şükela:  tümü | bugün
  • nübüvvet, allah'ın kula gelmesi, inmesi veya tenezzül etmesidir. nübüvvetin yani peygamberliğin bu sebeple çalışma ve gayretle ilgisi yoktur ve sırf bir ilahi ihsan ve bağıştır.

    nübüvvet yakınlığı, allah'ın kuluna olan yakınlığıdır. aslın gölgesine olan yakınlığı, gölgenin kendi kendine olan yakınlığından bile daha ileridir. o yüzden allah bize, bizden daha yakındır. bu yakınlığa tasavvuf lugatında "akrebiyet" denilir. akrebiyet, pek yakın, ziyade yakın demektir. bir misal: biz güneşe çok uzağız ama güneş bize pek yakındır; ışınlarıyla her daim başımızı okşar.

    dindeki farzlar, nübüvvet yakınlığından doğan amellerdir. farzları yerine getiren kendi istidatı ölçeğinde akrebiyetten hisse alır. hakkıyla eda edilmiş farzlar sayesinde allah ona da bir nevi tenezzül eder.

    farzlar ile elde edilen yakınlık tamam olduğunda o kul, allah'ın gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olur.

    nübüvvet toplumsaldır ve her nebi kendi devrinde insanlık bilincinin geldiği seviyeyi gösterir.

    velayet, kulun allah'a gitmesi ve yakınlaşmaya çalışmasıdır. bu nedenle velayet ciddi bir çalışma ve gayret gerektirir. velayetin kendine has kuralları, yöntemi âdâbı vardır.

    velayet yakınlığı, kulun allah'a olan yakınlığıdır. tasavvuf lugatında "kurbiyet" namıyla bilinir. allah'a giden makamlar sonsuzdur; bu sebeple velayet yakınlığı hiçbir zaman tam anlamıyla bir yakınlığa yol açmaz. güneşe ne kadar yaklaşmaya çalışsak da bunun limitleri vardır.

    dindeki nafileler velayet yakınlığını sağlamak için gereklidirler. kul nafile ibadetlere devam ederek velayet sahibi olur ve allah'a bir ölçüde yaklaşır.

    nafilelerle elde edilen yakınlığın sonucunda, allah o kulun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olur.(diğerinin simetriği)

    velayet hususidir ve toplumsal bir vechesi yoktur. kişinin kendi içinde derinleşmesidir. ancak her veli az veya çok kendi çevresini de aydınlatır.
  • kısa bir açıklamayla nübüvvet peygamberlik; velayet ise erenlik demektir.
  • - peygamberin mirası üç kısımdır: ilim, hâl ve siyasi hakimiyet. nübüvvet kemalatı bu üç kısmı da içine alır.

    - peygamberin ruhani mirası demek olan velayeti ise hz. ali ve ehl-i beyt imamlarına miras kalmıştır. bu miras velayet-i kübra(büyük velayet) adıyla bilinen asli bir yakınlıktır. bu yakınlıkta ilahi isimlerin bizatihi kendileri tecelli eder; gölgeleri değil.

    - velayet-i kübra ehlinde hâl ve ilim iç içedir ve dönüşümlüdür. onlar yaşadıklarını direkt ilme dökerler veya ilim olarak söylediklerini yaşayabilirler.

    - velayet-i kübra ehli yüksek ilim ve hâl ehlidirler; ancak velayet bir derece ruhaniyatla alakalı olduğu için toplumsal hakimiyet ve siyaset konularına el atamamışlardır. velayet ehli siyasi alana girecek ve oraya nizam verecek derecede güce sahip değildirler.

    - nübüvvet ehlinin kalmaması ve velayet ehlinin zorunlu olarak alan boşaltması sebebiyle siyasi alan süfli siyaset ehlinin elinde kalmıştır. bunlar kaba güç sahipleridir. kurdukları düzen tamamıyla güce dayanır. adalet suretten öteye gitmez. dört halife devrinden sonra siyasi ve toplumsal düzen bu şekilde tesis edilmiştir ve hâlen böyledir.

    - tarikat ve tasavvuf namıyla bilinen yollar velayet-i suğra(küçük velayet) denilen ve ilahi isimlerin aslına değil de gölgelerine yakınlık sağlayan yöntemlerdir. bu zevatın siyasi ve toplumsal olanla hiçbir alakaları yoktur; olması da mümkün değildir. eğer hadlerini tecavüz edip siyasete bulaşırlarsa yıkıcı olurlar; kendi yollarını da tahrip ederler.

    - tarikat ve tasavvuf yolunda yetişenler esasen hâl ehlidirler. varsa eğer bunlardaki ilimler, pek azı hariç, akılla tahsil edilmiştir, felsefidir ve hallerinin ifadesi değildir. velayet-i kübra ehlindeki ilim-hâl dönüşümü ya hiç yoktur ya da pek azdır.

    - nübüvvet yolu teorik olarak açık olsa da pratikte kapalıdır zira tebe-i tabiinden sonra ehli kalmamıştır. velayet-i kübra yolu açıktır; ancak gayet yüksek olan bu yolda gitmek, günümüz düşük standartlı insanının harcı değildir.

    - tasavvuf yolu usulüne uygun çalışmak koşuluyla herkesin az çok istifade edebileceği ekollerdir. tasavvuf ehlinin siyasete ve yönetime bulaşmaması elzemdir. aksi takdirde hiçbir fayda sağlanamaz.

    not: bu yazı sadece ilgilisine yöneliktir ve genele hitap etmez.
  • -velayet-i suğra ehli, ruhi bir miraç ve ruhani bir aydınlanma yaşarlar. nefsin ve bedenin aydınlanmış ruhdan elbette etkilenmesi ve faydalanması söz konusudur ancak bu fayda ârızîdir, yüzeyseldir.

    -velayet-i kübra ehli, hem ruhen hem de nefsen aydınlanma ve yükseliş yaşar. bedenin faydalanması yüzeysel kalır.

    -nübüvvet ehli, ruhen, nefsen ve bedenen yükseliş ve aydınlanma yaşar. kemal noktaya gelebilmişse eğer, onun bedeni dahi bir nevi ruhlaşır; o kadar ki, bedenin gölgesi yere düşmez çünkü ışığı dahi geçirecek kadar latifleşmiştir.

    -her yükselişin bir de inişi vardır. bu zatlar miraçlarını yapıp hakka yükseldikten sonra tekrar halka dönerler.

    -velayet-i suğra ehli dönüşlerinden sonra çevrelerini, güçleri oranında, ruhen aydınlatırlar.

    -velayet-i kübra ehli ise halkı hem ruhen, hem nefsen, hem de aklen aydınlatırlar; ancak kaba madde seviyesine kadar inemezler.

    -nübüvvet ehli ise en dibe kadar inebilirler. maddi dünyada bir tür devrim yaparlar ve toplumu tümden değiştirirler. siyasi çalışmalar nübüvvetin önemli cüzlerinden biridir. nübüvvet, hakkın madde alemine inmesi ve nakşolması olayıdır.
  • nübüvvet haktır velayet bidat.
  • velayetin en yüksek mertebesi sıddıkiyet* makamıdır. sıddıkiyet makamında sekr(manevi sarhoşluk) bulunmaz; orada tamamen ayıklık hâkimdir. sıddıkiyet makamından aşağıda ise tüm makamlara sekr bulaşmıştır ve aşağı makamlara doğru indikçe sekr orantılı olarak artar.

    sarhoşluk arttıkça peygamberlerin ortaya koyduğu ilimlere aykırı sözler ve fiiller ilgilisinden zuhur edebilir. bu durumda o zat hakkında hüsnüzan yapılmalı ve itham edilmemelidir; ancak islama aykırı olan söz ve fiillerine uymak ve benimsemek yanlıştır ve sapmalara yol açar.

    sıddıkiyet makamında ise sekr olmadığı için sıddıkların tüm söz, ilim ve fiilleri peygambere uyumludur; arada en ufak bir aykırılık bulunmaz. peygamberlere vahiy ile bildirilen ilimler, sıddıklara ilham ile gelir. ancak sıddıklar yanılabilir ve hata yapabilir. peygamberler ise yanılmazlar.

    bunun sebebi, peygamberlere vahyi meleğin getirmesidir. meleklerde yanılma, hata yapma, unutma gibi durumlar söz konusu olamaz. sıddıklara gelen ilham ise aracısız doğrudan kalbe iner. kalp; akıl ve nefs ve sair beşeri unsurlarla sürekli iletişim halinde olduğu için gelen ilhamlar bulanıklıktan hâli olamaz. az veya çok menfiliklerle karışma durumu olabilir. bu da kimi zaman hatalara yol açar.