şükela:  tümü | bugün
  • öğle vakti yenen, genellikle geçiştirilen öğündür.
  • "rejim yapacam" diye kendini kasan bir kısım çalışanın* yulaflı bisküvi ile ziyan ettikleri öğün...
  • orta yas evli zampara erkeklerin en sevdigi ogun..sabah ve aksam yemegi artik tedavulden kalkan eslerle yenilirken bu ogun sefgililere aittir
  • (bkz: kahvaltı)
  • yemekhanede ya da kantinde yenme frekansı en yüksek olan yemek.
  • hep mahalle maçlarının ortasında zamanı gelen, insanı yemek yemekten soğutan, üstümüzde kurduğu o baskıyla ilerleyen yaşlarda kimimizi obeziteye kimimizi anorexiaya sürüklemiş öğün.
  • ofisten bunalan ya da bunaldığını beyan eden çalışan bünyelerin ofis dışında da konuşmlarının önemli bir kısmını ofisteki gelişmelere ayırdığını ispatlayan zaman dilimi. karın doyurmak kadar stresi azaltmak gibi hayati bir işleve de sahip
  • öğle yemeğini aksatmadan yiyen, seven, tavsiye eden, çok memnun kalan tüm arkadaşlar bir kenara, (ki hepsi, olmadı çoğu, güzel insanlar olabilirler), bu öğün benim için manidar bir duruşa sahiptir.

    sabah kahvaltısı ailenin bir araya geldiği ya da kafanızı dinleyerek güne ağız tadıyla başlamanızı sağlayan öğünken, akşam yemeği de, kutlama, davete icabet etme gibi alt yapılara yatkınken, öğle yemeği ise sadece yemektir.

    duygusal öğelerden uzak, işlevsellikten ibaret varlığıyla kapitalizmin menteşelerinin yağlanması için kullanılır. iş gücünün çarklarının ara vermemesi, yollarda düşüp düşüp bayılmaması, üretim hızına sekte vurmaması içindir. iş yerinde acele acele yenecek bir öğle yemeği ritüelinde, dışarı çıkma, davet etme, edilme, dahil olma mecburiyeti, sosyal konumlandırmanın bir uzantısıdır. keyfi değildir. keyfi gibi görünüyorsa, olsa olsa oturmuş bir düzenin içinde koşullanılmış seçeneklerin konforudur.

    münzevi bir hayattan ilk çıkan öğün, kahvaltı ya da akşam yemeği değildir. önce bu çıkar. bazen kahvaltıyla bazen akşam yemeği ile birleşir. ortada sıçan olur. kahvaltının kucağından akşam yemeğinin kucağına, akşam yemeğinin kucağından kahvaltının kucağına atılarak ortamın gülü olur. (ileri mi gidiyorum?)

    uyumsuz bir adamın hayatından çıkan ilk öğün öğlen yemeğidir. geçiştirmenin bir yolunu bulur. çünkü en büyük beraber hareket etme güdüsü öğlen yemeğindedir. bunalır. yerine sabitlenir. geçmesini bekler öğlenin. tepedeki güneşin. uğultunun. büfeler, lokantalar, koşturan kalabalığı yemlemek için ortamı fuller. ilk önce bunun dışında kalırsınız işte. öğlen yemeği yoktur. hızla geçen kalabalığın içinden sıyrıldığınız toplu eylemlerin ilkidir.

    böylece, az tanıdığınız ama sosyal ağınızı oluşturan insanlarla, başkaları ve olan bitenler hakkında edindiğiniz bilgi ağı ilk burada kırılır. ilk bu noktada, dışarda oluşunuzu ilan edersiniz. çaktırmadan. koşturmacanın ortasında olsanız da ilk sessizlik arayışı burada sizi yakalar. herkes dışardayken, herkes yemekteyken, siz değilsinizdir.

    ve bu sadece, başlangıçtır.
  • bugün itibariyle yaşadığım kabusun adı.

    (bkz: #20370450) 20 küsur yıl önce geçirilen sarılık rahatsızlığı sonucunda, biçare ve küçük bünyeme dayatılan 3 aylık tavuk ve patates haşlaması rejiminden sonra, bir daha ağzıma tavuk götürdüğümü hatırlamıyorum, çiğ ya da pişmiş farketmiyor. her türlüsünden son derece korkuyorum. en büyük karabasanlarım olup, gecelerimi beni rüyamda kovalayan tavuk sürüleri görüyorum, koşarak kaçmam da fayda etmiyor, iki ayaklı gudubet yaratıklar arkamdan yetişip tam beni gagalayacakları sırada uyanıyveriyorum. ya da kendimi tavuk suyu çorbası, tavuk yahni, tavuklu pilav ve tavukgöğsü tatlıdan oluşmuş bir menünün başında, üzerimde deli gömleği ile görüyorum. kentucky amca suratlı tavuklar bana zorla yemek yediriyor. kentucky cehenneminden kaçış, coming soon.

    kolay kolay yemek seçen bir insan değilim, hayır. ama bu zamana kadar yemediğim tavuk ile eküri olan bamyayı, tavuk ile aynı gün menüye koymak nedir vicdansız tavuk çiftliği sahipleri?! çorba ve pilava dayandım öğle yemeğinde. yanına katık ettiğim biraz yoğurt ile iyice şişmiş durumdayım, camdan dışarı kendimi salsam balon gibi uçacağım, küçük çocuklar annelerinin ellerini bırakıp arkamdan "yeoeeyyaeaeeee" çığlıkları eşliğinde koşturacak. gözlerim kapanıyor, hareketlerim yavaşlıyor, bitirdiğim işlerim ve kısa süre önce masama gelen, kalma süresi maksimum 1 saat olacak işlerim kolkola girmiş bana bakıyor. ben de okaliptüs yemekten beyni uyuşmuş koala sakinliğinde onlarla konuşuyorum.

    bir istanbul öğle vakti, yemek sonrası. m.s. 2010
  • bu yaşıma kadar sevemediğim bugünden sonra da sevebileceğimi sanmadığım yemektir. aç desen aç değilim tok desen tok değilim. kekle börekle geçiştirebilirmişim gibi gelir bana hep. üniversite yıllarımda zaten böyle bir öğün yoktu. her asil türk öğrencisi gibi ben de yarımlara kadar zıbarıp akşama doğru yemek yediğim için hiç dert değildi. ama gel gör ki çalışma hayatı boyunca karşılaşacağım büyük bir sıkıntı olacakmış gibi duruyor. etrafıma bakıyorum; herkes inanılmaz bir heyecanla yemeğe çıkıyor, iştahlı iştahlı yemek yiyor. afiyet bal şeker olsun tabi, yesin insanlar. ama ben ne yapayım her öğlen her öğlen. bıktım senden öğle yemeği.