şükela:  tümü | bugün
  • uzun zamandır her şeyden ve herkesten şikayet etmiş genç bir adamdır. tanrının adil davranmadığını söyleyip durmuştur yıllar boyunca. öyle ya, "yoksulun tarlasına yağmur yağmaz hep dolu yağar" demezler mi? tan henüz ağarırken kaldırılmaktan nefret etmez mi bütün çocuklar. her sabah ekmeğe sürülen tereyağı ve balı özler mi insan? "kahretsin, her gün aynı şeyler oluyor" diye lanet okumak hürriyeti ne denli değerli şeymiş dünyada! varsın çiftçiler çapalasınlar hasat zamanlarından gayrı toprağı! sonbahar önlerinde, bağ bozumlarında dolgun üzümlerden ellere çalınan kızıllık mıdır yaşamak? adam tüm bunları bilmiyordu. tıpkı onlarcası, on binlercesi gibi...

    bağ bozumlarını düşünmek iyi değildi bu haziran ayında. sinekler gibi vızıldayan metalin sesinden, uyuyamıyordu. bağırışlar, çığlıklar, havadaki koku ve de tüm bunları hiç umursamazcasına sapsarı parlayan bir güneş! öğlenin en parlak ışıklarıyla vuruyor gölgesi karanlığına insan yığınlarının! bu ses... metalin ete girerken çıkardığı ses, metalden çok daha evvel öldürür insanı! savaş; gemiler, tanklar ve her tür acımasız metalle kazanılır! lakin ne eisenhower'dan ne de rommel'dan nefret ediyordu adam. ellerine bulaşan kanla, ezilmiş üzümlerden fışkıran lezzetli sıvının kokusunu birbirine karıştırıyorsa insan; ne devlet kalırdı geriye, ne özgürlük, ne de aşk. nefret... adam nefret ediyordu her şeyden, herkesten. sahi uyumayalı kaç gün olmuştu? hep uyuyor gibiydi aslında. bazense... bazense yukarıdan izliyor gibiydi. kendisini... bazı zamanlar ölür gibiydi. öldürürken... acımasızlıktan, delirmiş gibiydi. sahi kaç ay olmuştu aynaya bakmayalı? çıkarma başlarken aklına gelseydi şayet, denizdeki yansımasını seyrederdi bir süre.

    genç adam, kendisini mutlu edip etmediğine karar veremediği bunaltıcı düşlerinden uyandı birden. zaten mutlu olmak için düş kuruyor da değildi. bir rüya gibiydi hayat! bu toprak... rommel'ın atlantik duvarında gedikler açılmıştı artık! ancak saman kağıt üzerine yazıldığı taktirde bir anlam ifade edecek isimleri taşıyan genç adamların cesetleri üzerinde yükselen dar geçitler... oradan geçebildin mi mesele yoktu! en azından... "daha da ölmem artık" diyerek düşerdi toprağa geçebilenler. genç adam, mutlu olmasını umduğu düşlerinden uyandı birden. bir sığınak; taştan ve yuvarlak... devasa bir top uzanıyordu dışarı ağzından. sınır hattı boyunca birbirine tünellerle bağlanmış bu yapıların duvarları, haziran sıcağında çabucak şişen ve artık kokmaya durmuş cesetlerin boş bakan gözbebeklerinden yansıyor şimdilerde! lakin bir ses... bir şarkı belki de... sığınaktaki daracık odalardan birinden gelen hoş bir mırıldanma... içeri giriyor genç adam! şeytan bilir, bilmem ne kadar uzun zaman sonra ilk defa, meraklı bakışlarla...

    mavi gözlü genç bir asker! nedense ilk gözlerine dikkat ediyor genç adam. ah deniz, bilir misin; her şeyi unutuyor insan! ama bir gözlerini unutmuyor. bir de ruhundaki harlanmayı... ne giydikleri üniformalar benziyor birbirlerine, ne de gözlerindeki ifadeler. bir tek ölü yüzlerde aynı ifadeler vardır deniz! artık hiçbir zaman, hiçkimseye gülümseyemeyeceği gerçeği, gözlerindeki bu ifadeden anlaşılır insanın. şaşkınlıkla karışık bir bakış oturur surata! ve de garip bir hüzün... içerideki asker kaldırıyor başını, tüttürdüğü sigarasının dumanları arasından. lakin söylediği şarkıyı durdurmuyor nedense. duvara yasladığı tüfeğine hiç uzanmıyor. nedendir bilinmez, onu bulan genç adam da korkmuyor zaten. saldırmayacağını biliyor! zira gözlerini görüyor! gözbebeklerinde kendi bakışlarını, umutlarını ve de korkularını görüyor. aynı olduklarını görüyor. gördüklerinden korkuyor deniz. duvara yaslanan adam bir sigara tüttürüyor. dudaklarında artık hiçbir anlamı kalmamış gibi görünen bir şarkının terennümüyle...

    auf der heide blüht ein kleines blümelein!
    und das heisst: erika!
    denn ihr herz ist voller süssigkeit...

    onu bulan genç adam da kendini öldürmeye yer arıyor belki de! bir sebep... insan yalnız ve yalnızca bir sebebe ihtiyaç duyar bazen. yıllar boyunca her şeyden ve herkesten şikayet etmiş genç bir adam, atlantik duvarı'nın içindeki bir sığınakta, kendinden nefret etmek istiyor, yer arıyor belki de. bir thompson gümlüyor. sahil boyunca uzanan yer altı tünellerindeki duvarlarda yankılanıyor tok sesi. evet tok, ve fakat; kesinliğinden asla taviz vermeyecek o kesin sonu müjdeleyen bir çığlık...

    bağ bozumlarını düşünmek iyi değildir haziran günlerinde. evet, doğru! her sabah ekmeğe sürülen tereyağı ve balı özlüyor insan. birileri öğretiyor işte! bir şeyler öğretiyor insana! yaşamı... ve yaşamayı sevmeyi... bazen doğa, bazen hastalık, bazense bir kurşun... kafasına vura vura öğretiyor, yaşamın nasıl sevileceğini insanoğluna! "köpek gibi seveceksin yaşamayı" diyor thompson. ölürken... ve öldürürken... heyhat, pazar yerindeki sinekler misali kulaklardan girip beyni kemiren metalik vızıltılar, tam da bunu mırıldanmış bunca zaman: "yaşamayı işte böyle seveceksin" derlermiş meğer! bir bağ bozumu vaktinde... dolgun bir üzüm kızıllığı sıçrıyor duvarlara. kan, uzaklardaki erika'yı mırıldanan bir alman askerinin başının ardındaki duvarda, bir haritaya dönüşüyor. ormanlar ve tarlalar görüyor o haritada genç adam! deryalar kadar geniş, deryalar kadar berrak sular görüyor belki de. en az ölmek kadar zordur öldürmek! insan yalnızca bir sebebe ihtiyaç duyar bazen! kendinden nefret ediyor genç adam. heyhat, ne garip! kendinden nefret ettiği güneşli bir haziran günü; olanca umursamazlığı ve ihtişamıyla; bağ bozumu sabahlarını müjdeliyor askere. normandiya önlerinde, yaşamın nasıl sevileceğini öğrenen bu genç adama...

    köpek gibi seveceksin yaşamayı!
    thompson bir daha gümlüyor...
    artık bütün gözler,
    birbirinin aynı bakıyor...

    "savaş kahrolmak demektir oğul! açlık, susuzluk, hastalık, dizanteri; aklını oynatmak demektir! gece gündüz burnuna dolan ölüm kokusundan, yıllar boyu kurtulamamak demektir..."

    heyhat, insanın kendi içinde verdiği savaş, bundan az beter olacak değil ya! değil işte deniz! değil...