şükela:  tümü | bugün
  • nuh'un gemisinden aşure tarifi veren güzel insan.

    yazıları için:

    https://eksisozluk.com/…de-asure-tarifi-alan-hayvan
  • sözlükte gezinen bir hayalet gemideki hayvandır.
    yapımına 2000 yılında başlanan gemi, 2002 yılında sözlük denizlerine indirilmiş ve 2014 tarihinde batırılmıştır.
  • mesaj cevaplayamadığı için kızılmaması gereken insan.

    küçücük buton yapmışlar mobilden zor fark ediliyor.
  • --- spoiler ---

    cehennem nişanı”nda beş sandaldık. güzel bir ocak akşamı. hava lodos. denize kırmızı rengin türlüsü yayılmış. çok kaynamış ıhlamur rengindeki hayvan, geniş, ölü dalgalar. sandallar ağır ağır sallanıyor, oltalar bekliyor, insanlar susuyor. otuz sekiz kulaç suyun altındaki derin sessizliğe, dibindeki dallı budaklı kayalara yedi rengin en koyusu girer mi şimdi. sinağrit baba döner mi avdan. pırıl pırıl, eleğim sağma rengi fularıyla ağır ağır, muhteşem, bir ilkçağ kralı gibi zengin, cömert, asil ve zalim mantosu ile dolaşır mı kimbilir. altuni, zümrüdü, incisi, mercanı, sedefi lacivertliğin içinde yanıp yanıp sönen sarayını özlemiş acele mi ediyordur. sinağrit baba ömründe konuşmamış, ömrü boyunca evlenmemiş, ömrü boyunca yalnız yaşamıştır. onun kovuğundaki zümrüt pencereden ne facialar seyretmiştir. sinağrit baba ne oltalar koparmıştır. bu akşam kimin oltasını seçmeli de artık bitirmeli bu yorucu ömrü. daha her yeri pırıl pırılken, mantosu sırtında iken; dahi eti mayoneze gelirken bitirmeli bu ömrü. sonra hesapta bir gün pis bir “vatos”un bir sırtı renksiz, yapışkan ve parazitli bir canavarın dişine bir tarafını kaptırmak var. iyisi mi muhteşem bir sofraya kurmalı bu zaferle dolu ömrün sonunu beyaz şarapla, suların üstündeki başka dünyada yaşayan bir kıllı mahluka (yaratığa) kendisini teslim etmeli. sinağrit baba oltalardan birini kokladı. bu balıkçı hristo’dur; kusurlu adam. gözü açtır onun. içinden pazarlıklıdır. evet, o fıkaradır ama kibirli değildir. sinağrit baba fukaralıkta gururu sever, öteki oltaya geçti. kokladı. bu balıkçı “hasan”dır. geç. cart curt etmesine bakma! korkaktır. sinağrit baba cesur insanlardan hoşlanır. bir başka oltaya baş vurdu. balıkçı yakup iyidir, hoştur, sevimlidir, edepsizdir, külhanidir. ama kıskançtır. kıskançları sevmez sinağrit baba. geç. şu olta, hasisin tuttuğu olta. sinağrit baba cömertten hoşlanır. ama bu oltaya bir baş vurmağa değer. bir baş vurdu. hasisin oltasının iğnesini dümdüz etti. sinağrit baba iğneden kopardığı yarım kolyozu çiğnemeden yuttu. hasis oltasını hızla topladı. “vay anasını be nikoli,” dedi, “iğneyi dümdüz etti.” nikoli’nin oltasının yemini kuyruğiyle sarsmakta olan sinağrit baba, nikoli’nin bir kusurunu arıyordu. onda kusur mu yoktu. evvela sarhoştu. sonra ahlaksızdı, kendini düşünürdü ama, cesurdu, cömertti, hiç kıskanç değildi. fukara idi. kibirli idi de. sinağrit baba kibirli fukarayı severdi ama, nikoli’nin kibrini beğenmiyordu. insan oğlunda o başka bir şey, gurura benzeyen şey, yerinde bir gurur, o da değil, insan oğlunun insanlığından, ta saçının dibinden oltasını tutuşundan beliren, isteyerek olmayan, ama pek istemeyerek de gelmeyen bir gurur isterdi. öyle bir elin oltasını düzleyemez, misinasını kesemez, bedenini fırdöndüsünden alıp gidemezdi. beş sandalın beşini de kokladı, beğenmedi. sinağrit baba, kayasının kenarında durmuş, lacivert alem içinde hafifçe yakamozlaşan oltalarla, cıvalı zokalardan aydınlanan saray meydanı seyrediyordu. oltalar gitgide çoğalıyordu. sinağrit ve mercanlar şehrinin göbeğinde şimdi tatlı tatlı sallanan on beş tane fener vardı. ötede kovuklardan mercan balıkları çıkıyor, fenerlerden birine hücum ediyor, budalaca yakalanıyorlardı. gözleri büyümüş bir halde yukarıya çıkarlarken dönüp tekrar aşağıya kadar geliyor, yukarı ki dünyayı görmeye bir türlü karar veremiyorlardı. sinağrit babaya büyüyen gözleriyle “bizi kurtar şu lanetlemeden,” der gibi bakıyorlardı. sinağrit baba düşünüyordu. gidip o yakamoz yapan ipe bir diş vurdu mu idi, tamamdı. ama hiçbirini kurtaramıyor, hareketsiz duruyordu. sinağrit baba onları kurtarmanın bu kadar kolay olduğunu biliyordu ama, bildiği bir şey daha vardı. o da ister su, ister kara, ister hava, ister boşluk, ister hayvan, ister nebat aleminde olsun bir kişinin aklı ile hiçbir şeyin halledilemeyeceğini bilmesidir. ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresinin koşup o yakamoz yapan ipi koparmak olduğunu akıl ettikleri zaman bu hareketin bir neticesi ve faydalı olabilirdi. yoksa, gidip sinağrit baba oltayı kesmiş, biraz sonra sinağrit baba tutulduğu zaman kim kesecek? kim akıl edecek yakamozu dişlemeği?... o sırada büyük büyük ışıklar saçan bir olta aşağıya inmişti. sinağrit baba ümitle koştu. bu oltayı da kokladı. hiç tanıdığı birisi değildi. yemi ağzına aldığı zaman bu olta sahibinin tam aradığı adam olduğunu bir an sandı. bu anda da yakalandı. kepçeden sandala düştüğü zaman sinağrit baba büyük gözleriyle kendisini yakalayana sevinçle baktı. sinağrit baba etrafı kırmızı, içi aydınlık siyah gözleriyle bir daha baktı. birdenbire ürperdi. hiddetinden ayaklarını yere vuran bir genç kız gibi sandalın döşemesini dövdü. belki bizim bile bilmediğimiz bir işaret görmüştü kendisini tutan oltanın sahibinde : bu adam şimdiye kadar hiç imtihan geçirmemişti. ömrü boyunca cesur, cömert, sinağrit babanın adamın ne korkunç bir iki yüzlü köpek olduğunu bizim görmediğimiz bir yerinden anlayıvermişti. bütün devirler ve seneler boyunca kendisini tutan oltanın sahibi ne cesaretini, ne cömertliğini, ne gururunu bir tecrübeye, bir imtihana tabi tutturmamış, her devirde talihli yaver gitmiş birisi idi. kimdi, ne idi: sinağrit baba da bilemezdi. ama, belki de ölünceye kadar cömert, cesur, mağrur yaşayacak olan bu adamın şu ana kadar bir defa bile imtihana sokulmadığını anlamıştı. belki de sonuna kadar bu imtihandan kurtulacaktı. sinağrit baba böylesine hiç rastlamamıştı. ölmeden evvel adama bir daha baktı. namuslu, cesur, cömert ölecek olan bu adamın hakikatte korkakların en korkağı, namussuzların en namussuzu olduğunu alnında okuyordu. bu adam, o kadar talihli idi ki daha, iki yüzlülüğünü kendi kendisine bile duyacak fırsat düşmemişti. yoksa sinağrit baba yakalanır mıydı: sinağrit baba hırsından tekrar tepindi. bağırmak ister gibi ağzını açtı. kapadı.. sinağrit baba son nefesini, böylece bir insanlık imtihanı geçirmemişin sandalında pişman ve mağlup verdi.
    --- spoiler ---

    en büyük korkusunu, sait faik abasıyanık'ın tarif ettiği hayvan.
  • fabian yarın kalabalığa yapacağı konuşmayı bir kez daha prova ederken heyecanlıydı. hep prestij ve güç istemişti, şimdi rüyaları gerçek oluyordu. gümüş ve altından takı ve süs eşyası yapan bir zanaatkardı, ama hayatını kazanmak için çalışmak ona yetmemeye başladı. heyecan, rekabet istiyordu ve sonunda planını başlatmak üzereydi.

    nesillerce takas sistemini kullandı insanlar. bir adam ailesini, tüm ihtiyaçlarını kendisi sağlayarak besledi ya da bir ticaret dalında uzmanlaştı. üretiminden ne arttırabiliyorsa başka insanların üretiminden artan ile takas etti.

    çarşı yeri hep gürültülü ve tozluydu ama yine de insanlar o bağırıp çağırmayı bekledi ve özellikle de arkadaşlıklarını. eskiden pek mutlu bir yerdi, şimdilerde ise çok insan ve kavga vardı. sohbet için zaman kalmadı-yeni bir sistem gerekliydi.

    genelde insanlar mutluydu ve emeklerinin meyvelerinden memnundular.

    her topluluğun basit bir devleti vardı; her bireyin özgürlük ve haklarının korunduğundan, bireyin kendi isteği dışında bir kişi ya da grupca herhangi birşey için zorlanmadığından emin olmak için.

    bu, hükümetin tek ve yegâne amacıydı ve devlet adamını seçen grup gönüllü olarak onun geçimini sağlardı.

    ancak çarşı yeri çözemedikleri tek sorundu. bir bıçak kaç basket mısır ederdi, bir mi yoksa iki mi? bir inek kaç vagon... ederdi, vesaire vesaire. kimsenin aklına daha iyi bir sistem gelmiyordu.

    fabian duyuru yaptı: “bizim takas sisteminin sorunlarına bir çözümüm var, herkes yarınki halk toplantısına davetlidir.”

    ertesi gün şehir meydanına büyük bir kalabalık toplandı, fabian adına “para” dediği yeni sistemle ilgili herşeyi anlattı. kulağa hoş geliyordu. “eee nasıl başlatacağız?” diye sordu kalabalık.

    “takı ve süs yaptığım altın kusursuz bir metal. kararmaz ve paslanmaz, uzun süre dayanır. ben altından sikke yaparım, her sikkeye lira deriz.”

    para değerlerin nasıl çalışacağını ve “para”nın, takas sisteminden çok daha iyi bir alış-veriş sistemi aracı olacağını açıkladı.

    devlet adamlarından biri “birileri kazıp altın çıkarır ve kendi paralarını yapabilir.” diye sorguladı.

    fabian’ın cevabı hazırdı: “bu büyük adaletsizlik olur. sadece hükümet tarafından onaylanan paralar kullanılabilir, bunların üzerine özel işaretler konulur”. akla uygun göründü, hem bu şekilde herkese eşit miktar verilmiş olur. fakat mum yapan “ben herkesten daha fazlasını hak ediyorum” dedi ve ekledi “herkes benim mumlarımı kullanıyor”. “hayır” dedi çiftçi “yiyecek olmazsa hayat olmaz, tabii ki biz en büyük pay bizim olmalı”. atışmalar sürdü gitti.

    fabian tartışmalara bir süre ses çıkarmadı ve sonunda “madem bir karara varamıyorsunuz, size önerim benden istediğiniz miktarı kendiniz belirleyin. miktarda bir kısıtlama yok, sizin geri ödeyebilme kabiliyetiniz dışında. ne kadar çok isterseniz yıl sonunda o kadar geri ödersiniz”. insanlar sordu “sen ne kazanacaksın bundan?”.

    “ben size para sağlayarak bir hizmet sunuduğum için bir ücret hak ediyorum. diyelim ki borçlu olduğunuz yılın sonunda her 100 lira için 105 geri ödersiniz. bu 5 lira benim ücretim olacak, bu ücrete faiz diyeceğim.”

    bundan başka bir yol yokmuş gibi göründü, hem de yüzde 5 oldukça ufak bir miktardı. “gelecek cuma yine gelin başlayalım.”

    fabian hiç zaman kaybetmedi. gece gündüz para yaptı, haftanın sonunda hazırdı. insanlar dükkanının önünde kuyruğa girdiler, hükümet paraları denetleyip onayladı ve sistem yürürlüğe koyuldu. bazıları sadece bir kaç tane ödünç aldı ve yeni sistemi deneye gitti.

    parayı harikulade buldular ve çok geçmeden herşeyin kıymetini altın paralarla ve liralarla belirler oldular. kıymeti biçilen miktara “fiyat” dediler. fiyatı, ürüne harcanan işin zorluğuna göre belirlediler. çok iş gerektiriyorsa fiyatı yüksek, kolay üretiliyorsa ucuz.

    kasabanın birinin tek saatçisi ali’ydi. onun fiyatları yüksekti, çünkü müşteriler sırf onun saatlerinden birine sahip olmak için ödemeye hazırdı.

    bir gün bir başkası da saat yapmaya başladı ve satış yapmak için ucuz fiyatlar sundu. ali hemen fiyatlarını düşürmek zorunda kaldı. iki adam da en ucuz fiyata en iyi kaliteyi vermek için çekişir oldular. bu hakiki serbest rekabetti.

    durum inşaatçılar, ulaşım operatörleri, muhasebeciler, çiftçiler, yani her çalışma alanı için aynıydı. müşteriler hangisi ucuzsa onu seçtiler-seçme özgürlükleri oldu. diğer insanların işe atılmasını engelleyen ruhsat ya da gümrük gibi suni düzenlemeler yoktu. yaşam standartı yükseldi, çok geçmeden insanlar parasız nasıl yaşadıklarını merak eder oldular.

    yılın sonunda fabian ona borcu olan herkesi ziyaret etti. bazılarının borç aldıkları paradan daha fazla parası vardı, bu diğerlerinde daha az olması demekti, çünkü ortada belli sayıda sikke vardı. borcundan çok sikkesi olanlar 100 artı 5 geri ödediler, fakat yine de devam etmek için borç almarı gerekti.

    ötekiler, hayatlarında ilk kez borçta olduklarını farkettiler. fabian onlara yeniden borç vermeden önce malvarlıklarının bazılarına el koydu. herkes tekrar denemeye ve bulunması pek zor 5 lirayı kazanmaya gitti.

    kimse farkına bile varmadı ki, bütün liralar geri ödenmeden ülke borçtan kurtulamazdı, fakat yine de her 100’de arttırılan ve hiç borç verilmeyen şu 5 paralar vardı. fabian’dan başka kimse göremedi ki faizin –şu hiç işleme sokulmamış paranın- ödenmesi imkansızdı, bu yüzden birileri mutlaka eksik çıkmak zorundaydı.

    evet fabian da bir kaç lira harcadı, ama toplam ekonomisinin %5’ini kendine harcaması gibi bir şey söz konusu bile değildi. insanlar binlerceydi, fabian ise bir kişi. ayrıca zaten kuyumculukla rahat bir yaşamı vardı.

    fabian’ın dükkanının arkasında kasa odası vardı ve sikkelerinin bir kısmını orada güvencede bırakmak insanlara kolay geldi. paranın miktarına ve ona bırakıldığı zamana göre bir ücret kesti. para sahibine deposito karşılığında makbuz kesti.

    doğal olarak kimse alış-verişe gittiğinde bir sürü paryı yanında taşımazdı. almak istedikleri malın değerinde bir makbuzu dükkan sahibine verirdi.

    dükkan sahipleri makbuzların gerçekliğini ve fabian’a götürüp eşit miktarda para toplama fikrini kabul etti. altın sikkeler yerine makbuzlar elden ele dolaşır oldu. insanlar mabuzların en az sikkeler kadar iyi olduğuna inandılar.

    çok geçmeden fabian, nadiren birilerinin altın sikkesini almaya geldiğini farketti.

    kendi kendine “bütün altınları mülkiyetinde bulunduran benim ve hala çok çalışan bir zanaatkarım. akıl alır gibi değil. burada bekleyen ve nadiren alınan altın için bana faiz ödemeye memnun olacak bir düzine insan var.

    altın benim değil, doğru, fakat benim mülkiyetim içinde, bütün mesele de bu. sikke yapmama bile gerek yok, mahzendeki sikkeleri kullanabilirim”.

    başlangıçta çok tedbirliydi, her seferinde sadece biraz biraz ödünç veriyor ve olağanüstü teminatlar alıyordu. ancak yavaş yavaş gözü açıldı, ödünç miktarları büyüdü.

    bir gün yüklüce miktarda ödünç istendi. “bütün bu parayı taşımak yerine isminize bir depozit yaparız, sonra da paraların değeri kadar makbuzlar veririm size” diye önerdi fabian. borcu alan razı oldu ve gitti bir sürü makbuzla. ödünç vermesine rağmen altınlar kasa odada kaldı. müşteri gittikten sonra fabian gülümsedi. hem çaba harcamayacak hem de sahip olabilecekti. altını ödünç verebilir buna rağmen mülkiyetinde tutmaya devam edebilirdi.

    dostlar, yabancılar hatta düşmanlar bile işlerini yürütmek için sermayeye ihtiyaç duydular ve güvence verebildikleri sürece istedikleri kadar borç aldılar. fabian makbuz yazmak suretiyle kasadaki altınların değerinin bir kaçı kadar “borç” verebilirdi, altının sahibi bile olmadan. gerçek sahipler altınlarını almaya gelmediği ve insanları itimatı devam ettiği sürece herşey yolundaydı.

    herkesin borçlarını ve kredilerini gösteren bir defter tuttu. borç verme işi pek kazançlı bir iş olmuştu doğrusu.

    toplumdaki sosyal yeri de serveti kadar hızlı yükseldi. önemli bir adam oluyordu, hürmet ediliyordu. mali konularda her sözü sanki kutsal bir beyanâttı.

    diğer kasabaların kuyumcuları onun yaptıklarını merak eder oldular ve görmeye gittiler birgün. ne yaptığını anlattı onlara ama gizli kalması gerektiğini önemle vurguladı.

    planları ortaya çıkarsa entrikaları suya düşerdi, bu yüzden gizli bir ittifak kurdular.

    herbiri kasabalarına dönüp fabian’ın öğrettiklerini uygulamaya başladılar.

    makbuzları altının kendisi gibi değerli kabul etti insanlar ve altınlara yapıldığı gibi, pek çok makbuz güvenlik için depozit verildi. bir tüccar mal almak isterse tek yaptığı fabian’a parayı kendi hesabından diğer tüccarın hesabına aktarmasını söyleyen kısa bir not yazmaktı. bu fabian’ın sadece bir kaç dakikasını alıyordu.

    bu yöntem çok tutulur oldu, bu talimat pusulalarına “çek” dediler.

    bir gece geç saatlerde kuyumcular yeniden toplandılar, fabian onlara yeni planını açıkladı. ertesi gün devlet erkanıyla bir toplantı yaptılar ve fabian başladı: “kullandığımız makbuzlar çok tutuldu. şüphe yok ki erkandakilerin çoğu bunları kullanıyor ve yararlı buluyor.” hepsi kafalarıyla onayladı ve ne problem olduğunu merak ettiler. “bazı makbuzlar kalpazanlarca kopya edildi. bunun durdurulması gerek.”

    devlet adamları telaşa kapıldı. “ne yapmalı şimdi?” diye sordular. fabian “önerim şudur: önce yeni makbuz basma işini hükümete bırakalım, özel bir kağıt üzerine ve anlaşılması güç desenlerle, sonra da her biri hükümet başkanınca imzalanır. biz kuyumcular baskı masrafını ödemekten memnun oluruz, hem makbuz yazma işinden zaman kazanmış oluruz.” dedi. erkan akıl yürüttü “eee kalpazanlara karşı halkı korumak bizim işimiz ve öneri iyi bir fikir gibi görünüyor.” böylece banknotları basmaya karar verdiler.

    “ikinci olarak” dedi fabian, “bazı insanlar altın aramaya gittiler ve kendi altınlarını yapıyorlar. bir yasa çıkarmanızı öneririm ki eline altın geçen herkes bunları size teslim etsin. tabii ki banknotların ve paraların masrafları geri ödenecektir.”

    fikir kulağa iyi geldi ve üzerinde çok düşünmeden, büyük miktarlarda yeni banknotlar bastılar. her birinin üzerinde değeri yazıyordu- 1 lira, 2 lira, 5 lira, 10 lira gibi. küçük miktardaki basım masrafı da kuyumcularca ödendi.

    banknotları taşıması kolaydı ve kısa zamanda insanlardan kabul gördü. revaçta olmalarına rağmen hala banknot ve bozuk paraların kullanım oranı sadece %10’du. raporlar pazarın %90’ının çek sistemini kullandığını gösteriyordu.

    planının bir sonraki aşaması başladı. şimdiye kadar insanlar fabian’a paralarını koruması için para ödediler. fabian daha fazla para çekmek için para yatıranlara, yatırdıklarının %3’ü kadar faiz ödemeyi teklif etti.

    insanların çoğu, borçluların verdiği %5’i tekrar ödünç verdiğine ve kazancının aradaki %2’lik fark olduğuna inandı. ayrıca, paraları kasada korunsun diye para ödemektense %3 almak çok daha iyi diye kimse ona soru da sormadı.

    birikmiş paranın hacmi büyüdü ve kasadaki ilave para ile beraber, fabian depozit edilmiş her 100 lira’lık banknot ya da bozuk para için 200 lira, 300 lira, 400 lira, hatta bazen 900 lira’ya kadar borç verebiliyordu. bu dokuz da bir oranını geçmemesi için dikkatli olması gerekiyordu, çünkü her 10 kişiden 1’i banknot ya da bozuk paralarını kullanmak için istiyordu.

    istemeye geldiklerinde yeterince para olmazsa insanlar şüphe etmeye başlardı, özellikle de depozit defterleri ne kadar paraları olduğunu gösterirken. bununla beraber, fabian, defter üzerinde kendi kendine çek yazarak 900 liralık borç verdiğinde 45 liralık faiz isteyebiliyordu-900 liranın %5’i. hem borç hem de faiz geri ödendiğinde-945 lira- borç sütunundan 900 lirayı siliyor ama 45 liralık faize el koyuyordu. bu yüzden kasadan bile çıkmamış her 100 liralık depozit için 3 lira ödemeye mutlu bile oluyordu. bu şu demekti: depozit edilen her 100 lira için, pek çok insan kar oranının %2 düşünürken %42 kâr yapmak mümkündü. diğer kuyumcularda aynısını yaptı. bir kalem çiziğiyle hiç yoktan para yapıp üstüne de faiz bindirdiler.

    doğru, onlar değil hükümet bastı bozuk para ve banknotları, dağıtması için kuyumculara verdi. fabian’ın tek harcaması ufak miktardaki basım ücretiydi. yine de hiç yoktan kredi parası yaratıyor ve üzerine de faiz koyuyorlardı. pek çoğu para kaynağının hükümetin bir işletmesi olduğuna inanıyordu. inandıkları başka bir şey de borç aldıkları paranın, birilerinin fabian’a depozit verdiği para olduğuydu, ancak ne gariptir ki borç verildiği zaman kimsenin depozit verdiği parada azalma olmadı. herkes aynı anda paralarını depodan çekmeye kalksaydı, düzenbazlıkları ortaya çıkardı.

    banknot ya da bozuk parayla borç istendiğinde bir sorun görülmedi. fabian hükümete nüfusun ve üretimin artışı yüzünden daha çok banknota ihtiyaçları olduğunu açıklayıp biraz daha banknot basılmasını istedi ve ufak miktarlardaki basım ücretini sağladı.

    bir gün akıllı bir adam fabian’ı görmeye gitti: “bu faiz işi yanlış” dedi. “her 100 lira için 105 lira geri istiyorsun. bu 5 liraların ödenmesi imkansız çünkü hiç varolmadılar.

    çiftçiler yiyecek, fabrikalar mal üretiyor, fakat sen sadece para üretiyorsun. varsayalım ki ülkede sadece iki işadamı var ve herkesi işe aldık. her ikimiz de 100’er lira borç alıp 90 lira’yla maaşları ödedik, 10 lira ise bizim masraflarımız ve kendi maaşımız. bu şu anlama gelir: toplam alım gücü 90+10’un iki katı, yani 200 lira. ancak senden aldığımız borcu ödememiz için ürünleri 210 lira’ya satmamız gerek. birimiz başarır ve ürününü 105 lira’ya satarsa diğer işadamı sadece 95 lira kazanmayı umar. ayrıca ürünlerinin bir kısmı ortada para kalmadığı için satılamayacaktır.

    diğerinin sana hala 10 lira borcu olacak ve ancak daha çok borç alarak ödeyebilecektir. bu sistem imkansız.”

    adam devam etti, “105 lira basmalısın 100’ü bana 5’i sana. bu şekilde piyasadaki para miktarı 105 olur ve borç ödenebilir.”

    fabian sessizce dinledi ve sonunda “finans ekonomisi derin bir konu oğlum, eğitimi yıllar sürer. bu sorunlara meraklanmayı bana bırak, sen kendininkilerle ilgilen. daha verimli olmaya bak, harcamalarını azalt ve daha iyi bir işadamı ol. bu tür durumlarda yardımcı olmaya herzaman hazırım.”

    adam ayrıldı ama ikna olmamıştı. fabian’ın işletmesinde bir yanlışlık vardı ve sorularının cevaplandırılmadığını hissetti.

    ancak, pek çok insan fabian’ın sözüne saygı gösterdi- “o uzman, diğerlerinin bir yanlışı olmalı. bak memleket nasıl gelişti, üretimimiz arttı, eskisinden de iyi durumdayız.”

    borç aldığı paranın faizini kapatmak için tüccar fiyatlarını yükseltmek zorunda kaldı. maaşla çalışanlar aldıkları paranın çok düşük olduğundan şikayet etti. işveren, iflas edeceklerini iddia edip maaşları arttırmayı reddetti. çiftçiler ürünlerine adil bir fiyat alamadılar. evkadınları yiyeceğin pek pahalı olduğundan yakındı.

    en nihayetinde, daha önce hiç duyulmamış bir şey oldu, bazıları greve gitti. bazıları fakirleşti, ama arkadaşları ve akrabalarını onlara yardım etmeye bütçesi yetmedi. çoğunluk etraflarındaki gerçek serveti unuttu –verimli toprak, büyük ormanlar, madenler ve hayvanlar. sadece para düşünüyorlardı ki o da hep kıttı. fakat hiç sistemi sorgulamadılar. hükümetin sistemi yürüttüğüne inandılar.

    bir kaçı kişi fazla paralarını birleştirip “borç verme” ve “finans” şirketleri oluşturdular. yüzde 6 ve üzerinde faiz istediler, fabian’ın %3’ünden daha iyiydi ama onlar sahip oldukları parayı ödünç veriyorlardı-onların şu esrarengiz, defter üzerinde işaretler yazma süretiyle hiç yoktan para yaratabilme kabiliyetleri yoktu.

    bu finans şirketleri fabian ve arkadaşlarını telaşlandırdı bir şekilde, bu yüzden kendi şirketlerini kurdular çabucak. çoğunlukla, kurulmuş şirketleri büyümeden satın aldılar. kısa zamanda, bütün finans şirketleri onlarındı ya da onlar kontrol ediyorlardı.

    ekonominin durumu gittikçe kötüleşti. ücretli çalışanlar patronların haddinden fazla kar yaptığına kanaat getirdiler. patronlar ise çalışanların pek tembel olduğunu ve dürüst iş yapmadıklarını söyledi. herkes bir diğerini suçladı. hükümetten bir çözüm gelmedi ve zaten yoksulluk halledilmesi gereken ilk soruna benziyordu.

    sosyal yardım projeleri başlattılar ve insanları katılmaya zorlayan yasalar koydular. bu insanları kızdırdı-komşuya yardımın gönüllü yapıldığı o eski fikirlere inanıyorlardı onlar.

    “bu yasalar hırsızlığı yasallaştırmaktan başka birşey değil. her ne sebeple olursa olsun, kişi razı olmadan ondan birşey almak hırsızlıktan farklı değildir.”

    ancak herkes kendini çaresiz hissetti ve korktular ödemeyince verilen hapis cezalarından. bu sosyal yardım projeleri fakiri biraz rahatlattı, fakat çok geçmeden sorun geri geldi ve başetmek için daha fazla paraya ihtiyaç vardı. bu projelerin masrafı arttıkça arttı ve devletin hacmi büyüdü.

    devlet adamlarının çoğu ellerinden gelenin en iyisini yapan dürüst adamlardı. kendi insanlarından daha fazla para talep etmek istemediler, sonunda fabian ve arkadaşlarından borç para almak dışında çareleri kalmadı. geri nasıl ödeyeceklerine dair hiç bir fikirleri yoktu. çoçuklarının eğitimi için öğretmenlere para veremez oldu veliler. doktorların ücretini veremediler. ulaşım teknisyenleri işlerini kapattılar.

    bir bir devlet bu işleri üstlenmek zorunda kaldı. öğretmenler, doktorlar ve diğerleri halka memur oldu.

    pek azı işinden haz aldı. makul bir ücret alıyorlardı ama kimliklerini kaybettiler. kocaman bir makinede küçük çark dişleri oldular.

    kişisel teşebbüslere mahal yoktu, alın terine takdir pek azdı. gelirleri sabitlenmişti ve ancak bir üs emekli olduğunda ya da öldüğünde terfi edilebiliyordu.

    çaresizlik içindeki devlet adamları fabian’ın fikrini sormaya karar verdiler. onu akıllı ve para sorunlarını çözmesini bilen biri olarak kabul ettiler. onlar bütün sorunları açıklarken dinledi, en sonunda cevapladı, “pek çok insan kendi sorunlarını çözemiyor, bunu birilerinin onlar için yapmasına ihtiyaçları var. eminim, pek çok insanın mutlu olma hakkı olduğunda ve yaşamlarının elzem ihtiyaçlarının karşılanması gerektiğinde anlaşıyorsunuzdur. önemli sözlerimizden biri “her birey eşittir” der, öyle değil mi?

    dengeyi sağlamak için tek yol zenginden fazla servetini almak ve fakire vermektir. vergileme sistemi. daha fazlaya sahip olan daha fazla öder. mali durumlarına göre herkesten vergi toplayın ve herkese ihtiyacına göre verin. okullar ve hastaneler bütçesi yetmeyene ücretsiz olmalı…”

    şatafatlı idealler üzerine uzun bir konuşma yaptı ve şu sözlerle bitirdi “bu arada, bana borçlu olduğunuzu unutmayın. bir süredir borç alıp durmaktasınız. size yardımcı olmam için en azından faizi ödeyin. anaparayı borç olarak bırakırız, siz bana sadece faizi ödeyin.”

    böylece gittiler, ve fabian’ın felsefesi üzerine ciddi bir şekilde düşünmeden artan oranlı gelir vergisini getirdiler -ne kadar çok kazanırsan o kadar çok vergi oranın yükselir. hiç kimse sevmedi bunu, ama ya vergi ödediler ya da hapse gittiler.

    ticaret adamı yine fiyatları yükseltmek zorunda kaldı. ücretli çalışanlar, yüksek ücretlerin işadamlarını işlerini kapatmaya ya da çalışanlarını makinelerle değiştirmeye zorladığını iddia ettiler. bu daha da fazla işsizliğe sebep oldu ve devletadamlarını ek sosyal yardım ve projelere zorunlu bıraktı.

    bazı iş sektörleri işlemeye devam etmesi için gümrük tarifesi ve başka koruma düzenlemeleri getirildi, sırf iş istihdamı sağlansın diye. bir kaç kişi acaba üretimin amacı mal üretmek mi yoksa iş imkanı sağlamak mı diye merak etti.

    işler kötüye gittikçe ücret kontrolü, fiyat kontrolü, her çeşit kontrolü denediler. hükümet daha fazla para toplamaya çalıştı, satış vergisi, maaş vergisi ve her çeşit vergi. birileri, buğday çiftçisinden ev hanımına gidene kadar, bir somun ekmeğin 50’den fazla vergiye tutulduğunu olduğunu hesap etti.

    “uzman”lar zuhur etti ve bazıları hükümete seçildi. fakat yıllık toplantıların herbirinden neredeyse hiç bir başarı sağlayamadan geldiler, “yeniden düzenlenen” vergiler haricinde. ama toplam vergi miktarı hep arttırıldı.

    fabian faiz ödenmelerini istemeye başladı, giderek artan miktarların toplanan vergiden alınıp ona ödenmesi gerekti.

    derken parti politikaları geldi-insanlar hangi hükümet grubunun sorunları daha iyi çözeceği üzerine tartışmaya başladılar. kişileri, ülküleri, parti yaftalarını, her şeyi tartıştılar, asıl sorun dışında. mecliste rahatsızlık baş gösteriyordu.

    kasabanın birinde, borcun faizi bir yıl içinde vergiden toplanan parayı geçti. memleketin her yerinde ödenmeyen faiz arttıkça arttı-ödenmeyen faizin üzerine faiz bindirildi.

    giderek ülkenin gerçek servetinin çoğunun sahibi ve denetçileri fabian ve arkadaşları oldu, ve bununla insanlar üzerinde daha da büyük denetim de geldi. ancak hakimiyet süreci henüz bitirilmemişti. her bir birey denetim altına alınmadan durumun güvenli olmayacağını biliyorlardı.

    sisteme karşı pek çok insan para baskısıyla ya da halka alay konusu olma cezasıyla susturulabilirdi. bunu yapmak için fabian ve arkadaşları gazete, televizyon ve radyo istasyonlarının çoğunu satın aldı ve bunları işletecek insanları özenle seçti. bunların çoğu daha iyi bir dünya isteyen içten insanlardı, fakat hiç bir zaman nasıl kullanıldıklarını farkedemediler. onların çözümleri hep sonuçlarla uğraşmaktaydı, sorunun sebepleriyle değil.

    değişik gazeteler vardı-bir tane sağcılar için, bir tane solcular için, bir tane çalışanlar, bir tane işverenler, ve benzeri. hangisine inandığının çok bir önemi yoktu, problemin gerçek sebebi üzerine düşünmedikçe.

    fabian’ın planı tamamlanmak üzereydi-bütün memleket borç içindeydi. eğitim ve medya ile insanların kafalarını kontrol etmekteydi. insanlar o ne isterse ona inanıyor ve düşünüyorlardı.

    bir adamın keyfi için harcayabileceğinden bile daha fazla parası olduktan sonra heyecan olarak ona ne kalır? yönetici sınıf zihniyeti için cevap iktidar-diğer insanlar üzerinde katı bir iktidar. idealistler hükümette ve medyada kullanılıyordu, ama fabian’ın aradığı gerçek kontrolcüler sınıf zihniyetini yönetiyordu.

    kuyumcuların çoğu aynı şekildeydi. koca bir servetin nasıl hissettirdiğini biliyorlardı ama bu onları daha fazla tatmin etmiyordu. heyecan ve rekabete ihtiyaçları vardı ve kitlelere iktidar olmak nihai oyundu.

    diğerlerinden üstün olduklarına inanıyorlardı. “yönetmek bizim hakkımız ve görevimizdir. kitleler kendileri için neyin iyi olduğunu bilmiyor. düzene sokulmaya ve organize edilmeye ihtiyaçları var.”

    fabian ve arkadaşları memleketin her yerine borç veren ofisler açtılar. doğru, onlar gizli gizli ve ayrı ayrı sahip olunmuştu. teoride, birbirleriyle yarış halindelerdi, fakat gerçekte birbirlerine pek yakın çalışıyorlardı. devletadamlarının bazılarını ikna ederek para rezerv merkezi adında bir enstitü açtılar. bunu kurmak için kendi paralarını bile kullanmadılar-insanların depozitolarını bir kısmına karşılık kredi yarattılar.

    bu enstitü görünüşte para kaynaklarını denetliyordu, pek garip ama, devlet işletmesi olmasına rağmen hiç bir devletadamı ya da memuru yönetim kurulu’na müsaade edilmiyordu

    devlet artık fabian’dan doğrudan borç almıyordu, para rezerv merkezi’nin borç senedi sistemini kullanmaya başladılar. önerilen güvence bir sonraki yılın vergilerden elde edilen yaklaşık gelirdi. bu fabian’ın planına uyuyordu -şüpheleri kendi üzerinden meşru bir devlet işletmesine uzaklaştırdı. ama yine de, perdenin arkasında yöneten oydu.

    dolaylı yoldan, fabian kontrolü öyle bir ele geçirdi ki devlet onun emirlerini yerine getirmek zorunda kaldı. “bırakın ülkenin parasını ben kontrol edeyim, kimin yasaları yaptığı umurumda değil” diye böbürlendi. hangi devlet grubunun seçildiğinin çok da önemi yoktu. parayı kontrol eden fabian’dı, ülkenin yaşam enerjisini.

    devlet para kazanıyordu ama her borca faiz uygulanıyordu. sosyal yardımlar ve dağıtılan sadakalar gitgide artıyordu, çok geçmeden devlet bırakın anaparanın kendisini, faizini bile ödemekte zorlanır oldu.

    böyle olduğu halde, “para insan yapımı bir sistem. elbette, hükmetmek için değil hizmet etmek için kullanılabilir” diyen insanlar vardı hala. ama bu insanlar azaldı ve sesleri, varolmayan bir kar oranları karmaşasında kayboldu.

    yönetimler değişti, parti sloganları değişti, ama esas plan, politika hiç değişmedi. hangi hükümet “iktidar”da olursa olsun, fabian nihai amacına her yıl daha da yaklaştı. insanların politikaları anlamsızdı. sonuna kadar vergilendirilmişlerdi, daha fazla ödeyemezlerdi. fabian’ın son hamlesinin zamanı gelmişti.

    yüzde 10’luk para tedariği hala banknotlar ve sikkeler üzerindeydi. şüphe uyandırmadan bir şekilde ortadan kaldırılması gerekiyordu. nakit para kullanan insanlar alıp satarken seçmekte özgürdüler-kendi yaşamları üzerinde hala biraz kontrolleri vardı.

    banknot ve sikke taşımak her zaman güvenli değildi. yerel bölge sınırları dışında çekler geçerli değildi ve bu yüzden daha kullanışlı bir yol bekliyorlardı. bir kere daha cevap yine fabian’dan geldi. kurumu, herkese üzerinde isimleri, resimleri ve kimlik numaraları yazılı plastik kartlardan bastı.

    gösterildiği heryerde, mağaza sahibi merkezi bilgisayarı arayıp kredi oranını tetkik etti. eğer temizse, belirli bir miktara kadar kişi istediğini alabiliyordu.

    başlangıçta küçük miktarlarda kredi kullanmaya müsaade edilmişti insanlar, ve bu bir ay içinde geri ödenirse, faiz uygulanmıyordu. bu çalışanlar için iyi hoştu ama ya işadamları nereden başlasındı? makineleri kurması, malları üretmesi, maaşları ödemesi, ve mallarını satıp parayı geri ödemesi gerekiyordu. bir ayı geçerse, her ay borçlu olduğu miktarın %1.5’i ekleniyordu. bu miktar bir yılda %18’in üzerindeydi.

    işadamının bu %18’i satış fiyatlarına eklemek dışında yolu yoktu. yine, bu fazladan para ya da kredi (% 18) herhangi birine borç verilebilirdi. memleket sathında, işadamları borç aldıkları 100 lira’nın karşılığında 118 lira ödemek gibi imkansız bir görevi üstlenmişti-fakat bu 18 lira yoktan varedilmişti.

    oysa fabian ve arkadaşlarının toplumdaki mevkileri yükseldi. itibar direkleri olarak hürmet gördüler. onların finans ya da ekonomik resmi bildirileri neredeyse dini akideler gibi kabul edildi.

    hiç durmadan artan vergi yükünün altında, küçük ölçekli işletmeler çöktü. pek çok alanda çalışmak için özel ruhsat gerekiyordu, bu yüzden iş yapmak geri kalanlar için zorlaştı. yüzlerce yan kuruluşları olan büyük şirketlerin hepsinin sahibi ve yöneticisi fabian’dı. bunlar kendi aralarında yarış içindelermiş gibi gözükse de hepsini o kontrol ediyordu. sonunda rekabetçilerin hepsi işlerini kapattılar. muslukçular, otomobil tamircileri, elektrikçiler ve diğer küçük işletmelerin çoğu aynı kaderi paylaştılar-fabian’ın devlet destekli devasa şirketleri tarafında yutulup gittiler.

    fabian bu plastik kartların, banknot ve madeni paraları ortadan kaldırmasını istiyordu. bütün banknotlar tedavülden kaldırıldığında, sadece bu bilgisayar kart sistemini kullanan işletmeler işini yapabilecekti, planı buydu.

    tasarılarına göre er geç birilerinin kartları karışacak ve ta ki kimlik ispat edilene kadar alıp satamaz hale geleceklerdi. kendisine nihai iktidarı verecek yeni bir yasanın çıkarılmasını istedi – herkese kimlik numaralarını kafalarına döğme yaptırmalarını zorunlu kılacak bir yasa. bu numara ancak, bilgisayara bağlanmış özel bir ışık altında görülebilecekti. her bilgisayar dev bir bilgisayara bağlanacak ve böylece fabian herkesin herşeyini bilebilecekti.

    ***************************************************************

    en büyük düşmanını, larry hannigan'ın tarif ettiği hayvan.
  • bir zamanlar, bir geminin kaptan ve zabitleri kendi denizciliklerini çok beğenir ve kendilerine çılgınca hayran olurlardı. gemiyi kuzeye çevirdiler ve tehlikeli buzullarla karşılaşıncaya kadar yol aldılar. kendilerine yalnızca denizcilikteki ebedi başarılarını gösterme fırsatı vermek için kuzeye doğru çok daha tehlikeli sularda yol almaya devam ettiler.

    gemi daha yüksek enlemlere ulaştıkça, yolcular ve mürettebat giderek rahatsız oldu ve aralarında tartışmaya, içerisindeki bulundukları koşullar hakkında şikayet etmeye başladılar.

    “titriyorum” dedi usta gemici, “bu kadar kötü bir yolculukta daha önce hiç bulunmamıştım. güverte buzla kaplı; gözetleme yerindeyken rüzgar ceketimi bıçak gibi kesiyor; ön yelkene camadana vururken neredeyse parmaklarım donuyor; ve tüm bunlar için ayda 5 şilin alıyorum.”

    “bunun kötü olduğunu mu düşünüyorsun!” dedi kadın yolcu. “soğuktan geceleri uyuyamıyorum. bu gemideki kadınlar erkekler kadar battaniye alamıyor. bu adil değil!”

    meksikalı gemici sözü kesip konuşmaya katıldı: “¡chingado! ben, ingiliz gemicinin aldığı maaşın sadece yarısını alıyorum. bu iklimde kendimizi sıcak tutmak için bol yiyeceğe ihtiyacımız var ve ingilizler daha çok alıyor. en kötüsü, zabitler sürekli emirlerini ispanyolca yerine ingilizce olarak veriyor.”

    “herkesten daha çok şikayet edecek nedenim var.” dedi amerikan yerlisi gemici. “eğer soluk benizliler atalarımın topraklarını yağmalamasaydı, bu gemide, buzdağlarının ve kutup rüzgârlarının arasında olmayacaktım. hoş, sakin bir gölde kanoyla gezinecektim. tazminatı hak ediyorum. en azından, kaptan bana barbut oynatmam için izin vermeli ki biraz para kazanabileyim.”

    lostromo söz aldı: “dün, birinci zabit bana “ibne” dedi. isimler takılmadan eşcinsel ilişkiye girme hakkım var.”

    bu gemide kötü davranılan sadece siz insanlar değilsiniz,” diyerek yolcuların arasındaki hayvansever araya girdi. sesi öfkeyle titriyordu. “geçen hafta ikinci zabiti geminin köpeğini iki kere tekmelerken gördüm!”

    yolculardan biri üniversite profesörüydü. ellerini ovuşturarak hiddetle söylendi, “bunların hepsi korkunç! ahlaksız! ırkçılık, seksizm, türcülük, homofobi, işçi sınıfının sömürülmesi! ayrımcılık! toplumsal adalete sahip olmalıyız: meksikalı gemici için eşit maaş, bütün gemiciler için yüksek maaş, amerikan yerlisi için tazminat, kadınlar için eşit battaniye, eşcinsel ilişki hakkı ve köpeği daha fazla tekmelemek yok!”

    yolcular “evet, evet!” diye bağırdı. mürettebat “hay hay!” diye bağırdı. “ayrımcılık! haklarımızı talep etmeliyiz!”

    kamarot boğazını temizledi.

    “hepinizin şikayet etmek için iyi nedenleri var. fakat bana göre gerçekten yapmamız gereken şey gemiyi döndürmemiz ve güneye doğru gitmemiz, çünkü eğer kuzeye gitmeye devam edersek er geç batacağız. sonra maaşlarınızın, battaniyelerinizin, eşcinsel ilişki haklarınızın size yararı olmayacak, çünkü hepimiz boğulacağız.”

    fakat kimse onu dinlemedi, çünkü o sadece bir kamarottu.

    kaptan ve zabitler, kıç güvertedeki makamlarından tartışmayı izliyor ve dinliyordu.
    birbirlerine gülümsediler ve göz kırptılar. kaptanın el hareketiyle üçüncü zabit kıç güverteden indi. yolcular ve mürettebatın toplandığı yere ağır adımlarla yürüdü ve onların arasında durdu. çok ciddi bir ifade takınarak konuştu:

    “biz kaptanlar kabul etmeliyiz ki bu gemide mazur görülemez şeyler olmakta. şikayetlerinizi duyana kadar bu kadar kötü bir durum olduğunu anlayamadık. bizler iyi niyetli insanlarız ve sizler için en iyisini yapmak istiyoruz. ancak kaptan oldukça eski kafalı ve kendi bildiği yolda ilerler. somut değişiklikler yapmadan önce biraz kışkırtılması gerekebilir. benim şahsi fikrim, eğer gayretle protesto ederseniz – fakat her zaman barışçıl ve geminin kurallarını ihlâl etmeden – kaptanın ataletini sarsar ve gayet haklı olarak şikayet ettiğiniz problemlere çözüm getirmeye zorlarsınız.

    bunu söyledikten sonra üçüncü zabit kıç güverteye doğru yol aldı. gider gitmez yolcular ve mürettebat arkasından, “orta yolcu! reformcu! liberal! kaptanın yardakçısı!” diye bağırdı. fakat yine de söylediği gibi yaptılar. kıç güvertenin önünde buluştular. kaptanlara hakaretler savurdular ve haklarını talep ettiler: usta gemici “daha yüksek maaş ve daha iyi çalışma koşulları istiyorum,” diye haykırdı. kadın yolcu “kadınlar için eşit battaniye” diye haykırdı. meksikalı gemici “emirleri ispanyolca olarak almak istiyorum.” diye haykırdı. amerikan yerlisi gemici “barbut oynatma hakkı istiyorum.” diye haykırdı. lostromo “ibne olarak adlandırılmak istemiyorum.” diye haykırdı. hayvansever “köpeğin daha fazla tekmelenmesine hayır.” diye haykırdı. profesör “devrim, hemen şimdi.” diye haykırdı.

    kaptan ve zabitler aceleyle bir araya toplandı ve birkaç dakika görüştü. bütün bu süre boyunca birbirlerine göz kırptılar, gülümsediler ve birbirlerini doğrularcasına kafalarını öne eğdiler. daha sonra kaptan kıç güvertenin önünde durdu ve büyük bir cömertlik göstererek, usta gemicinin maaşının ayda 6 şiline yükseltileceğini; meksikalı gemicinin maaşının ingiliz gemicinin üçte ikisi kadar olacağını, ve ön yelkene camadana vurma emrinin ispanyolca verileceğini; kadın yolcuların bir battaniye daha alacağını; amerikan yerlisi gemicinin cumartesi akşamları barbut oynatabileceğini; lostromonun gizlice eşcinsel ilişkiye girdiği sürece ibne olarak anılmayacağını ve mutfaktan yemek çalmak gibi gerçekten ahlaksız şeyler yapmadığı sürece köpeğin tekmelenmeyeceğini duyurdu.

    yolcular ve mürettebat bu imtiyazları büyük bir zafer olarak kutladı. fakat ertesi sabah, tekrardan memnuniyetsizlik hissettiler.

    usta gemici “ayda altı şilin çok düşük bir ücret ve hâlâ ön yelkene camadana vururken parmaklarım donuyor” diyerek homurdandı. meksikalı gemici “hâlâ ingilizlerle aynı maaşı veya bu iklim için yeterli yiyeceği alamıyorum” dedi. kadın yolcu “biz kadınlar hâlâ kendimizi sıcak tutacak kadar battaniyeye sahip değiliz” dedi. diğer yolcular ve mürettebat da benzer şikayetlerde bulundu. profesör onları kışkırttı.

    konuşmalarını bitirdiklerinde, kamarot, bu sefer diğerlerinin duymamazlıktan gelemeyeceği kadar yüksek bir sesle konuştu:

    “köpeğin mutfaktan bir parça ekmek çaldığı için tekmelenmesi, kadınların eşit battaniyeye sahip olmaması, usta gemicinin parmaklarının donması gerçekten korkunç; ve lostromonun istediği halde neden erkeklerle ilişkiye giremediğini anlamıyorum. fakat buzulların şu an nasıl kalın olduklarına ve rüzgârın nasıl daha fazla sert estiğine bakın! bu gemiyi geriye, güneye doğru çevirmemiz gerekiyor. eğer kuzeye gitmeye devam edersek, buzullara çarpacak ve batacağız.

    “ah, evet,” dedi lostromo, “kuzeye doğru gitmeye devam etmemiz gerçekten korkunç bir şey. fakat neden tuvalette sevişmek zorundayım? neden ibne olarak anılmam gerekiyor? diğer herkes gibi iyi biri değil miyim?”

    “kuzeye doğru ilerlemek korkunç” dedi kadın yolcu. “fakat görmüyor musun? tam da bu nedenle kadınların kendilerini sıcak tutmak için daha çok battaniyeye ihtiyacı var. hemen şimdi kadınlar için eşit battaniye talep ediyorum!”

    “tamamen doğru” dedi profesör, “kuzeye doğru yol almak hepimiz için büyük sıkıntılar yaratıyor. fakat yönümüzü güneye doğru çevirmek gerçekçi olmaz. zamanı geri çeviremezsin. durumumuzun üstesinden gelmek için iyi hazırlanmış bir yol bulmalıyız.”

    “bak” dedi kamarot, “kıç güvertedeki bu dört kaçık adamın yollarına devam etmesine izin verirsek, hepimiz batacağız. eğer gemiyi tehlikeden uzaklaştırırsak, daha sonra çalışma koşulları, kadınlar için battaniye ve eşcinsel ilişki hakkı için endişelenebiliriz. ama önce bu gemiyi çevirmemiz gerekiyor. eğer bir kısmımız birlik olur, bir plan yapar ve biraz cesaret gösterirsek, kendimizi kurtarabiliriz. çok fazla insana gerek yok – yedi veya sekizimiz yeterli. kıç güverteye saldırabilir, bu delileri gemiden atabilir ve gemiyi güneye çevirebiliriz.”

    profesör sesini yükseltti ve sert bir şekilde “şiddete inanmıyorum. ahlaksızca.” dedi.

    lostromo “şiddet kullanmak etik değil” dedi.

    kadın yolcu “şiddetten çok korkuyorum” dedi.

    kaptan ve zabitler herşeyi izliyor ve dinliyordu. kaptanın bir işaretiyle üçüncü zabit ana güverteye indi. yolcuların ve mürettebatın arasına kadar geldi ve gemide hâlâ bir takım sıkıntılar olduğunu söyledi.

    “epey ilerleme kaydettik” dedi. “fakat daha fazlası gerçekleşmeyi bekliyor. usta gemicinin çalışma koşulları hâlâ sert, meksikalı hâlâ ingiliz ile aynı maaşı alamıyor, kadınların hâlâ erkekler kadar battaniyesi yok, amerikan yerlisi’nin cumartesi geceleri oynattığı barbut ellerinden alınan toprakları için değersiz bir karşılık, lostromonun eşcinsel ilişkiye tuvalette girmesi adil değil ve köpek hâlâ kimi zaman tekmeleniyor.

    “bence kaptanın yeniden harekete geçirilmeye ihtiyacı var. eğer hep birlikte başka bir protesto gerçekleştirirseniz işe yarayacaktır – şiddetsiz olduğu sürece.”

    üçüncü zabit geminin kıç tarafına doğru ilerlerken, yolcular ve mürettebat arkasından hakaretler yağdırdı. ama yine de ne dediyse yaptılar ve başka bir protesto için geminin kıç güvertesi önünde toplandılar. çılgınca bağırıp çağırdılar, yumruklarını savurdular ve hâttâ kaptana çürük yumurta attılar (ustalıkla yana çekildi).

    kaptan ve zabitler şikayetleri dinledikten sonra aceleyle bir araya toplandı. konuşmaları süresince birbirlerine göz kırptılar ve sırıttılar. daha sonra kaptan kıç güvertenin önüne geldi ve usta gemiciye parmaklarını sıcak tutsun diye bir eldiven verileceğini, meksikalı gemicinin ingiliz gemicinin dörtte üç maaşı kadar maaş alacağını, kadınlara bir battaniye daha verileceğini, amerikan yerlisi gemicinin cumartesi ve pazar geceleri barbut oynatabileceğini, lostromonun karanlıktan sonra alenen eşcinsel ilişkiye girebileceğini ve kimsenin kaptanın özel izni olmadan köpeği tekmeleyemeyeceğini söyledi.

    yolcular ve mürettebat bu büyük devrimci zafer karşısında çok mutluydu. fakat ertesi günle birlikte tekrardan memnuniyetsizlik hissettiler ve aynı eski sıkıntılar hakkında söylenmeye başladılar.

    kamarot bu sefer sinirleniyordu.

    “sizi ahmaklar!” diye bağırdı. “kaptanın ve zabitlerin neler yaptıklarını görmüyor musunuz? bu gemiyle ilgili yanlışın ne olduğunu düşünemeyesiniz diye battaniyeler, maaşlar ve köpeğin tekmelenmesi hakkındaki saçma şikayetlerinizle sizleri meşgul etmeyi sürdürüyorlar – gemi kuzeye doğru daha da ilerliyor ve hepimiz boğulmuş olacağız. eğer sadece bir kaçınız aklını başına toplar, bir araya gelir ve kıç güverteyi basarsak, bu gemiyi çevirebilir ve kendimizi kurtarabiliriz. fakat tüm yaptığınız, çalışma koşulları, barbut oynatma ve eşcinsel ilişki hakkı gibi önemsiz küçük konular hakkında ağlaşmak.”

    yolcular ve mürettebat öfkelendi.

    “önemsiz!!” diye ağladı meksikalı, “ingiliz gemicinin sadece dörtte üçü kadar maaş almam sence adil mi? önemsiz mi?”

    “benim sıkıntıma nasıl saçma diyebiliyorsun?” diye bağırdı lostromo. “ibne olarak anılmanın küçük düşürücü olduğunu bilmiyor musun?”

    “köpeği tekmelemek ‘önemsiz küçük bir konu’ değil!” diye haykırdı hayvansever. “zalimce, insafsızca, vahşice!”

    kamarot, “pekâlâ” dedi. “bu konular önemsiz ve saçma değil. köpeği tekmelemek insafsız ve vahşice. ibne olarak anılmak küçük düşürücü. fakat gerçek sorunumuzla karşılaştırıldığında – geminin hâlâ kuzeye gidiyor olduğu gerçeğiyle karşılaştırıldığında – sizin şikayetleriniz önemsiz ve saçma, çünkü eğer bu gemiyi derhal çeviremezsek hepimiz boğulacağız.

    “faşist!” diye haykırdı profesör.

    “karşı devrimci!” dedi kadın yolcu. tüm yolcular ve mürettebat birbirlerinin ardından konuşmaya katıldı. kamarotu faşist ve karşı devrimci olarak suçladılar. onu bir kenara itip maaşlar, kadınlar için battaniye, eşcinsel hakları ve köpeğe nasıl davranılması gerektiği hakkında söylenmeye devam ettiler. gemi kuzeye doğru yol almaya devam etti. bir süre sonra iki buzdağı arasında parçalandı ve herkes boğuldu.

    *****************************************************************
    içinde bulunduğu gemiyi, ted kaczynski'nin anlattığı hayvan.
  • son soru ilk defa 21 mayıs 2061 yılında, insanlık ilk kez ışığa adım attığında, şakayla karışık olarak soruldu. viskinin de etkisiyle 5 dolarlık bir bahis sonuncunda soru şöyle soruldu:

    alexander adell ve bertram lupov, multivac’ın en sadık teknisyenleryidi. dev bilgisayarın soğuk, ışıldayan, tıklayan –millerce büyüklükteki- yüzünün gerisinde ne yattığını herhangi biri ne kadar biliyorsa, o kadar biliyorlardı. en azından, devrelerin ve aktarıcıların genel planı hakkında bayağı fikirleri vardı.

    multivac, kendini ayarlayabiliyor ve tamir edebiliyordu. öyle yapmak zorundaydı çünkü hiçbir insan bu bilgisayarı yeterince çabuk ayarlayamaz veya tamir edemezdi. böylece adell ve lupov, devasa bilgisayara, herhangi bir insanın yapabileceği kadar yani ancak yüzeysel ve kısıtlı olarak refakat ediyorlardı.

    verileri girdiler, ihtiyacı olacak soruları ayarladılar ve verilen cevapları tercüme ettiler. kuşkusuz onlar ve diğerleri multivac’a ait olan zaferden kendilerine pay çıkarıyorlardı.

    onlarca yıldan beri, multivac, uzay gemilerinin tasarlanmasına ve insanların ay, mars ve venüs gibi gezegenlere gitmesini sağlayacak yörünge çizmelerine yardım etmişti. fakat dünyanın kıt kaynakları uzay gemilerinin daha öteye gitmelerine yetmiyordu. uzak seyahatlar için çok fazla enerji gerekiyordu. dünya, kömürünü ve uranyumunu artan bir verimlilikle kullanıp tüketmişti.

    fakat yavaş yavaş multivac, daha derin sorulara cevap vermesini de öğrendi. ve 14 mayıs 2061’de teori olan şey gerçeğe dönüştü.

    güneş enerjisi depolandı, değiştirildi ve tüm gezegende kullanıldı. dünya, tüm kömürünü yakan ve uranyum fizyonunu gerçekleştiren düğmeyi kapattı ve hepsini küçük bir uzay istasyona dönüştürecek düğmeyi çevirdi, ay’ın yarısı kadar uzaklıkta, 1 mil çapında, dünya çevresinde dönen küçük uzay istasyonuna bağlandı. dünya, gözle görünmeyen güneş enerjisiyle dönüyordu.

    bu zaferi kutlamak için yedi gün yeterli değildi ve adell ve lupov sonunda kalabalıktan kaçıp, kimsenin onları bulamayacağı sessiz bir yerde, eşsiz multivac’ın bir kısmının bulunduğu ıssız yeraltı odalarında buluştular. tembel, memnun, tıklamalarla datayı sınıflandıran multivac da tatili haketmişti ve gençler buna müteşekkirdiler. aslında onu rahatsız etmeye niyetleri yoktu.

    yanlarında bir şişe içki de getirmişlerdi ve o anda tek düşündükleri içki ve birbirlerinin arkadaşlığı sayesinde rahatlamaktı.

    adell “düşününce çok şaşırtıcı” dedi. geniş yüzünde yorgunluğun çizgileri vardı ve cam bir kamışla içkisini yavaşça karıştırırken, buzların hareketini seyretti. “ kullanabileceğimiz tüm enerjiyi bedava kullanacağız, yeterli enerji, eğer tüm yeryüzünü bir demir damlası halinde eritsek bile bitmez, sonsuza kadar yetecek enerjimiz var” dedi.

    lupov başını iki yana salladı, muhalif olmak istediği zamanlarda böyle yapardı ve şimdi de muhalif olmak istiyordu. bunun sebebi kısmen buz kovasını filan kendisi tutmak zorunda kaldığı içindi. “sonsuz değil” dedi.

    “ah! kahrolası, hemen hemen sonsuza kadar, güneş tükenene kadar bert”

    “bu sonsuz sayılmaz”

    “tamam o halde milyonlarca, milyonlarca yıl, belki 20 milyon yıl şimdi ikna oldun mu?”

    lupov, hala biraz saçı olduğunu kendine kanıtlamak ister gibi parmaklarını seyrekleşmiş saçlarının arasından geçirdi ve yavaşça içkisini yudumladı “yirmi milyon yıl sonsuz değildir”
    ”biz yaşadıkça yetecek öyle değil mi?”

    “kömür ve uranyum da yetiyordu”

    “tamam ama her bir uzay gemisini solar uzay istasyonuna götürebiliriz, o da plüton’a gider ve yakıtı dert etmeden milyon kez dönebilir” bunu kömür ve uranyumla yapamazsın. bana inanmıyorsan multivac’a sor”

    “multivac’a sormam gerekmez, ben biliyorum”

    adell kızarak”o zaman multivac’ın bizim için yaptığı şeyi küçümseme, o doğru yaptı.”

    “yapmadığını kim söyledi? benim dediğim güneş sonsuza dek yanmaz, tüm dediğim bu, yirmi milyon yıl boyunca güvendeyiz ama sonra ne olacak? başka bir güneş buluruz deme”

    bir an sessizlik oldu, adell bardağı dudaklarına sadece arada sırada götürüyordu ve lupov’un gözleri kapandı. bir an dinlendiler.

    sonra lupov’un gözleri açıldı “sen, bizim güneşimiz bitince bir başkasını buluruz diyorsun değil mi?”

    “düşünmüyorum”

    “kesin düşünüyorsun, sen mantık konusunda zayıfsın, sorunun da bu, sağanak yağışa yakalanan ve ağacın altına sığınan adamın hikayesine benziyorsun, o da endişelenmemişti, bir ağacın altında ıslanırsa, diğerine gideceğini düşünmüştü”

    adell “anladım, bağırma” dedi. “güneş tükenince, diğer yıldızlar da tükenecek!”

    “hepsi yok olacak, ilk kozmik patlama nasıl bir şeyse, hepsi o zaman oluştu ve hepsinin bir sonu var, tüm yıldızlar bitince, bazıları diğerlerinden daha çabuk yok oluyor, dev yıldızlar yüz milyon yıl yaşamazlar, güneş de yirmi milyon yıl yaşayacak, cüce yıldızlar belki bir yüz yıl daha sürecek, ama bir trilyon yıl sonra her yer kararacak, entropi maksimuma çıkartılır, hepsi bu”

    adell, vakarla

    “entropi hakkındaki her şeyi biliyorum”

    “çok biliyorsun!”

    “ben de senin kadar biliyorum”

    “o halde bir gün her şeyin biteceğini biliyorsun”

    “tabii ki, bitmeyecek diyen oldu mu?”

    “sen dedin sersem. sonsuza kadar yetecek enerjimizin olduğunu söyledin, sonsuza kadar dedin.”

    muhalif olma sırası şimdi adel’deydi.

    “belki bir gün işleri düzeltiriz”

    “asla”

    “neden olmasın? bir gün..”

    “asla”

    “multivac’a sor”

    “sen sor, olmayacağına 5 dolara bahse girerim”

    adel soruyu soracak kadar çakırkeyif, gerekli sembol ve işlemleri soru haline getirecek kadar da ayıktı ve cümle haline getirilirse soru şöyleydi: insanlık günün birinde, net enerji olmadan ve güneş yaşlanıp öldükten sonra, güneşi tekrar eski, genç haline geri getirebilir mi?

    ya da daha basit şekilde şöyle sorulabilirdi: kainatın entropi miktarı büyük ölçüde ne kadar eksilebilir?

    multivac, ölü gibi sessizleşti, ışıkları azaldı, uzaktan gelen tıklamaların sesi azaldı, sonra korku içindeki iki teknisyen nefeslerini daha fazla tutamayacaklarını düşündükleri anda yazıcıdan altı kelimelik cevap gözüktü: anlamlı cevap için yeterli veri yok.

    lupov “bahis yok” diye fısıldadı, çabucak oradan gittiler.

    ertesi sabah, başları zonkluyordu, ağızları kupkuruydu ve tüm olayı unutmuşlardı.

    jerrodd, jerrodine ve jerrodette ı ve ıı vizi-ekrandaki yıldızların görüntüsüne bakıyordu. gemi zamanın olmadığı dış-uzaydan geçişini tamamladı. yıldız yağmurunun tam ortasında aniden bir parlak mermer disk belirdi.
    jerrodd kendinden emin, "bu x-23" dedi. heyecandan sımsıkı arkasında birleştirdiği küçük ellerinin eklemleri bembeyaz olmuştu.

    küçük jerodettelerin (ikisi de kız) dış-uzay geçidinden ilk geçişleriydi. bir anlık içerde — dışarıda olma duygusu onları etkilemişti. kıkırdayarak annelerine koştular. "x-23'e geldik! x-23'e geldik! x-"

    "susun çocuklar" dedi jerrodine sertçe. "emin misin jerrodd?"

    jerrodd "emin olmayacak ne var?" diye sordu tavanın biraz aşağısındaki şekilsiz metal çıkıntısına bakarak. çıkıntı oda boyunca uzanıyor, her iki duvarın içinde kayboluyordu. uzunluğu geminin uzunluğu kadardı.

    jerrodd'un bu kalın metal kablo hakkında bütün bildiği isminin microvac olduğu ve bir soru sorulduğunda yanıt verdiğiydi. canınız soru sormak istemediği zamanlarda da yaptığı görevler vardı; gemiyi önceden belirlenen yere ulaştırmak, çeşitli galaktik enerji istasyonlarından beslenmek, dış-uzay sıçramaları için gerekli hesapları yapmak gibi.

    jerodd ve ailesine gemideki rahat dairelerinde beklemekten başka yapacak bir şey kalmıyordu.

    bir zamanlar birisi jerodd'a 'microvac'ın sonundaki 'ac'ın ingilizcede 'analog computer' anlamına geldiğini söylemişti ama bunu bile pek aklında tutamıyordu.

    jeroddine'nin vizi-ekrana bakan gözleri yaşlıydı. "elimde değil. dünyadan ayrılmak bana zor geliyor."

    "neden zor olsun canım?" dedi jerodd. "orada hiçbir şeyimiz yoktu. x-23'te her şeyimiz olacak. yalnız olmayacaksın. öncü göçmen olmayacaksın. gezegende şimdiden bir milyonun üzerinde insan bulunuyor. düşünsene, torunlarımızın torunlarının zamanında x-23 o kadar kalabalık olacak ki, yeni dünyalar arayacaklar." bir süre düşüncelere daldı sonra, "iyi ki bilgisayarlar uzayda yolculuk yapmayı mümkün kıldılar. insan ırkı o kadar hızlı çoğalıyor ki."

    jeroddine çok mutsuz, "biliyorum, biliyorum" dedi.

    jeroddette atıldı, "bizim microvac'ımız dünyanın en iyi microvac'ı."

    jerrodd onun saçlarını okşayarak, "ben de öyle düşünüyorum" dedi. insanın kendi microvac'ı olması çok hoş bir şeydi. jerrodd daha erken doğmamış olduğu için memnundu. babasının gençliğindeki bilgisayarlar inanılmaz büyüklükteydiler. her gezegende yalnız bir tane bulunurdu. gezegen ac'si denirdi onlara. teknolojinin gelişmesi sayesinde transistörlerin yerini moleküler vanalar almıştı. böylece artık en büyük ac bile bir uzay gemisinin yarısı kadardı.

    kendi özel microvac'ının güneşi ilk zapt eden o eski ve ilkel multivac'a kıyasla ne kadar gelişmiş olduğunu düşündü ve keyiflendi. jerrodd'un bilgisayarı dış-uzay sorununu ilk çözen ve böylece yıldızlara yolculuğu mümkün kılan dünya'nın gezegen ac'sinden bile çok üstündü.

    kendi düşüncelerine dalan jerroddine içini çekti, "ne kadar çok yıldız, ne kadar çok gezegen var. bana kalırsa aileler bizim şimdi yaptığımız gibi yeni yeni gezegenlere gitmeyi sürdürecek, sonsuza kadar."

    "sonsuza kadar değil" dedi jerrodd gülümseyerek. "bir gün bu duracak ama daha milyarlarca yıl sürer. yıldızların bile sonu gelir biliyorsun. entropi durmadan artar."

    jerroddette ıı incecik sesiyle, "entropi nedir baba?" diye sordu.

    "entropi, tatlım, evrenin ne miktarda bittiğini anlatan bir sözcüktür. her şey biter, senin küçük yürüyen-konuşan robotun gibi."

    "peki, sen evrene yeni bir güç ünitesi takamaz mısın, robotuma yaptığın gibi?"

    "yıldızların kendileri güç üniteleridir canım. onlar bir kere bitti mi, yenisi yoktur."

    jerrodett ı avaz avaz ağlamaya başladı. "buna izin verme baba. yıldızların bitmesine izin verme!"

    jerroddine kızmıştı, "beğendin mi yaptığını?" diye fısıldadı.

    jerrodd da fısıltıyla, "korkacağını nereden bilebilirdim?" dedi.

    jerrodette ı, "microvac'a sor" dedi. "yıldızları yeniden nasıl çalıştıracağını ona sor."

    "haydi, sor" dedi jerrodine, "o zaman susarlar." (jerrodette ıı de ağlamaya başlamıştı.)

    jerrodd çaresizce omuzlarım silkti. "tamam, güzellerim, tamam. microvac'a soracağım. o bize söyler. üzülmeyin."

    microvac'a sordu. 'yanıtı print et' emrini de ekledi.

    jerrodd çıkan selofilm şeridini eline aldı ve neşeli bir tavırla, "gördünüz mü, microvac zamanı gelince her şeyi halledeceğini, merak etmemenizi söylüyor" dedi.

    jerrodine, "ve şimdi yatma vakti çocuklar" dedi, "yeni evimize varmamıza çok az kaldı."

    jerrodd selofilmi yok etmeden önce üzerindeki yazıyı dikkatle okudu: anlamlı yanıt için yeterli veri mevcut değil.

    omuzlarını silkti ve vizi-ekrana baktı. x-23'e çok yaklaşmışlardı.

    lamethli vj-23x galaksinin üç boyutlu, küçük ölçüt haritasına bakarak, "acaba bu konuda bu denli kaygılanmakta haklı mıyız?" dedi.

    nicron'lu mq-17j başını hayır anlamında salladı. "hiç sanmıyorum. şu andaki çoğalma hızımızla beş yıl içinde tüm galaksi dolmuş olacak, biliyorsun."

    ikisi de yirmili yaşların başlarındaydı. ikisi de uzun boylu ve kusursuz görünümlüydüler.

    "yine de" dedi vj-23x, "galaksi konseyine karamsar bir rapor verip vermeme konusunda kararsızım. onları huzursuz etmek istemiyorum."

    "başka türlü bir rapor vermemiz olası değil diye düşünüyorum. bırak biraz huzursuz olsunlar. onları huzursuz etmeye mecburuz."

    vj-23x içini çekti. "uzay sonsuzdur, elimizin altında yüz milyar galaksi var. hatta daha bile fazla."

    "yüz milyar sonsuz demek değildir! gittikçe de daha az sonsuz oluyor! düşünsene! yirmi bin yıl önce insanlık yıldızların enerjisini kullanmaya başladı. birkaç asır sonra da gezegenler arası yolculuk yapmak mümkün oldu. insanlığın küçücük bir gezegeni doldurması bir milyon yıl aldı. galaksinin geri kalanını doldurması ise yalnızca on beş bin yıl! şimdi nüfus her on yılda bir ikiye katlanıyor"

    vj-23x onun sözünü kesti. "bunun nedeni artık ölümsüz olmamız tabii."

    "tamam, pekala. onu da hesaba katmamız gerekiyor ama ölümsüzlüğün tatsız bir yanı da var. galaktik ac pek çok sorunumuza çözüm buldu ama yaşlanmayı ve ölümü ortadan kaldırmakla daha önceki tüm çözümlerini geçersiz kıldı."

    "yaşamdan vazgeçmek istemezdin değil mi?"

    "tabii istemezdim!" dedi mq-17j sertçe. sonra hemen yumuşadı, "henüz değil. daha çok gencim. sen kaç yaşındasın?"

    "iki yüz yirmi üç. sen?"

    "ben henüz iki yüz olmadım. neyse konuya dönelim.

    nüfus her on yılda bir iki misli oluyor. galaksimiz dolduğunda bir başka galaksiyi on yıl içinde dolduracağız. bir on yıl sonra iki tanesini daha, sonraki on yılda dört tanesini. yüz yıl sonra binlerce galaksiyi doldurmuş olacağız. bin yıl sonra bir milyon galaksiyi. on bin yılda bilinen evrenin tümünü sonra ne olacak?"

    vj-23x, "bir de nakliye sorunu var. bir galaksi dolusu insanı başka bir galaksiye taşımak için kaç güneş birimi güç gerekir acaba?" dedi.

    "çok iyi düşündün. daha şimdiden insanlık yıl başına iki güneş birimi güç tüketiyor."

    "çoğu da ziyan oluyor. yalnız bizim galaksimiz yılda binlerce güneş birimi güç üretiyor ve biz yalnızca iki tanesini kullanıyoruz."

    "haklısın ama yüzde yüz randımanla kullansak bile sonu ertelemekten başka bir şey yapmış olmayız. enerji gereksinimimiz geometrik dizi ile nüfusumuzdan bile hızlı artıyor. daha galaksileri bitirmeden enerjiyi tüketmiş olacağız. çok haklısın. gerçekten çok haklısın."

    "uzay gazlarından yeni yıldızlar yapmak zorunda kalacağız."

    "ya da har vurup harman savurduğumuz ısımızı kullanarak yaparız bunu" dedi mq-17j, acı acı alay ederek.

    "entropiyi tersine çevirmenin bir yolu olmalı. galaktik ac'ye soralım."

    vj-23x bunu söylerken pek ciddi değildi ama mq-17j cebinden ac bağlantı aletini çıkardı ve masanın üzerine koydu.

    "evet, benim de biraz buna aklım yattı" dedi. "çünkü bu insanlığın eninde sonunda karşılaşacağı bir sorun."

    küçük ac bağlantısına düşünceli gözlerle baktı. küçücük bir kutuydu bu. içinde de hiçbir şey yoktu ama dış-uzay kanalı ile tüm insanlığa hizmet veren büyük galaktik ac’ ye bağlıydı. dış-uzay düşünülürse galaktik ac'nin bütünleyici bir parçasıydı. mq ölümsüz yaşamında bir gün gelip galaktik ac’ yi gözleri ile görüp göremeyeceğini düşünüyordu. ac kendi küçük gezegenindeydi. eski ilkel moleküler vanaların yerini güç-ışınlarının maddeyi tutan örümcek ağları almıştı. eterik ötesi çalışmasına karşın galaktik ac'nin binlerce metre uzunluğunda olduğu biliniyordu.

    mq-17j birden ac bağlantısına sordu, "entropinin tersine çevrilmesi mümkün mü?" vj-23x şaşırmıştı.

    "şey, bunu sormanı gerçekten istememiştim" dedi.

    "neden olmasın?"

    "geriye döndürülemeyeceğini ikimiz de biliyoruz. külleri ve dumanı yeniden bir ağaca dönüştüremezsin."

    mq-17j, "senin gezegeninde ağaç var mı?" diye sordu.

    galaktik ac'nin sesi konuşmalarını kesti. masanın üstündeki küçük ac bağlantısından gelen sesi ince ve çok güzeldi. şöyle dedi: "anlamlı bir yanıt için yeterli veri mevcut değil."vj23x, "gördün mü!" dedi.

    iki adam bunun üzerine galaktik konseye sunacakları rapora döndüler. birinci zee yeni galaksiyi ve içindeki sayısız yıldızları zihinsel olarak, pek ilgi duymadan taradı. hiçbir yıldızı gözleri ile görmemişti. acaba görebileceği bir an gelecek miydi? o kadar çok yıldız var ki! hepsi de insanlarla yüklü. ama artık bu yük neredeyse ölümcül bir ağırlık haline gelmişti. insanların çoğunluğu artık burada, uzay boşluğunda yaşıyordu.

    ama zihinleri, bedenleri değil! insan bedenleri çağlardır -gezegenlerde uykudaydı. arada bir bazı aktiviteler için canlandıkları oluyordu ama bu gittikçe seyrekleşiyordu. pek az yeni birey hayata geliyor inanılmaz büyüklükteki kalabalığa katılıyordu ama insanlık bunu sorun etmiyordu. evrende yeni insanlar için artık yer yoktu.

    birinci zee zihnine başka bir zihnin ipek dokunuşu ile düşüncelerinden sıyrıldı.

    "ben birinci zee" dedi, "sen?"

    "ben dee sub wun. galaksin?"

    "biz ona yalnızca galaksimiz diyoruz. seninki?"

    "biz de bizimkine öyle diyoruz. bütün insanlar galaksiye yalnızca galaksimiz der. neden olmasın?"

    "doğru. zaten bütün galaksiler birbirinin aynı."

    "hepsi değil. insanların ilk ortaya çıktığı bir galaksi olmalı. bu onu farklı yapar."

    birinci zee, "hangisi bu?" diye sordu.

    "bilemiyorum. evrensel ac bilir." "soralım mı ona? birden merak ettim."

    birinci zee'nin algılamaları o kadar genişledi ki galaksiler büzülüp küçüldüler ve çok daha büyük bir arka planın üstüne serpildiler. zihinleri özgürce uzayda dolaşan ölümsüzlerle yüklü yüzlerce milyar galaksi. bir tanesi, çok eski ve belirsiz bir zamanda içinde insan olan tek galaksiydi.

    birinci zee o galaksiyi görmeyi çok merak etti ve seslendi: "evrensel ac! insanlık ilk hangi galakside var oldu?"

    evrensel ac soruyu duydu, uzaydaki her şeyi duyardı. alıcıları hep hazır durumdaydı ve her alıcısı dış-uzayın bilinmeyen bir yerinde her şeyden çok uzak ve soğuk ac’ ye her şeyi bildirirdi.

    birinci zee, düşünceleri evrensel ac’ yi algılayabilecek mesafeye yaklaşabilmiş yalnızca tek bir insan tanımıştı. o da elli-altmış santim çapında parlak bir küreyi şöyle böyle görür gibi olmuş.

    birinci zee ona "ama evrensel ac o kadarcık bir şey olabilir mi?" diye sormuştu.

    "büyük bölümü dış-uzayda" yanıtını almıştı. "biçimi nasıldır bilemiyorum."

    bunu kimse bilmiyordu çünkü evrensel ac’ ye insan elinin katkısı olmayalı çok uzun bir süre geçmişti. her evrensel ac kendinden sonrakini kendisi dizayn ediyor ve yapıyordu. her biri milyonlarca yıllık ömrü boyunca kendinden daha üstünü yapmasını sağlayacak verileri topluyordu. kendi data birikimi ondan sonra gelenin datasının altında depolanıyordu.

    evrensel ac birinci zee'nin düşüncelerini böldü. sözcüklerle değil, rehberlik ederek. birinci zee'nin zihni bulanık galaksiler okyanusuna götürüldü. galaksilerin bir tanesi büyütüldü ve yıldızları seçildi.

    sonsuz bir mesafeden sonsuz netlikte bir düşünce geldi. "insanlığın ilk galaksisi budur."

    diğer galaksilerden farklı bir özelliği yoktu, birinci zee hayal kırıklığına uğramıştı.

    oraya kadar ona eşlik etmiş olan dee sub wun'un zihni birden sordu, "ve bu yıldızlardan biri insanlığın ilk gezegeni, öyle mi?"

    evrensel ac, "insanlığın ilk yıldızı nova oldu. o artık bir beyaz cüce" dedi.

    birinci zee şaşırmıştı, düşünmeden sordu, "üzerindeki insanlar öldüler mi?"

    evrensel ac yanıt verdi: "böyle durumlarda olduğu gibi fiziksel bedenleri için önceden yeni bir dünya inşa edildi."

    "ah, tabii" dedi birinci zee ama nedense bir yitirmişlik hissi duydu. zihninde insanlığın ilk galaksisini salıverdi. galaksi bulanık mavi noktaların arasında kayboldu. onu bir daha asla görmek istemiyordu.

    dee sub wun, "ne oldu sana?" dedi.

    "yıldızlar ölüyor. ilk yıldız öldü."

    "hepsi ölür. ne olmuş?"

    "ama tüm enerji bittiğinde bedenlerimiz de ölecek, onlarla birlikte biz de."

    "buna daha milyarlarca yıl var."

    "milyarlarca yıl sonra bile olsa ben bunun gerçekleşmesini istemiyorum. evrensel ac! yıldızların ölmesi nasıl önlenebilir?"

    dee sub wun güldü, "entropinin yönünün nasıl geri çevrilebileceğini soruyorsun."

    ve evrensel ac yanıt verdi: "anlamlı bir yanıt için henüz yeterli veri mevcut değil."

    birinci zee'nin zihni kendi galaksisine uçtu. dee sub wun'u bir daha düşünmedi. onun bedeni bir trilyon ışık yılı uzaktaki bir galakside de olabilirdi, birinci zee'nin galaksisine komşu bir galakside de. önemi yoktu.

    birinci zee canı sıkkın bir halde kendine küçük bir yıldız yapmak üzere gezegenler arası boşluktan hidrojen toplamaya başladı. yıldızlar bir gün ölecekler ama hiç olmazsa yeni birkaç tane yapılabiliyor.

    insan kendisi ile birlikte düşündü çünkü insan zihinsel açıdan tek bir insandı. trilyonlarca ve trilyonlarca yaşı olmayan bedenden oluşmuştu. bedenler sessiz ve kandırılamaz yatıyorlardı. her birine mükemmel ve kandırılamaz makineler bakıyordu. zihinler ise özgürce birbirlerinin içinde erimiş, farklılıkları kalmamıştı.

    insan, "evren ölüyor" dedi.

    sönmekte olan galaksilere baktı. müsrif dev yıldızlar çoktan, hatırlanamayacak kadar eski geçmişin en hatırlanamaz bölümünde sönüp yok olmuşlardı.

    yıldızlar arasındaki tozlardan yeni yıldızlar inşa edilmişti. bazılarını insan kendisi yapmıştı ve bunlar da tükeniyordu. beyaz cüceler muazzam güçler kullanılarak bir araya getirilebilir ve yeni yıldızlar yapılabilirdi ama bir beyaz cüceden tek bir yıldız çıkıyordu ve onlar da bitmek üzereydi.

    insan, "kozmik ac'nin dikkatli kullanımı ile evrenin kalan enerjisi daha milyarlarca yıl yetecek" dedi.

    "yine de" dedi insan, "sonunda o da tükenecek. ne kadar idareli kullanılırsa kullanılsın, enerji bir kere kullanıldı mı yok olur ve bir daha yerine konamaz. entropi sonsuza kadar maksimuma yükselir."

    insan sordu, "entropi geri çevrilebilir mi? kozmik ac’ ye soralım."

    kozmik ac ile sarılmışlardı ama uzayın içinde değil. ac'nin en küçük bir parçası bile uzayın içinde değildi. dış-uzaydaydı ve ne madde ne de enerji olan bir şeyden yapılmıştı. yapısı ve boyutları insanın anlayabileceği terimlerle ifade edilebilenin çok ötesindeydi.

    "kozmik ac" dedi insan, "kaç tane entropi geri çevrilebilir?"

    kozmik ac yanıt verdi: "anlamlı bir yanıt için henüz yeterli veri mevcut değil."

    insan, "ek veri topla" dedi.

    kozmik ac, "toplayacağım. yüzlerce milyar yıldır topluyorum. benden öncekilere bu soru çok kereler soruldu. tüm veriler yetersiz kalıyor."

    insan sordu, "verilerin yeterli olacağı bir zaman gelecek mi, yoksa sorun olası tüm koşullarda çözümsüz mü?"

    kozmik ac yanıt verdi; "olası tüm koşullarda çözümsüz olan soru yoktur."

    insan, "soruyu yanıtlamak için yeterli verileri ne zaman elde edeceksin?" dedi.

    kozmik ac yanıtladı, "anlamlı bir yanıt için henüz yeterli veri mevcut değil."

    insan, "üzerinde çalışmayı sürdürmeye devam edecek misin?" diye sordu.

    kozmik ac yanıt verdi, "edeceğim."

    insan, "bekliyoruz" dedi.

    yıldızlar ve galaksiler öldüler ve söndüler. on trilyon yıl kullanıldıktan sonra uzaydaki her şey karanlığa büründü.

    insan birer birer ac'nin içinde eridi. fiziksel bedenler zihinsel bireyselliğini kaybetti ama bu bir kayıp değil kazanç oldu.

    insan'ın son zihni ac’ ye katılmadan önce bir an durdu. içinde son bir karanlık yıldızın tortusundan başka bir şey görülmeyen uzaya baktı. bir de inanılamayacak kadar ince bir madde vardı. niteliği belirsiz ısının kesin sıfıra doğru tükenişinin etkisi ile rasgele hareket ediyordu.

    insan, "ac, bu son mu?' dedi. "bu kaos yeniden evrene dönüştürülebilir mi? yapılabilir mi bu?"

    ac yanıt verdi: "anlamlı bir yanıt için henüz yeterli veri mevcut değil."

    insan'ın son zihni de ac'nin içinde eridi ve var olan yalnız ac kaldı -o da dış-uzayda.

    madde ve enerjinin yok oluşu ile birlikte zaman ve mekan da yok oldu. ac bile yalnız son bir soruyu yanıtlamak amacı ile var olmayı sürdürüyordu. o soru ilk kez on trilyon yıl önce yarı sarhoş bir bilgisayar teknisyeni tarafından sorulmuştu. şimdi -artık şimdi varsa- ac o bilgisayara insan'ın o zamanki insana benzediğinden bile daha az benziyordu. tüm diğer sorular yanıtlanmıştı ama bu son soru yanıtlanmadan ac bilincini salıveremezdi.

    toplanabilecek tüm veriler toplandı, bitti. artık daha fazlası toplanamazdı.geriye bir tek toplanan tüm verilerin arasındaki ilişkilerin belirlenmesi ve olası tüm kombinasyonların oluşturulması işi kalmıştı. bunu yapmaya zaman olmayan bir zaman harcandı.

    ac entropinin yönünün nasıl tersine çevrileceğini buldu. ama bu son sorunun yanıtının bildirileceği kimse yoktu. zarar yok. -uygulamalı olarak verilecek olan- yanıt bunu da halledecekti.

    zamanla ölçülemeyen bir süre boyunca ac bunu en mükemmel biçimde nasıl gerçekleştireceği üzerinde düşündü. programı özenle organize etti.

    ac'nin bilinci -ki bir zamanlar tüm evrendi- kaosu ele alıp uzun uzun düşündü. adım adım yapılması gereken yapılmalıydı.

    ve ac ışığa "ol!" dedi.

    ve ışık oldu.....

    ********************************************
    en büyük merakını, isaac asimov'un tanımladığı hayvan.
  • sanırım uçurulmuş ya da uçmuş olan yazar.
  • uçtu-uçuruldu denerek kanatlı mı kanatsız mı olduğu öğrenilmeye çalışılan hayvandır. yemezler .
  • --- spoiler ---

    tükürürüm siyasetine, zaten biz bir tane yazıyoruz alıntı yaptığını beyan eden bir tane okur çıkıyor. aynısını gazete yazarının biri tv'de söylüyor belki buradan okuyup, "auvv müthiş tespit". türkiye'nin, bu toprakların yüzlerce yıllık esas mağdurları, bireyleşmesine izin verilmeyen kadınlarından bahsetmek lazım. bireyler düzelmeden ülke nasıl düzelsin zaten.
    --- spoiler ---

    şeklinde bir karar almış yazar. ilgililere duyurulur.