim.) ama biz de kesinlikle muaf değiliz bu temayülden, isim ile kader belirleme sevdasından, nomen est omen inancından: onca zafer, başar, gönenç, hidayet, muzaffer tanıdım, hayatımda daha bir tane “mağlupol”, “katastrof”, ya da “batasıca”’ya rast gelmiş değilim.

    maalesef bu isim-kader ilişkisi, adların kişilerin geleceklerine ve hayatlarının akışına etkisi meselesi somut örnekler açısından kıt bir alan, pek fazla ampirik veri yok elimizde. ama olduğu kadarıyla zikredilmeye değer yine de: robert lane isimli bir baba var mesela. harlem mahallesindeki sosyal konutlarda yaşayan, new york’un varoşlarında kıt kanaat geçinen robert, 1958 yılında doğan oğluna belki biraz ümit, biraz heves, biraz da muzırlıkla “winner” (“kazanan”, ya da “galip”, belki zorlarsak “muzaffer”) ismini koymuş. üç yıl sonra, lanegiller’in yedinci (ve sonuncu) çocukları doğduğunda, bir an için kötü bir laz fıkrasının son satırı olmak istercesine “yeter” ismini akıllarından geçirmişlerse de, robert nihayetinde bugün kimsenin hatırlayamadığı sebeplerden dolayı bu yavrusuna “loser” (“kaybeden”, “yenik”, “ezik”, gerçi sanırım loser artık türkçe’ye de girmiş, iyice yerleşmiş bir kavram) ismini layık görmüş. bebeği aslında istemediğinden, baba olmaktan gına geldiğinden veya yedi çocuklu hürmüz rolünde fenalıklar geçirdiğinden değil, sadece winner-loser simetrisinden sapıkça bir haz aldığından, çocuklarının isimlerinden kendisine (ve 47 yıl sonra bizlere) eğlence çıkardığından.

    winner lane’in tutunamaması, başarısız olması, intihar mektubunu yazarken dahi tükenmez kaleminin tükenmesi (mecazi olarak tabii) ne kadar ihtimaller dışı görünüyorsa, loser lane’in de şu hayat koşuşturmacasında ipi göğüsleyebilmesi, tescilli bir loser olarak 1-0 mağlup başladığı yaşam savaşında muvaffak olabilmesi, hayatta bir yerlere gelebilmesi de o kadar miniskül bir olasılık, ihtimaller evreninde öylesine gözardı edilebilir bir seçenek gibi duruyor, öyle değil mi dostlar? lakin, kazın ayağı öyle değilmiş (“niçin kazın ayağı da, penguenin gözü veya hipopotamın kuyruğu değil?” diyecektim ki, üşenmeyip kazın ayağı öyle değil başlığına göz attım, ve bilgilendim. ama öğrendiklerimi burada tekrarlayacak değilim): loser lane özel bir lisede burslu olarak okuduktan sonra, gayet efendi bir üniversiteden* mezun oluyor, new york polis departmani’nda* polis memuru olarak işe girip, detektiflige, oradan da komiserliğe kadar yükseliyor. (bugün kendisi hala new york’ta komiser ünvanıyla çalışmaktadır, ve de isminden utanmamasına ve gücenmemesine rağmen kendisine “loser” diye hitap etmeyi içlerine sindiremeyen meslektaşlarınca “lou” diye çağrılmaktadır.)

    peki ya abisi, winner lane, kazanmaya mahkum çocuk? şu günlerde elli yaşına merdiven dayamış olan winner’in en kayda değer başarısı, sabıka kaydının uzunluğu ve derinliği. hırsızlıktan aile içi şiddete, başkasının arazisine izinsiz girmekten, polisin emrine karşı gelmeye kadar binbir çeşit suçu ve otuzdan fazla tutuklanmayı yarım asıra sığdırmayı başarmış, bu türk vatandaşlığı’na geçse “muzaffer sokak” ismini alması muhtemel arkadaşımız.
    maalesef winner ve loser kardeşler günümüzde birbirlerinden kopmuş durumdalar; öyle ki kardeş bile sayılmazlar, konuşmuyorlar dahi. hayatları boyunca tanıştıkları her yeni insanla “aaa, ne ilginç bir isim” muhabbetini çevirmeye onları mecbur bırakan babaları ise artık hayatta değil. yine de onun adına şu soruyu sorabiliriz: her ne kadar isim-çocuk eşleştirmesinde hafif bir karışıklık olmuşsa da, acaba bu alışılmadık isimleri seçmesinin altında yatan sebep sağlam mıydı? nomen omen midir, ismimiz kaderimizi belirleyebilir mi? bir çocuğun ismi, çevresine ne tür sinyaller saçıyor, hayatboyu karşılaştığı insanlara nasıl bir mesaj veriyor?

    tam bu soruları cevaplamak üzere kolları sıvamış, kütüphaneye kapanmış ve yıllarca sürecek bir sosyoantropolojik ve psikoekonomik bir çalışmaya el atmıştım ki, böyle bir çalışmanın zaten kısa bir süre önce tamamlandığını öğrendim, ve de bakkaldan biramı alıp birkaç yıl daha hiçbir şey yapmadan miskin miskin oturmak üzere evimin yolunu tuttum. daha önce cüzi meblağların ahlakı ve “sumo güreşinde şike” konularındaki (bkz: sumo/@benbirpipodeğilim) araştırmalarından hatırlayabileceğiniz steven levitt isimli üniversity of chicago profesörü genç ekonomist ile (ki kendisinin geçtiğimiz ay yayımlanan ve amazon’un en çok satan kitaplar listesinde ikinciliğe kadar yükselen kitabında lisede benden iki sene ileride olan, gayet iyi tanıdığım bir çocuğun çalışmalarından övgüyle bahsedilmesi beni kısa süreli bir buhrana sürüklemiştir), roland g. fryer jr. isimli bir başka genç ekonomistin (ki kendisinin yaşıtım olduğunu, aynı yıllarda aynı okulda, birbirine bitişik binalarda okuduğumuzu ve onun şu anda emin adımlarla harvard’da profesörlüğe yürüdüğünü düşünmek beni daha da uzun süreli buhranlara sürüklüyor, kıskançlık değil, belki bir tür özenme) yaptığı bu neşeli ampirik çalışmanın sonuçları “the causes and consequences of distinctively black names” ( “belirgin zenci isimlerinin sebep ve sonuçları”) adı altında yayımlanmış.

    kedilerin başına gelenleri* bilmeyen, umursamayan veya bu deyişin kendilerini ilgilendirmeyen işlere burunlarını sokan insanlar için bir metafor olduğunu fark etmeyen bu meraklı kafadarlar, müthiş derecede geniş ve zengin bir veritabanını - 1961 yılından beri california eyaletinde doğan her bebeğin doğum belgesini – kurcalayarak başlamışlar isimsel araştırmalarına. on altı milyondan fazla doğum belgesini kapsayan, ve doğan bebeklere verilen isimlerin yanisıra, cinsiyet, ırk, doğumdaki ağırlık, anne babanın evli olup olmadığı, ebeveynlerin posta kodu (ki bu ailenin sosyoekonomik durumu ve de yaşadıkları bölgenin etnik kompozisyonu açısından çok kuvvetli bir ipucudur), doğum faturasını ne şekilde ödedikleri (bu da ekonomik bir göstergedir takdir edersiniz ki) ve de eğitim seviyeleri (bebeğin değil, anne babanın) gibi çeşit çeşit, tek tek çok bir şey ifade etmeseler dahi, bir arada değerlendirildiklerinde ailenin sosyoekonomik statüsü ve entelektüel, kültürel ve eğitimsel birikimi hakkında bir claude monet tablosu gibi flu değil, bir eduardo manet eseri kadar berrak ve belirgin bir resim çizilmesine imkan tanımaktadırlar. ve de bu verilerden görüldüğü kadarıyla, siyahlar ve beyazlar arasındaki sosyal ve ekonomik uçurum, siyah ve beyaz kültürler arasında da görülmektedir. bu durum belki zenci rapçileri taklit etmeye hevesli beyaz suburban gençleri düşününce biraz şaşırtıcı gelse de, averaj (“sıradan” değil, “ortalama” manasında) bir beyaz aile ile averaj bir siyah ailenin yaşantılarını gözlemleyen birisi için pek de sürpriz olmayacaktır: beyazlar ve siyahlar farklı televizyon programlarını izlemekte, değişik marka sigaraları tercih etmekte, ve bizim konumuz için en önemlisi, çocuklarına birbirine hiç ama hiç benzemeyen isimler vermektedirler. beyaz ve siyah bebeklere verilen isimlerin dökümünü görseniz sanırsınız ki beyaz amerika ve siyah amerika iki farklı dilin konuşulduğu bambaşka iki ülke. belki de hakikaten öyle. ne yazık...*

    konumuza mevzubahis olan california doğum belgesi verileri de, geçtiğimiz yirmibeş yıl içinde beyaz ve zenci anne babaların isim seçimlerinde birbirlerinden ne kadar uzaklaştıklarını gözler - braille kullanan görme özürlü dostlarımız için ise parmaklar – önüne seriyor. black power hareketinin bizlere mirası olan bu beyaz-siyah bebek ismi uçurumu, sanırım tüm dünyanin kolektif hafızasından silmek istediği bir dönem olan 1970’lerde (12 eylül öncesi dönem, stagflasyon, arap-israil savaşı, petrol kıtlığı, mustafa sandal’ ın doğumu, vs..) baş göstermiş. 1970 yılında bir zenci mahallesinde doğan siyah bir kız çocuğuna verilen ad, ortalama olarak siyahlar arasında beyazlar arasında olduğundan iki kat daha sık rastlanan bir isim oluyormuş. 1980’e gelindiğinde, bu oran ikiden yirmiye fırlamış, yani ortalama zenci kız çocuğunun ismi, zenciler arasında beyazlar arasında olduğundan yirmi kat daha popülermiş. erkek çocuklarının isimlerinde de aynı trend gözlemlenmiş, fakat bu kadar bariz değil: bunun sebebi de, hangi ırktan olursa olsunlar, ebeveynlerin oğullarının ismi konusunda kızlarının ismine nazaran daha az maceraperest olmaları, “shaniquaa”, “preciousness”, “phinnaeus” gibi isimlerden kaçınmaları. günümüzde ise, california’da doğan zenci kız bebeklerin yüzde kırkından fazlası, o yıl doğan yaklaşık yüz bin beyaz kız bebekten (yani olimpiyat stadını doldurmaya yetecek kadar, ama üşüyebilirler, ufacık bebekler onlar) tek bir tanesinin dahi sahip olmadığı bir isim ile başlıyorlar hayata. daha da inanılmazı, zenci dişi bebeklerin neredeyse yüzde otuzu, o yıl doğan hiçbir bebeğe verilmemiş, yaşıtları arasında tamamen eşsiz benzersiz, doyasıya unik bir isim alıyorlar. unik demişken, 90’larda 228 bebeğe “unique”, birer bebeğe ise “uneek”, “uneque”ve “uneqqe” (hey yarabbim) ismi verilmiş, bu bebeklerin de hepsi zenciymiş.

    ne tür bir ebeveyn çocuğuna böylesine belirgin bir “zenci ismi” verir, dünyaya geldiği ilk günden çocuğunun sırtına böyle bir yük bindirir? california doğum belgeleri bu soruya açık bir cevap veriyor: veled-i zina tabir edilen bir çocuk dünyaya getiren, yani çocuğunun diğer ebeveyni ile evli olmayan (iskandinavya’da bu tür doğumların tüm doğumların yüzde altmışından fazlasına tekabül ettiğini okuduğumu hatırlıyorum, ama emin de değilim. evlilik dışı doğumların bir tabu, toplumsal bir ayıp olmaktan çıkması, iskandinavya’ya taşınma isteğimi bir kez daha körüklüyor.), düşük gelirli, az eğitimli, ghetto’da yaşayan, ergenlik çağında* ve kendisi de “siyah” bir isme sahip olan zenci bir anne. bundan da şu sonucu çıkarmak zor olmasa gerek: yeni doğmuş çocuğuna “süper-black” diyebileceğimiz “zencilere özgü” bir isim vermek, zenci ebeveynin cemaatine, içinden çıktığı topluluğa gönderdiği bir dayanişma mesajı, bir tesanüt sinyali görevi görüyor: “ben de sizlerdenim, ismine bakın ve görün ki çocuğum da sizlerden olacak. birlikten kuvvet doğar.”

    “acting white” denilen ve de ghetto’da yaşıyorsanız basınızın belaya girmesine, oreo takma ismini almanıza ve de cemaatten dışlanmanıza sebep olacak “beyazmış gibi davranma” fenomeninin tersi, madalyonun diğer yüzü bir anlamda. içinde yaşadıkları sosyoekonomik sınıfa, mahallelerine ve dış dünyaya bu birlik beraberlik mesajını gönderen, kişisel icraatin içinden programlarını yayınlayanlar sadece zenci ebeveynler değiller elbet: beyaz anne babalar da benzer bir sinyali, aynı kuvvetle fakat aksi yönde (“biz zenci değiliz! ghetto’da yaşamıyoruz!”) gönderiyorlar. beyaz bebeklerin yüzde kırkından fazlası, beyazlar arasında zencilere göre en az dört kat daha popüler isimlerle başlıyorlar hayata.

    peki, “en beyaz” ve “en siyah” isimler hangileri? kimseye pek bir faydası dokunmayacağına emin olduğum, fakat nedense bana yine de pek hoş ve neşeli gelen bu istatistikleri de hemen paylaşayım sizlerle:

    en siyah kız isimleri (harlem’de bir kadın kuaförüne gitseniz mesela): 1. imani 2. ebony 3. shanice 4. aaliyah 5. precious 6. nia 7. deja 8. diamond 9. asia 10. aliyah 11. jada 12. tierra 13. tiara 14. kiara 15. jazmine 16. jasmin 17. jazmin 18. jasmine 19. alexus 20. raven

    en beyaz kız isimleri (isviçre’deki bir amerikan okulundan bir grup yatılı kız ile karşılaştınız gstaad’daki kayak pistinde): 1. molly 2. amy 3. claire 4. emily 5. katie 6. madeline 7. katelyn 8. emma 9. abigail 10. carly 11. jenna12. heather13. katherine14. caitlin15. kaitlin16. holly17. allison 18. kaitlyn19. hannah 20. kathryn

    en siyah erkek isimleri (diyelim ki east st. louis’de bir köşebaşında buldunuz kendinizi, ya da nba’a girdiniz): 1. deshawn 2. deandre 3. marquis 4. darnell 5. terrell 6. malik 7. trevon 8. tyrone 9. willie 10. dominique 11. demetrius 12. reginald 13. jamal 14. maurice 15. jalen 16. darius 17. xavier 18. terrance 19. andre 20. darryl

    en beyaz erkek isimleri (new england’in aristokrat ailelerinden birinin malikanesinin arka bahçesinde polo oynuyorsunuz belki de): 1. jake 2. connor 3. tanner 4. wyatt 5. cody 6. dustin 7. luke 8. jack 9. scott 10.logan 11. cole 12. lucas 13. bradley 14. jacob 15. garrett 16. dylan 17. maxwell 18. hunter 19. brett 20. colin

    son olarak, beyazların ve zencilerin en sık paylaştıkları, her iki ırkta da görülebilen isimler ise söyle:

    kızlar: 1. andrea 2. whitney 3. alicia 4. kendra 5. alexandria 6. natasha 7. tiffany 8. brittany 9. amber 10. talia 11. erika 12. brianna 13. ariel14. gabrielle 15. veronica
    16. alana 17. kyra 18. ashley 19. breanna 20. erica
    erkekler: 1. vincent 2. george 3. troy 4. christian 5. martin 6. çörey 7. brandon 8. eric 9. craig 10. frank 11. cameron 12. shawn 13. micah 14. gregory 15. nathaniel 16. marc 17. aaron 18. dominic 19. theodore 20. isaac

    tüm bu istatistikler iyi, hoş da, başlığımıza konu olan önermeye geri dönecek olursak bir an için, isminiz kaderimiz midir, hayat oyunundaki başarımıza ölçülebilir herhangi bir etkisi var midir? siz sözlükte dolanadurun, meraklı araştırmacılar ve bilim sevdalıları boş durmuyorlar: insanların farklı isimleri ne şekilde aldıkları, adlar ve karıyer dünyasında ön plana çıkan, aranan kişisel özellikler (zeka, hırs, iş etiği gibi) arasında nasıl bir ilişki kurduklar konusunda harıl harıl çalışıyorlar. bu konuda sık sık tekrarlanan oldukça basit fakat zekice bir araştırma söyle: araştırmacı, birbirinin tıpatıp aynısı iki cv’yı (ikisi de tamamen uydurmaca tabii) olası işverenlere gönderiyor. iki özgeçmiş arasındaki tek fark, birinin tepesinde geleneksel olarak beyazların tercih ettiği bir isim, diğerinin tepesinde ise fatih sultan mehmet’in tuğrası olması. baştan alıyorum, diğerinin tepesinde ise geleneksel olarak göçmenlerin, veya zenciler ya da hispanikler gibi azınlıkların tercih ettiği bir isim olması. yani, tamamen eşit vasıf, meziyet ve niteliklere sahip iki (hayali) potansiyel çalışanın, işverenlerce farklı şekilde değerlendirilip değerlendirilmediği ölçülüyor, ve görülüyor ki “beyaz” özgeçmişler “azınlık” özgeçmişlerine nazaran daha çok ilgi görüyor, daha fazla görüşme talebine mazhar oluyorlar. bu sonuçlar kendi başlarına da oldukça ilginç ve heyecan verici olsalar da (ben heyecanlanıyorum okuduğumda), isimlerin kendi başlarına ayrımcılığa yol açtığını, veya kişinin hayattaki seçeneklerini kısıtladığını kanıtlamak için yeterli değiller, çünkü araştırma “ozgeçmiş gönderme” aşamasının ötesine geçemiyor, tıpatıp aynı özelliklere sahip ve iş görüşmesinde de tıpatıp aynı performansı sergileyecek insanlar bulmak pratikte mümkün olmadığından, iş görüşmesi çağrılarına cevap verilemiyor, araştırmanın devamı maalesef getirilemiyor.

    işte bu noktada da imdadımıza california bebek isimleri veritabanı koşuyor, bizlere regresyon analizi yaparak, diğer tüm etkenleri sabit tutmamıza, ve kişinin isminin gelecekteki eğitimi, sağlığı, geliri üzerindeki etkisini ölçmemize fırsat tanıyor. ve bu regresyon analizi yapan sevgili ekonomistlerden öğreniyoruz ki, bariz bir zenci ismi taşıyan bir kişi (imani isminde bir kadın, veya deshawn isminde bir erkek gibi), ortalama olarak belirgin bir beyaz ismi taşıyan yaşıtlarına göre (molly adında bir kız, ya da jake adında bir erkek) hemen her kritere göre daha kötü bir hayat sürüyorlar. fakat – dikkat isterim – bunun sorumlusu kişinin ismi <underline> değil </underline>. eğer iki zenci erkek çocuk, jake smith ve deshawn smith, aynı mahallede doğup, aynı ailevi ve ekonomik şartlarda büyürlerse, birisi “en beyaz” diğeri “en zenci” işme sahip olmalarına rağmen yetişkinliğe eriştiklerinde hayattaki konumları da yaklaşık aynı oluyor. ama şu var ki, oğluna “jake” ismini vermesi muhtemel olan ebeveynler, genelde oğluna “deshawn” ismini layık görmesi muhtemel ebeveynler ile aynı mahallede yaşamıyorlar, aynı sosyal ve ekonomik şartları paylaşmıyorlar. ve iste bu sebeple, “jake” ismindeki çocukların aldıkları ortalama eğitim ve hayatları süresince kazandıkları ortalama gelir, “deshawn” ismindeki çocuklardan yüksek oluyor. deshawn’un adı hayat çizelgesinin, başarılı olma ihtimalinin bir göstergesi, ama o hayat çizelgesinin sebebi değil kesinlikle. korelasyonun nedensellik anlamına gelmediğinin apaçık bir örneği bu “beyaz isim – siyah isim” meselesi.

    tüm bu bulgular ne kadar ilginç olsalar da, california doğum belgelerinin bize anlattığı tek hikaye beyaz-siyah isim ayrımının hikayesi değil. çocuklarına verdikleri isimler, ebeveynlerin kendilerini nasıl gördüklerine, ve daha önemlisi çocuklarının gelecekleri için ne gibi beklentileri olduğuna da ışık tutuyor aynı zamanda.

    amerika birleşik devletleri’nde tercih edilen isimlerin belli başlı birkaç kaynağı var: incil, ingilizce, almanca, italyanca ve fransızca’dan alınmış (yani özünde latin kökenli) geleneksel isimler, prenses, prens, kral isimleri, yer isimleri, ve nostaljik, aileden yadigar isimler. (ülkemizde de isim kaynaklarının kuran, geleneksel türkçe, arapça ve farsça isimler ve bir de anne babanın ümitlerini ve korkularını simgeleyen fiil ya da sıfat formatındaki isimler olduğunu tahmin ediyorum, incelemiş olmasam da.) daha matrağı, seçkin olduğu düşünülen, lexus, armani, baçardı, timberland gibi markalar, çocuk ismi olarak ebeveynler tarafından gittikçe daha çok tercih ediliyorlar. bir de tabii eğitimsel bir ümidi, bir hevesi simgeleyen isimler var: california’da 1990’larda sekiz adet harvard (hepsi siyah), on beş adet yale (tuhaftır ki hepsi beyaz), ve on sekiz adet princeton doğmuş (bunların da hepsi zenci...allah allah.) “doktor” (daha doğrusu “doctor”) ismini alan bir bebek olmamışsa da, üç “lawyer”* (hepsi siyah), dokuz “judge”* (sekizi beyaz), üç “senator” (hepsi beyaz) ve iki adet de “president” (ikisi de siyah) doğmuş. hepsine hayatta başarılar, isimlerini duyunca “aaaa? oooo? yaaa?” tepkileri verecek insanlara karşı da sabır dilemek isterim bu vesileyle.

    peki isimler nüfus içinde göç ediyor, bir sosyoekonomik veya etnik gruptan diğerine geçiyorlar mı? ve eğer geçiyorlarsa, bunun belirli bir sebebi, gözlemlenebilir bir sistemi var mı, yoksa tamamen zeitgeist’tan kaynaklanan, modaya bağlı bir süreç mi? 1980’de beyaz kız çocuklarına verilen en popüler on ismi, 2000 yılındakiler ile karşılaştırdığımızda (ben karşılaştırmadım, yanlış anlaşılmasın. karşılaştıranlardan öğrendiklerimi aktarıyorum sadece), sadece “sarah” isminin her iki listede de yer bulduğunu görüyoruz. 1980’de listede yer almayan, emilyler, emmalar, laurenlar, ve en tuhafi madisonlar, 2000 yılında top ten listesine giriyorlar. yani görüyoruz ki, yeni isimler dehşet bir hızla popüler olabiliyor, listebaşına tırmanabiliyorlar. peki ama neden?

    şu yüzden: bir isim yüksek gelirli ve yüksek eğitimli ebeveynler arasında tercih edilmesiyle birlikte, yavaş yavaş sosyoekonomik merdivenin alt basamaklarına doğru yolculuğuna da başlıyor, ve kısa bir süre sonra, üst sınıflardaki yurttaşlarının izinden giden, isim benzerliğinin hayat benzerliğine dönüşmesini ümit eden fakir ve eğitimsiz anne babalar arasında popüler oluyor. misal, 1980’lerde üst sosyoekonomik sınıflara mensup anne babaların tercih ettiği amber, heather ve stephanie gibi isimlere günümüzde zengin ve eğitimli ailelerin çocuklarında değil, ancak “öteki amerika”’nin fakir çocuklarında rastlanıyor; 1980’lerde bu isimleri alan her aristokrat kız çocuğu için, on yıl içersinde beş tane varoş kızı hayata bu isimlerle başlıyor.

    yani amerikalı anne babalar çocuklarına isim seçme vakti geldiğinde hollywood’a, meşhur sporcu veya şarkıcı isimlerine yönelmiyorlar (günümüzde amerika’da britney, brittani, brittany, brittanie, ve brittni’lerden geçilmiyorsa da, britney spears’in şöhreti değil bunun sebebi. hamile ilahımız britney spears bu akımın öncüsü değil, sadece semptomlarından bir tanesi, ve “britney” ismi de hayata “zengin” ismi olarak başlayıp sosyoekonomik gösterge kaydırağından kayarak “fakir” ismine dönüşmüş isimlere bir örnek). daha ziyade tanıdıkları zengin ailelere, birkaç blok ötede oturan ve kendilerine nazaran daha büyük bir ev ve daha pahalı bir arabaya sahip olan komşularına bakıyorlar. her ne kadar ebeveynler genelde çocuklarına isim koyarken kendilerine fazla yakın birisinin – mesela bir aile ferdinin veya yakın dostlarının – isimlerini kullanmaktan imtina etseler de, çoğu bilerek veya bilmeyerek “başarı” tınısı taşıyan isimlere yöneliyorlar. fakat başarı tınısı taşıyan, seçkin, high end isimler toplumun tüm kesimlerince kabul görüp kullanılmaya başlanınca, yüksek sosyoekonomik sınıflardaki yeni ebeveynler bu isimleri kullanmamaya başlıyorlar, ve kalburüstü kesimlerce terk edilen bu isimler gözden düşüyor, in olmaktan çıkıyorlar. gün geliyor, daha birkaç yıl önce bir seçkinlik göstergesi olan adlar öylesine sıradan, öylesine alelade olarak algılanıyorlar ki, alt sınıflar dahi bu isimleri kullanmak istemiyor, en son ve en yeni “elit” isimlerin peşine düşüyorlar. an itibariyle amerika’da alt ve üst sınıflarda en revaçta olan isimleri merak ediyorsanız eğer, listemiz söyle:

    üst sosyoekonomik sınıfların tercih ettiği beyaz kız isimleri: 1. alexandra
    2. lauren 3. katherine 4. madison 5. rachel

    alt sosyoekonomik sınıfların tercih ettiği beyaz kız isimleri: 1. amber 2. heather
    3. kayla 4. stephanie 5. alyssa

    üst sosyoekonomik sınıfların tercih ettiği beyaz erkek isimleri: 1. benjamin 2. samuel
    3. jonathan 4. alexander 5. andrew

    alt sosyoekonomik sınıfların tercih ettiği beyaz erkek isimleri: 1. cody 2. brandon
    3. anthony 4. justin 5. robert

    birkaç sene önce kızlarına amber ya da heather ismini veren aileler, şimdi onlara alexandra veya katherine isimlerini layık görüyorlar (aynı kızlara değil tabii, yeni doğan çocuklarına). justin ve brandon’ı* tercih eden aileler, şimdi alexander veya benjamin’e meyilliler. fakat yukarıda bahsettiğim araştırmaların sonuçları bize şunu haber veriyor: alexandra, katherine, madison ve rachel isimleri de alamet-i farikalarını uzun süre koruyamayacaklar. peki, bir sonraki “in” isimler nereden gelecekler? eğitim ile gelir ve sosyoekonomik sınıf arasındaki güçlü korelasyonu göz önünde bulundurursak, bugünün yüksek eğitimli ailelerince tercih edilen isimlerin, yarının seçkin, tercih edilen isimleri olmaları, benim bu entryi haddinden fazla uzatmış olmam kadar olası gözüküyor. gelin bu isimlere de bir göz atalım hızlıca:

    yüksek eğitimli beyaz ailelerin kızlarına verdikleri isimler (parantez içindeki sayı, ebeveynlerin ortalama eğitim süreleridir): 1. lucienne (16.60) 2. marie-claire (16.50)
    3. glynnis (16.40) 4. adair (16.36) 5. meira (16.27)

    yüksek eğitimli beyaz ailelerin oğullarına verdikleri isimler: 1. dov (16.50) 2. akiva (16.42) 3. sander (16.29) 4. yannick (16.20) 5. sacha (16.18)

    işte bu isimler, şu an ne kadar ihtimal dışı görünürse görünsün, beş on yıl sonrasının yaygın, trendy isimleri olmaya adaylar. yannick veya lucienne her ne kadar popülerleşmesi zor, niche isimler gibi gözükseler de, takdir edersiniz ki on yıl önce hiç kimsenin çocuğuna takmayı aklının ucundan dahi geçirmediği fakat günümüzde amerika’yi kasıp kavuran “madison” isminden çok da gülünç veya tuhaf değiller. ben yine de aziz kedi’nin sözünü dinleyip, kızım olursa “kuş”, oğlum olursa “dirsek” koyacağım ismini (eşimin bu seçenekleri kabul etmemesi durumunda alternatifler kız: stomach erkek: merlin).

    malumu ilam, ve hatta banaliz olacak ama, anne babalar çocuklarına isim seçerlerken, elbet birçok farklı etken, amç ve güdü birbiriyle etkileşime giriyor, nihai kararı tüm etkenlerin füzyonu belirliyor. her ebeveynin “üst sınıf”ların gözdesi olan isimleri tercih ettiğini, başarılı insanların isimlerini çocuklarına vererek kaderlerini yönlendirmeye çalıştıklarını iddia etmek de elbet yersiz ve abartılı olur. fakat tüm anne babalar isim seçimleri ile bir şeyler anlatmaya, dünyaya belirli bir mesaj vermeye çalışıyorlar, ve tüm araştırmalardan anlaşılan o ki, bu anne babaların ezici bir çoğunluğu da, isim seçimlerinde çocuklarının gelecekte ne kadar başarılı olacakları konusundaki ümit ve beklentilerine dayanarak hareket ediyorlar. ismin kendisi çocuklarının geleceğini belirlemiyor, kaderini çizmiyor, nomen est omen diyemeyiz kısacası, fakat anne babalar en azından çocuklarına doğdukları andan itibaren ellerinden gelen her yardımı yaptıkları, her avantajı sağlamaya çalıştıkları, ebeveynlık görevlerini çocuklarının doğumundan itibaren ellerinden geldiğince yerine getirmeye çalıştıklarının bilinciyle huzurla dolabilir, geceleri rahat bir uyku uyuyabilirler (ismini özenle seçtikleri yeni doğmuş bebekleri avaz avaz ağlamayı bırakırsa tabii..)
  • iddiasını türk otomotivinden "doğan", "şahin" ve "kartal" örnekleriyle saniyede çürütebileceğimiz latin sözü.
  • (bkz: veli göçer)