şükela:  tümü | bugün
  • 1949 tarihli akira kurosawa filmi. otobüste tabancasını çaldıran cinayet masasının genç polislerinden murakami (toshiro mifune) silahıyla işlenebilecek suçları düşündükçe kendini yiyip bitirmektedir. silahın peşinde oradan oraya savrulan genç adama yardımcı olan işinin ehli bir memur daha bulunmaktadır ve elbette ki bu rolde kurosawa'nın vazgeçilmez oyuncusu takashi shimura vardır. murakami başına gelen bu kötü olay sayesinde şehrin en berbat yerlerinde bulunup, suçun ne olduğu ile ilgili çok daha geniş bir bakış açısı kazanmış olur. aynı zamanda o dönemin asker ve polis teşkilatının birbiriyle karşılaştırması da vardır. silahını kaybettiği için çok büyük bir cezaya çarptırılmayı bekleyen murakami (asker olduğu dönemde de silahını kaybetmiş biridir kendisi) "burası askeriye mi?" diye paylanır.
  • (bkz: stray dogs)
  • filmin açılış sahnesinde nefes nefese kalmış bir köpeğin yakın çekimi vardır. amerikan sansür kurulu köpeğin incitilmiş olduğuna karar verir. çıkan tartışmalar üzerine kurosawa ilk ve tek defa, keşke ikinci dünya savaşını japonya'nın kaybetmemiş olmasını dilediğini söyler sonradan.
  • bu filmde harika bir stadyum sahnesi vardır. sonradan 2009 yılında çıkan the secret in their eyes* filminde resmen bu sahnenin aynısı var. saygı duruşumu denir aşırmamı denir işte öyle birşey. straydogs taki sahnenin videosunu bulamadım the secret in their eyes ta ki sahneyi altta ki linkten izleyebilirsiniz.

    [https://www.youtube.com/watch?v=we2gtzn-opu https://www.youtube.com/watch?v=we2gtzn-opu]
  • seçimlerin önemine dair sıkmayan temposuyla izlenebilecek, polisiye bir akira kurosawafilmi.

    sırt çantaları çalınan iki insan. hayatlarında yaptıkları seçimlerle biri cinayet masası dedektifi, diğeri katil olarak karşı karşıya geliyorlar. 2 saat sürüyor bu kovalamaca. daha filmin başındaki otobüs sahnesinde, kadının ucuz parfümünün iğrenç kokusunu burnunuzda hissedebiliyorsunuz ya da art arda akira kurosawa filmi izlemekten boyut atlamış olabilirim. bilemedim.

    kedili bir sekansa sahip olduğu için ekstradan fazla sevmiş olabileceğimi de belirtmek zorundayım. beğendiğim bir kaç repliği aktaracağım.

    --- spoiler ---

    suto:
    + kötü insan yoktur, kötü çevre vardır.
    + kuduz köpekler avları dışında hiçbir şeyi görmez.

    murakami:
    + savaşta insanların kolayca kötü adamlara dönüştüğünü gördüm.
    + çok kötü günler geçiriyoruz ama bu yanlış yapmaya mazeret değil.
    --- spoiler ---

    edit: bir de türk yapımı olsa adı vesvese olurmuş izlenimi veriyor.
  • 1949 yapimi, sinema tarihinde iz birakmis akira kurosawa filmi.

    70 yil oncesinin teknik olanaklariyla, dusunusuyle, izleyici kitlesiyle ortaya koyulmus. bugun ise daralmadan, gosterimdeki guncel filmlerin bazisindan belki daha carpici akip gidiyor.

    toplumdan cikardigi kesitler, cizdigi manzaralar, kenarda kiyida duran kisilerin bile ozellikli canli resmedilisi, kovalamaca sahnelerindeki ve kalabalik dis mekanlardaki devinim, dogal sahici diyaloglar, araya serpistirilip vurguyu arttiran zitliklar (sahne onundeki senlikli guluslerle sahne arkasindaki tukenmis yilginlik gibi, sen yuvasinda esinin katledilmis kanli cenazesini gorup anlamsizlik derininde bogulayazan kocanin ezip cignedigi bahcedeki domatesler gibi), hep yerli yerinde, leziz.

    savas sonrasi tokyo’sunda sicak, nemli, bunaltici bir mevsim. baslangictan bitis jenerigine perdeden eksilmeyen bu yakici bogucu sicak, donemin japonya toplumsal iklimini anlatmak icin bicilmis gibi.
    dili disarda kopek, elinde mendil yuzunu silip duran adam, otobuste burun diregini kiran kokular, terden sirilsiklam olmus kadin elbisesi. sinema okullarinda gorsel anlatim icin kullanilan pek cok temel ornek, hatta sinav sorusu, 70 yil oncesinde kurosawa’nin vizorunde somutlanmis.

    ayni otobusun rahatsiz, sikisik, kokusuk kabininden firlayan iki adam. muhtemel ikisi de buyuk savastan sag cikmis gaziler. belki ikisi de cantalarini (yani, varlarini yoklarini) savastan donerken caldirip yitirmisler. ama simdi biri olumune kaciyor, biri kovaliyor. cunki biri toplumun curumuslugunu, ugruna olunen degerlerin kokusmuslugunu, rezillikleri, harabeleri, yoksunlugu, orospulugu gorup bos vermis. haydut olmus. oburu ise bu boslukta sallanirken, aranirken, polis memuru donuna girmis.

    ilerleyen sahnelerde memur murakami sucun, haydutlarin izlerini surerken pılık pırtık adamlar’in arasinda sokaklarda, kenar mahallelerde, batakhanelerde, avare bir sokak kopegi gibi geziniyor. gordukce, sordukca yakinlik duyuyor, ahvali seraiti anlar gibi oluyor.

    memur murakami sucluyu yakaladiginda gururu onariliyor, ozundeki sucluluk azabi biraz hafifliyor. ama tam rahatlayamiyor. katille, haydutla, ozunu ayiran cizgiyi pek secemiyor cunki. gormus gecirmis dedektif sato, “koyun surusunu kurtlarin arasina birakmamak” luzumunu, “sokaklarin kuduz kopeklerden temizlenmesi” geregini animsatiyor.
    ve bu davayi (gecmisi, olmus bitmisi, yanmis yikilmisi) unutup, gelecekte cozecegi yeni davalara odaklanmasini salik veriyor.

    tipki mizoguchi’nin bir kac yil sonra unutulmaz filmi ugetsu monogatari’nin sonunda “bu enkazin ortasinda ne yapmali?” sorusuna verdigi yanit gibi.
    dedektif sato’nun tavsiyesini, mizoguchi’nin yanitini takip eden japonya, dehset verici yanginin enkazinda yesertir cagimizin toplumunu.