şükela:  tümü | bugün
  • "herkes her şeyi yapamaz" manasına gelen, latince bir deyiştir.
    vergilius'un söylediği yazılı kaynaklarda geçmektedir.
  • “sararan yaprakların parkları kapladığı, ileri doğru atılan her adımın sanki geçmişin içinden geçiliyormuş hissi yarattığı, ılık bir sonbahar akşamıydı. sally ve tony uzun zaman sonra parkın yakınındaki bir kafede karşılaşmış, bir süre aval aval birbirlerine baktıktan sonra gümbürt diye koşup kucaklaşmış, ikisi de birbirlerinin omzuna yaslanıp önce birlikte geçirdikleri güzel günleri, sonra ayrı geçirdikleri tuhaf günleri düşünerek dakikalarca sarılmış, birer kahve alarak parka girip birbirlerinden uzakta ve ayrı oldukları zamanı yargılayarak yürümeye başlamışlardı.

    arada bir duyulan karga sesleri, yaprakların hışırtısı, yerdeki yaprakların arasına gizlenmiş bastıklarında çıtkırılan düşmüş dal parçaları, ileriden bir yerlerden kulaklarına kadar gelen çocuk kahkahaları huzurlu bir ahenkle artık içlerine doğru ilerledikleri ormana yayılıyordu. ikisi de konuşmaya başladıklarında konunun nerelere varacağını ve bunun sebebinin de bizzat kendilerine kızgınlıkları olacağını bildiklerinden, bunca zaman sonra yan yana gelebilmiş olabilmenin sihrini bozmamak adına ara ara gamlı nefesler alıp, çok da konuşmak isterlerse kahvelerini yudumlayıp bu atağı dindirerek uzunca bir süre yürüdüler.

    bir süre sonra karşılarına antik tiyatroların minyatür bir versiyonuymuş gibi duran bir yapı çıktı. birisi parkın içine en fazla 30 kişinin oturup izleyeceği yerler de bulunan bir sahne yapmıştı. oturaklarının tahtaları sökülmüş, etrafı çalılar ve yabani otlar tarafından sarılmış, belli ki hiç kullanılmamış bu sahne gözlerinin önünde bir vaha gibi duruyordu. sally hemen seyirci bölümünden bir yer kaptı ve, “bana bir hikâye anlatır mısın tony,” dedi, “senin hikâyelerini çok özledim.” ikisi de o anda buğulanan gözlerini saklamak için kafalarını gökyüzüne diktiler. sally, “ne olur beni kırmasın” diye gökyüzüne yalvarıyor, tony ise kendisini intihara sürükleyen, asla onarılamayacak yaralar bırakarak hayatını mahveden bu kadın için yeniden bir hikâye anlatacak duruma nasıl geldiğini mütalâa ediyordu. “yine de kaybedeceğin bir şey yok” diyordu içinden bir ses, “artık birbirinin aynısı haline gelen ve giderek daha çok yalnızlaştıran günlerden kaçmak, sally’nin o çok özlediğim mimiklerini yeniden görmek için bir şans bu. belki de onu güldürebilirim bile.” diye düşünerek “peki” dedi.

    tony sahneye doğru ilerlerken sally, asıl izlenecek olanın kendisi olacağından habersiz, “tony… tony… tony…” diye bağırarak alkışlıyordu. tony, sahneye çıktığında tüm yaptıklarına rağmen sally’yi ne kadar özlediğini fark etti. boğazına bir yumru oturmuş, midesine bir sancı yerleşmişti; sanki ruhu bedeninden ayrılacak ve bedeni o sahnede küt diye düşecekmiş gibi hissediyordu. kafasını önüne eğdi, kollarını aşağı saldı, gözlerini kapattı ve derince bir nefes alarak: “merhaba…” dedi.

    sally çok sevinçliydi. dünyadan geçip gitmeden, en azından bir sabah daha tony’nin “günaydın”ıyla uyanmak, onunla birlikte kahvaltıda kahve içmek, gazetedeki olayları konuşmak ve bisiklete binmek gibi ihtimalleri düşledi. tony’nin izlenirken ve odakta olduğunu hissettiğinde birden bire kabaran ve tüm çevreyi flulaştıran özgüvenini özlemişti. zaten bu yüzden âşık olmuştu ona. fakat tony artık öyle biri değildi, sally ile birlikte olmaya başladıkça kendisini iyice geriye çekmiş, etrafındakileri esir alan o devasa yaratığı adeta boğup öldürmüştü. eskiyi daha fazla düşünmek istemedi. gülümseyerek başıyla tony’yi selamladı. tony de, sally’yi bir reveransla selamladıktan sonra hikâyesine başladı:

    “hoş geldin, iz. sizi ve bu izi hep hatırlayacağım.”

    sally, tony’nin vücudundaki ve kalbindeki ize gönderme yaparak sally’yi “iz” olarak nitelemesini dudağını bükerek karşıladı. bu sally’yi ilişkileri süresince çok yoran, tony’nin klasik iğnelemelerinden biriydi. tony müstehzi bir gülümsemenin ardından devam etti:

    “bugün burada tamamen tesadüf eseri ve sally’nin keyfi için toplanmış bulunuyoruz. bazı insanlar tesadüflere inanmazlar. bu yüzden size ‘tesadüf’ hakkında bir hikâye anlatmak istiyorum. varolmamız ve tüm bu dünya bir tesadüf eseridir. bunu kabullenseniz iyi olur. tesadüf hakkındaki hikâyem bu kadar.”

    tony anlatmaya yönlendirildiğinden başlamakta zorluk yaşıyordu. sally buna alışkındı. onun kendiliğinden anlatmaya başladığı zaman uçurup götüren o dinginliği, su gibi akan cümleleri, bir şey anlatmaya zorlandığında buharlaşıyordu. anlatacağını çabucak bitiriyor, eğer kendiliğinden olmazsa hiçbir hikâyeyi, hiçbir olayı dışarıda bir yerde, sally’ye yalnızlarke anlattığı gibi anlatmıyordu. sally ilişkileri ilerledikçe buna dayanamaz hale gelmişti. sevdiği, âşık olduğu ve evlendiği adamın nasıl birisi olduğunu herkes bilsin istiyor ama tony dışarıda bambaşka biriymiş gibi davranıyordu. “biraz desteğe ihtiyacı var” diye düşündü ve, “harika! devam…” diye bağırarak alkışladı. “hmmm.” dedi ve boğazını temizleyerek yeniden anlatmaya kalkıştı tony:

    “cevval acun içinde, kambur zaman düşünde, (saatine bakarak) akşamüstü tam beşte, varlıkla yokluk arasındaki o müstesna boşlukta, esnanın ötesinde dimağın berisinde, cinler belirsiz ve pireler fellahken (eliyle dağları göstererek) şuraların oralarda bir adam her tarafını nem sarmış, terinin içinde boğulmaktayken ansızın uyanmış. canı çok sevişmek istemiş o an, fakat bu arlanmaz arzuyu savuşturabilmek yeniden uyumaya karar vermiş. kararlar bir şeyin gerçekleşmesi için ve özellikle de uyumak için yeterli olmadığından biraz cırmalayıp kalkmış yatağından. eski sevgilisini aramayı düşünmüş sonra ama onun çoktan bir başkasıyla evlenmiş olması sebebiyle bunu yapamayacağını da anlamış…”

    sally, hikâyenin kendi hikâyelerine doğru kaydığını fark ederek tony’yi uyarmak için yalandan öksürürdü. fakat tony hızını almıştı:

    “bir film koymaya niyetlenmiş ama film izlerken evin kendisine saldırma ihtimalinden dolayı buna yeltenmemiş. zira bir süredir hücre evine benzeyen bir yerde beş kişiyle birlikte kalan adam'a yalnız kaldığında ev saldırıyormuş. tavanlar aşağı iniyor, duvarlar iki taraftan sıkıştırmaya başlıyor, bazen sürünerek kendisini zor bela dışarı atıyoruş. derhal, eski sevgilisi onu tekrar arar diye ayrıldıklaından beri giymediği, onun çok sevdiği kıyafetlerini giyip dışarı çıkmış. bu giysileri giymek bile ona ihanet ediyormuş gibi hissetmesine sebep oluyormuş, n’oluyor ya?..”

    ağaçların arkasından bir çift onlara doğru geliyordu. sally’ye yakın bir yerde durup, “merhaba” dediler ve izlemek istediklerini söylediler. sally çok memnun olmuştu. tony’ye seslendi:

    “hey, tony… seni izlemek isteyen birileri var. sakıncası var mı?”

    tony buna bozulmuştu. “tam da sally’nin afallayıp kalacağı bir yere bağlayacaktım” diye düşünüyordu. kim yapardı ki bunu? neden bir çift kendi hallerinde tiyatroculuk oynarken birileri gelip izlemek istediklerini söylerdi? niye? hangi hakla? “bu insanların hiç saygısı yok” diye söyleniyordu içinden. stresi artmıştı. “tamam, sorun değil.” dedi, “merhaba!”

    sevgililer basamaklara oturup sarılarak tony’i izlemeye başladılar. tony, mışlı'dan di'liye geçerek devam etti:

    “adam artık sokaktaydı. durup dinlenmeden saatlerce yürümüş, içi geçmiş, kendi içinden geçmiş, yanından geçtiği insanlar da onun içinden geçtiğinden içinin posası çıkmıştı. solgun ışıklı sokaklarda etrafa aylak bakışlar fırlatarak ilerliyordu. hava dalgın bulutsuz, yayalar tenhalaşmış, gözlerinde dolunay çıkmıştı. ciğer yakan trafik kokusundan yavaş yavaş uzaklaşıp, hiç tatmadığı dokulara karışmak üzere karşı koyamadığı bir istekle ara sokaklara saptı. insanların yüzlerinde yoruluyor, ona baktıklarında saniyeler içinde oluşan yargılarıyla enerjisini yitiriyor, ama aslında her insan yüzünde kendisini yargıladığı için kendisini yoruyordu. oluyordu ama. yavaş yavaş kendisi de bir hikâyeye dönüşüyor, eli yüzü toplanıyordu.”

    sally, tony’nin hikâyesi için henüz doğru düzgün bir çatı kuramamış olduğunu ve debelendiğini biliyor, zorlanmakta olduğunu ve stresini anlıyor, fakat bu son cümlesiyle aklına bir şeylerin gelmeye başladığının işaretini vermesinden dolayı keyiflenmiş, huzurla dinliyordu. çift hallerinden memnun görünüyor ve sigara yakmaya hazırlanıyorlardı. sally’ye de ikram ettiler ve bırakmış olmasına rağmen bir sigara da o aldı. bunu gören tony rahatlayıp bir sigara yaktı ve yeniden konuşmaya başladı:

    “adam, geçtiği sokakta yanına yanaşan bir gençten ilk anda korktu. genç onu hemen aynı sokaktaki bir pavyona davet ediyordu: 'abi ortamımız çok güzel. dans var, alkol var, kızlarımız harika. buyurmaz mısın? ilk içkiyi de ben ikram ediyorum.' ayrıldıklarından beri hiç kimseye arzuyla bile bakmamış olan adam, anı yüklü giysileri giyerek başladığı ihanetine devam etme fırsatı yakalamıştı. şeytan yanı başında onu bu günaha çağırıyordu. “olur amınakoyyim girelim. bira kaç para?”

    - “on beş lıra abicüm, yanığa gız çağrırsağn onun eçtiği de otz lıra.” diye cevap verdi genç.

    - “yirmi…” diye yanıtladı.

    - “abü sitandard fıyat. onda bi şiy yapamiyüm.”

    - “yirmi olmaz mı yea?” diye sordu tekrar adam.

    - “abü meaalesef. amma ben söylerim yıvaş içeller.” dedi genç adam.

    tony bu diyalogda artık diyalekt yapmaya başlamış. böylece üç kişiden ibaret seyircilerini ilk kez güldürebilmişti. “bundan nefret ediyorum” diye düşündü, “bu geri zekâlılar absürt olayları ve cümleleri mal gibi dinliyor ama iş küfre ve lehçe komikliğine gelince hemen salıveriyorlar.” o sırada oradan geçiyormakta olan, ve sırtındaki dilruba ile sanki sokak çalgıcısı gibi duran bir delikanlıyanlarına geldi ve oturmak için izin istedi. üçü birden tony’ye hiç danışmadan onu da aralarına kabul ettiler. bu kalabalıklaşma hayra alamet değildi. bu dördünün sahnedeki birini izlediğini gören herkes gelip oturabilirdi artık. tony bir “hasbinallah” çekip bir de sigara yakarak anlatmaya devam etti:

    “adam, teklifi kabul edip çocukla birlikte mekâna girdi. içeride yüksek sesli bir tekno müzik çalıyor, ayakta zor duran yarı çıplak kadınlar direklere ve birbirlerine sarılarak dans ediyorlardı. genç onu balkona çıkardı. burada özel dizayn edilmiş paravanlı koltuklar vardı. karanlıktan pek seçilmese de bazılarında adeta açıktan bir sevişme, bazılarında hararetli diyaloglar yaşanıyordu. gencin gösterdiği yere oturdu ve servis edilen ilk birasını yudumlamaya başladı. bu arada aşağıda dans eden kadınlara bakamıyor, utanmış, kafasını önüne eğmiş, eski sevgilisini düşünüyordu. sanki bir günaha doğru meylettiğini anlayacak ve gelip, 'ne halt ediyorsun?' diye kızarak onu bu bataktan çekip çıkaracaktı.”

    lâhzada basamakların arka tarafındaki yoldan kalabalık bir grup çıkageldi. birbirleriyle şakalaşarak, şarkılar söyleyerek gelen bu grubu gördüğünde tony anlatmayı kesmiş, 'hadi gidelim' dercesine sally’ye bakıyordu. grupsa sahnedeki anlatıcıyı böldüklerini fark etmiş ve anında susmuş, elleriyle, yüzleriyle özür dileyerek tony’ye bakıyorlardı. aralarından bir tanesi sahnedeki tony’yi başıyla selamlayarak oturmak için izin istedi. tony de, 'elbette buyurun!' diyerek kabul edip, tanıdının kaçtığını belli eden bakışlarını sally’ye çevirdi. sally, birden tony’ye hiç aldırmadan alkışlamaya başladı, buna diğerleri de katıldılar ve tony, 'peki, devam ediyorum' diyerek yeniden başladı:

    “o sıralarda paralel bir evrende, birin hiç olmadığı, ikinin bile olmadığı, üçün olduğunu ben de sanmıyorum, sıfıra ise ihtimal vermiyorum yani sayının falan olmadığı bir yerde, iki hörgüçlü develerin sırt üstü dikilip japon kale maçlara hayli malzeme olduğu, hint fakirlerinin mahdumu olmuş yılanların, “kıvırtmayla hayat geçer mi ulan!” diye isyan edip emeklilik isteme ve bu hakları edinene kadar toplu halde sepetten çıkmama eylemi yaptıkları bir yerde, bambaşka bir hayat yaşanıyormuş.

    tam da bu zamanlar, her mükellefe ve girişimciye imparatorluk ve uygarlık kurma hakkının verildiği yıllarmış. gökteki yıldızların mavi parıltıları kadar dağınık fakat belirgin olmayı bırak, sudaki suların bir arada seçilemez olması kadar fazla ve ayırt edilemez derecede yakın olan bu uygarlıklardan birinde, dekmunşe’de, tekkaş gübelcüzk yeni aldığı sandallarını herkese göstermek, eh işte biraz hava atmak, ayak parmaklarının sevimliliğini ve cevval kaslarını sofokles’in trajediyi ortaya döküşü gibi iştiyakla sergilemek istiyormuş. hakkında şayia çok, esmer derler, kumral derler, anlıyorum ki cycle eden bir kişiymiş kendisi, belki de prizmadan yansıyordu, tam da bilmiyorum…”

    sally mutluydu. tony biraz olsun kıvamını yakalamış, keyfi yerine gelmiş, hareketleri ve anlatımı rahatlamıştı. neden bahsettiğini ve nereye vardıracağını bilmese de, zaten tony’nin de bunu bilmediğinden ama mutlaka onu hoşnut edecek bir sonla bitireceğinden emin, kalabalıkla birlikte evvelce o çok sevdiği adamı sahnede izliyordu. 'eskiden tony'nin hikâyeleri çok komik olurdu, yaşlanıyouz herhalde' diye düşündü, 'belki de bir masal istemeliydim...' tony ise havanın iyice karardığını, seyircilerin daha da kalabalıklaştığını, birilerinin köşedeki çöp tenekesinde ateş yakmakta olduğunu ve kimilerinin de şarap ve bira içmeye başladıklarını fark etti. hemen sahneden ayrılıp, romantik bir an yaşamaktalarmış gibi duran bir çiftin yanına giderek zaten hakkını vererek içmedikleri şaraplarını tatlı bir gülümsemeyle ellerinden aldı, sigarasını onlara yaktırdı ve yeniden sahneye döndü. tony’nin bu hareketi kalabalığı daha da rahatlatmıştı. hikâyesini sürdürdü:

    “gübelcüzk’ün tek düşü, dişleriyle gemi çekebilmekmiş. her gün o kutlu günün geleceği, bu fırsatın kendisine doğacağı umuduyla antrenmanlar yapar, dişleriyle halter kaldırır, top sektirir, pars yakalarmış… bir gün yine dişleriyle top sektirerek ilerlerken yolu bir ormana düşmüş, ortamın kendisi için eşsiz bir çalışma alanı olduğu idrak eden gübelcüzk, önüne gelen her ağacı dişlemeye, kemirmeye başlamış. ‘mermerle diş bir beraber gidiyor’ der ya üstat, o derece. o kadar ağaç dişlemiş ki terleri sel olmuş ve birçok romantik eserin doğduğu, umutsuzluğun bilinmediği bir şehir olan ksantar’ı yok etmiş. ksantar’ı zaten ilk kez duyduğunuz ve hikâyenin başından beri mevzuya hiç konu olmadığından pek sallamadınız. ‘koca şehir yok oldu!’ diyorum, tınlayan yok… oysa bu olay hem gübelcüzk’ün hem de adam’ın hayatını sonsuza kadar değiştirecekti. bu olaydan sonra gübelcüzk’ün bütün hayalleri, amacı değişmişti. dişiyle gemi çekmeyi yavaşça bırak, dişlerini bir halatla aynı kadrajda düşünmek bile istemiyordu; o havalı sandallarının üzerini gazete kâğıdıyla örtmüş ve parnassus dağına çıkıp kendisine bir tapınak yaparak inzivaya çekilmişti. girişindeki “gnothi seauton” ibaresiyle hafızalara kazınan bu tapınak şimdi delphi’deki apollo tapınağı olarak biliniyor.

    bu sırada adam, ihanet şerbetini tatmış, orada ayarttığı ve kendisine acıyan bir kızla civardaki bir otelde sabaha kadar üçlü beşli yangel dön sevişerek artık el bombasına dönüşen taşaklarını iyice boşaltmış, yılların sitiresini üzerinden atmıştı. kızı yolcu ettikten sonra otelden ayrıldı ve içini bir boşluk kapladı. artık kendince ihaneti meşrulaştırdığını düşünüyor; kirlendiğine hükmetmiş, yalan dünyanın sıradan zevklerinin hepsini tatmışçasına bir varoluş bunalımı yaşıyordu. artık hayatın anlamını sorgulamaya başlamış (sally’nin anlayacağı biçimde kendini kastederek) bilinmeze doğru ilerliyordu.

    böyle böyle aylar geçti, adam yürüdükçe yürüdü. hipodromlarda, pavyonlarda, pablik tuvaletlerde biriyle yan yana işerken, berber koltuğunda ya da akil insanların dertlerini dinlediği gözlemecilerde karşılaştığı her kişiye hayatın anlamını soruyor, herkesin kendi dünyasıyla kendisini ne kadar boğduğunu gördükçe sigarayı artırıyor (bir sigara daha yaktı), adeta kıran kırana bir wife carrying mücadelesinde tanrıyla yarışıyordu.”

    şarap bitiyordu, hava biraz soğumuş, kalabalık kendi arasında fısıldaşmaya başlamış, sally ise tek başına kalmış, kendini ısıtmak için kendine sarılmış gibi duruyor, bir yandan da cep telefonunu kurcalıyordu.

    “heyhat!” diye bağırdı tony. “heyhat, sonunda konuştuğu bir pilavcı, ‘buralarda hayatın anlamını bulamazsın, önce 500t’ye bineceksin... oradan dört levent’te inecek metroyla zincirlikuyu yapacaksın. ardından metrobüsle aksaray, orada bi tavuk döner yersin, sonra atatürk havaalanı’na geçip ilk uçakla yunanistan’a, oradan da tabanvayla apollo tapınağı’ndaki yüce bilge gübelcüzk’ün yanına varacaksın. o sana hayatın anlamını söyler…” diyerek hayatın anlamını öğrenmenin yolunu tarif etti.

    velhasıl zorlu, bol osuruk kokulu ve aç biilaç bir yolculuktan sonra adam bilgenin yaşadığı tapınağa ulaştı. bir iki ‘şöyle yücesiniz, böyle ustaymışsınız, bakın lokum da getirdim” yağlamasından sonra iznini alıp ona “hayatın anlamı”nı sordu. adamentium kalitesindeki dişlerinden eser kalmamış olan bilge gübelcüzk, adam’ın bu sorunun cevabını öğrenebilmek için bir sınavdan geçmesi gerektiğini söyledi.

    adam ferahlamış ve mutlu olmuştu. altı üstü bir sınavdı işte. ‘hemen başlayalım üstat!’ dedi. bilge de içmekte olduğu çayı kenara bırakıp çay kaşığını adam’ın eline tutturdu ve kaşığın içine de silme zeytinyağı doldurdu.”

    kalabalık hikâyenin nereye gittiğini anlamış, artık boku çıkmış bu hikâyeyi dinliyor olmaktan sıkılıp oflayıp puflamaya başlamışlardı. tony, birkaç kişinin etrafındakilere iyi akşamlar dileyerek ayrıldığını gördü. yine de hikâyeyi kesmedi:

    “bilge tekrar çayını alıp koltuğuna kuruldu ve bir yandan da kulaklarını karıştırırken adam’a, ‘şimdi çık ve bahçedeki yolu izleyerek bir tur atıp tekrar buraya gel,’ dedi, “yalnız dikkat et, kaşıktaki zeytinyağı bir damla bile eksilmeyecek, yoksa hayatın anlamını sittin sene öğrenemezsin!’ adam, gözü çay kaşığında pürdikkat bir tur atıp geldi. gerçekten de zeytinyağı damla eksilmemişti. bilge, adam’a, ‘güzel iş’ dedi, ‘peki bahçe nasıldı?’ adam’ın bahçenin nasıl olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu, zeytinyağını dökmemek için etrafına hiç bakmamış, biskim görmemişti.”

    bu cümlenin bitişiyle gidişattan bayan kalabalık bir grup daha veda ederek ayrıldı. tony, ilk gelen çiftin de yerinde yeller estiğini fark etti. sally, basamaklarda birkaç berduşun arasında kalmış, yüzünü biraz korku kaplamış, yine de ses çıkarmadan tony hikâyesini bitirsin diye bekliyordu. hızlı konuşmaya başlayarak, hikâyesini sonlandırmak üzere kaldığı yerden devam etti:

    “sonra klasik işte, bilge buna şimdi bi daha yürü delikanlı, bu defa da zeytinyağına değil etrafına dikkat ederek bahçeyi turla diyor. bu da tabi heyecanlı, hemen seğirtiyor. işte görüyor ki bahçe şahane; karga sesi, yerlerde hışırdayan yapraklar, uzaklardan gelen çocuk kahkahaları falan derken insanı büyülüyor. dönüp geliyor bizimki, ‘bahçe nasıldı?’ diyor bilge, bizimki tabii metropolden gelen insan, mest olmuş, dillendirdikçe doyamıyor anlatmaya. fakat kaşıkta zeytinyağı kalmamış, o ayrı. bilge somut örneği gözlerinin içine soktuktan sonra bunu kaşığı yıkamaya gönderip geldiğinde de kıssadan hisseyi patlatıyor: ‘hayatta her şey senin bakışınla anlam kazanır. sadece bir yere bakarsın, hayatın akıp gider ve sen farkında bile olmazsın… yahut tüm güzelliklerin ortasında olduğunu fark edip, onlarla bütünleşerek ve onları hissederek yaşarsın, hayatın anlam kazanır. işte sır burada!’ adam tabii sinirleniyor. onca yol tepmiş, sonunda ola ola tavuk suyuna öykünün malzemesi olmuş, gergin…”

    işte tam o an bu akşam, şu ana kadar size anlattığım hikâyeyi yazan adamın günlerdir eve kapandığının farkında olan bir dostu yazarı ziyaret ediyor. bakıyor ki yazar hüngür müngür. ‘ya diyor, n’oluyor üstat mevzu nedir, yardımcı olalım…’ falan. yazar da, açılıyor: ‘ya’ diyor, ‘yazdım yazdım ama asıl kahraman, hayatın sırrını bile bilen bi karakter bu bölümde ölüyor.’

    ahbabı gayet rahat, ‘nedir azizim’ diyor, skiym dert ettiğin şeye bak, öldürme olsun bitsin, yazan sen değil misin neticede?’

    ‘hayır!’ diyor yazar, ‘ben kadere müdahale edemem!’

    neticede bilge ölüyor, kendini tanı tapınağı ıssız, kendi açısından bi mutlu son olsun diye adam gidip pavyondan ayarttığı kızla evleniyor. derken geliyoruuuz... işte böyle sally: kadere müdahale edemedik ve aşk acıdan öldü. seni çok özlüyorum! iyi akşamlar.”

    sally’nin gözleri buğulandı ama ağlamadı. ayağa kalkıp tony’yi dakikalarca alkışladı, tony ise sahneye diz çökmüş, tek başına hicranını yaşıyordu. sally basamaklardan indi ve tony’nin yanına geldi. koluna girip onu ayağa kaldırdı. sadece üç berduşun uyumakta olduğu tiyatroyu onlara bırakıp ormandan aşağı inen yolu izleyerek şehre doğru indiler. “ben de seni özlüyorum tony, hem de çok… ama biliyorsun!” dedi sally. “biliyorum!” diye cevapladı tony. elleri kavuştu, el ele biraz daha yürüyüp yoldan noodle aldılar ve onları yemek için liman işçilerinin tersanelerine bakan bir parka oturdular.

    “neler yapıyorsun,” diye sordu sally, “beni özlemekten başka?”

    tony gülümsedi, sally’ye onu özlediğini ve sevdiğini söylediği zamanlarda sally'nin bu itirafları her defasında nasıl da geçiştirdiğini hatırladı, ama çok da üzerinde durmadı. “öykü yazıyorum ve onları satmaya çalışıyorum.” diye cevapladı.

    “peki, nerede yaşıyorsun, nerede kalıyorsun?”

    “belli bir yerim yok. öykülerimi izleyen birkaç kadın var, bir gün onda, öteki gün başka birinde sabahlıyorum. bir arkadaşın hosteli var, tanıyorsun, joshua, onda istediğim zaman kalabiliyorum. seviyor beni, bilirsin dostluğumuz çok eski. ama buralarda kaldıkça yazmak daha da zorlaşıyor. konsantrasyon sağlayabilmek için yalnız kalmaya, yalnız sabahlamaya ihtiyaç duyuyorum çok zaman. ama bu nadiren oluyor.”

    “biliyorum!” dedi sally, “evliliğimizin başlarında bu sabahlamalarını anlamıyor ve yatağa gelmediğin için seni çok özlüyordum. sonra kızmaya başladım. sonra da biliyorsun işte…”

    “başka biriyle yatmaya başladın!”

    sonunda konu en sakınılan yere varmıştı işte. tony, sally’yi öffffletmeyi başarmıştı. sally, “öfff” ve ardından da “hufff, puhafff” gibi birkaç ses çıkardıktan sonra, “bunları konuşmayalım.” dedi, “hem zaten benim de kalkmam gerekiyor.”

    “olur!” diye yanıtladı tony.

    sally’nin aklına birden bire baktıkları tersanelerin yakınlarındaki kulübeler geldi. her biri yan yana dizilmiş bu bloklar konteynırlardan oluşuyor, ortalama 6-7 metrekarelik bir yaşam alanı sunuyorlardı. bu ona iyi bir fikir gibi geldi. tony için buralarda bir konteynır ayarlayabilirlerdi. bu sayede hem istediği kadar yalnız kalabilir, hem de denize yakınlık içini açar, tersane işçilerinin dünyası, başlarına gelen olaylar, her birinin ayrı ayrı hikâyesi tony’ye yazmak için yeni fırsatlar doğurur diye düşündü.

    “hey tony!” dedi, “ne düşünüyorum biliyor musun?”

    sally, içinde “ikimiz” kelimesi geçen bir cümle kuracak diye umutlanmış olan tony, sally’nin, onun ufkunu açan fikirlerinden birini paylaşacağı düşüncesiyle heyecanlanmıştı. “hayır sally, ama merak ediyorum.” dedi.

    “senin için kalacak bir yer bulmuş olabilirim. hem de istediğin zaman yalnız kalır, istediğin kadar yazabilirsin…”

    “neresiymiş orası!”

    “şu baktığımız konteynırlar var ya, neden onlardan bir tanesini kiralamıyoruz. ben de yardım ederim istersen. hem de kendine ait bir yerin olmuş olur.”

    tony şok içindeydi. bunu söylediği an sally’nin ondan ne kadar uzaklaşmış olduğunu ancak fark edebilmişti. kim, sevdiği adamın ya da herhangi birinin böyle bir yerde yaşamasını önerebilirdi ki?

    “ben…” deyip bir süre durdu tony, kafasını sallıyordu. “ben… bir kutuda yaşayayım öyle mi? bir tenekenin içinde…” sesi yükselmişti. “sally, inanamıyorum. bizim bir evimiz vardı! sikeyim… her ne kadar bize ait olmasa da, tamamen istediğimiz gibi döşeyememiş olsak da bizim bir evimiz vardı. bir yatağım vardı benim! yanımda hayatım boyu arzuladığım sıcaklıkla birlikte uyuyor, sabahları sana kahvaltı hazırlıyor, geceleri en yeni filmleri o yeni aldığımız televizyonda şarabımı yudumlarken sevdiğim kadınla birlikte izliyor, sabahları gidip kedime ıslak mama alıyor, karnı doyunca onu göğsümde uyutuyor ve bir çocuğumuz olmasını bekliyordum. şimdi bana bir tenekenin içinde yaşa diyorsun, öyle mi?”

    tony gözyaşlarını tutamadı. elleriyle yüzünü kapatmış ağlıyordu. önerdiği şeyin ne olduğunu ancak kavrayan sally de sonunda eski hayatlarını dibine kadar hatırlamış, daha fazla kendisini tutamamış ve nasıl da ruhsuzca konuştuğunu fark edip hem kendine, hem geldikleri noktaya dayanamayarak ağlamaya başlamıştı.

    ikisi de uzun bir süre hiçbir şey konuşmadan, liman işçilerinin kulübelerine ve ötesindeki gri denize bakarak ağladılar. o an ikisi de birlikte ağlamanın ne derece huzur ve güç veren bir şey olduğunu düşünüp bunun değerini birlikteyken bilememelerine, sırf birlikte ağlamamak için birbirlerinden nasıl da kaçtıklarına yanarak pişman oldular. fakat bu pişmanlık söze gelmedi. sally yerinden kalktı. halen oturmakta olan tony’nin yanağındaki gözyaşlarını sildi. daha sonra da dudağından matem dolu bir öpücük alarak tony’nin yanından ayrıldı ve bir taksi durdurup aceleyle oradan uzaklaştı.”

    burada bitiyor... bu bir anı mı, bir öykü mü bilmiyorum. dostum tony, kayıplara karışmadan evvel evime bıraktığı bavulunda duran içkilerine niyetlendiğim bir gece, artık geri döneceğine dair bir umudum kalmadığından karıştırmaya başladığım defterlerinde onlarcasını bulduğum tony ve sally hikâyelerinden biri bu.

    sanırım sally ile yaşadıkları bir günü yazmış. okuduktan sonra içkileri içmeye kıyamadım, zira bir gün dönerse ihtiyacımız olacak.