şükela:  tümü | bugün
  • gerçek bir anne baba böyle bir durumu çocuğu söylemeden çok önce fark eder ve yapılması gerekeni düşünür.

    saygı duyarım diyenler çocuğundan bihaber olduğu için onları ebeveynden saymamak gerek.
  • kesinlikle saygı duyulası karardır.

    ikiz oğullarım henuz bebek sayılır, bu soruyu hep kendime sorararım,günün birinde biri veya ikisi de bana "anne ben gayim" dese...

    öncelikle normal karşılarım , gel oğlum konuşalım,neler hissediyorsun,ne zamandan beri bu hislerin var, bir deneyim yaşadın mı ,bir kızla denedin mi yoksa erkek sevgilin mi oldu, diye sorular sorarım,

    ikinci etapta ,içtenliği ve dürüstlügü için saygı duyarım,mutlu olurum ki oğluma vermek istediğim temel erdemleri verebilmişim,dürüstlük,aileye güven,gibi...

    üçüncü etapta ise mutlu olurum, oğlum ömrünü bir sahtelik ekseninde,sahte duygularla,maskelerle gizlenmiş bir hayatta geçirmeyecek, duygularına ,tutkularına saygı duyup onları besleyip doyuracak ki tam donanımlı ,özgüvenli,sağlam kişilikli bir adam olacak, sırf benim ve toplumun dayatmalarına boyun eğip bir ezik gibi,bir kadına yalan söyleyip onun ve hepimizin duygularıyla oynayıp sahte bir hayatın sahtekar oyuncusu olmayacak, karısını yatakta mutlu etmeye çalışma işkencesini yerine getirip ,mutlulugu dışarda ne olduğu belli olmayan belki de hastalıklı tiplerin peşinde gecenin karanlığında dolaşmayacak,çoğu evli erkek gibi.

    dördüncü ve son etapta oğluma teşekkur eder ,güveni,sadakati ve verdigi deger için,sonrası da mutluluklar dilerim.
  • saygı duyarım kendi tercihleri
  • saygı duymaktan başka bir seçenek olduğunu düşünmüyorum.
  • öncelikle bir çaylak olarak okunmayacağını bildiğim halde "olur da belki bir yazar okur..." düşüncesinden daha farklı bir düşünce ile yazıyorum buraya. belki de "durum"um itibariyle başlığa karşı hissettiklerimi ve içimde biriktirdiklerimi, söylemek istediklerimi özgürce söyleyebileceğim başka bir mecra olmamasından ötürü de buraya yazıyor olabilirim. bilmiyorum.

    evvela tanım: eşcinsellik konusunda bilgisi olmayan insanların fikirlerini paylaşmaktan imtina etmediği başlık.

    bu gibi başlıklara birazdan yazacaklarımı -çaylak girilerini merak edip okuyanlardan- "zaman kaybı" olarak görenler olacaktır elbet, fakat içeriği artık "clickbait"e dönen sözlükte prim yapan başlıkların okunma oranları nitelikli bilgi içeren başlıklardan katbekat fazla olduğundan, aslında belki de "eşcinsellik" başlığı altında yazılması gerekenleri buraya yazmama vesile olan sözlük moderasyonuna selam etmek boynumun borcudur. şimdi...

    yıl 2017, sanayi devriminin arsız torunu 21. yüzyıl daha emekliyor sayılırken, ülkemiz insanlarının entelektüel birikimleri ise yerlerde sürünüyor. bu içler acısı bir durumdur. bilginin bilginin üretimine imkan tanıdığı bir çağda, bilgiyi mabadından üretmeye çalışan bir toplum olmamız acınası değilse bile trajiktir. trajiktir, çünkü, bu denli bir cehaletle en sonunda bir gün "ahlaksız batı"nın icadının, "medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar"ının onlarca yıldır onarmakta olduğu dişlerinin arasında kalacağı gerçeğine vakıf olmak bir yana dursun, bunun farkında bile değildir bu toplum. kaderci ve günübirlik bir yaşam felsefesi benimsemiş bizimki gibi toplumlar, toplumsal değişimlere önayak olabilecek "öncüler"i ise kamusal alandan tecrit etmekte ve matbaanın gelişinin bile çözemediği bir "cehaletin kısır döngüsü" içinde hazin sonu beklemektedirler. 10 kasım'ı yeni geçtiğimiz şu günlerde akıllara, "yaşadıkları çağa ayak uyduramayan milletler için çöküş kaçınılmazdır" sözüyle atatürk geliyor ister istemez; keza kendisi de alanında bir "öncü" olduğundan, az önce bahsedilen tecrit durumunun kendisine de -hatta daha şiddetli bir tutumla- uygulanmaya çalışılmış olmasını hatırlatmak doğru olacaktır. bu noktada kesinlikle idol fetişizmini sağlıksız bulduğumu, atatürk örneğini bu toplumun tarihinde herkes tarafından bilinen ve "öncülük" söz konusu olduğunda akla ilk gelen isimlerden biri olduğu için kullandığımı belirtmeliyim. bu bağlamda toplum tarafından dışlanan binlerce isim sayılabilir, atatürk fetişim yok; güçlü figürlere iman derecesinde bağlanmanın, insanlık tarihinde ne gibi felaketlere yol açabilecek denli tehlikeli olduğunu bilen bir bireyim.

    peki bu yukarıda bahsettiğimiz kavramların konumuzla ilgisi nedir? okudukça ilgiyi kendiniz kuracaksanız diye umut ederek yazmaya devam ediyorum.

    ağızlardan hala "bir kızla denedin mi?" tadında sığ cümlelerin dökülmesinin nedenlerinin en başında, doksanlar çocuklarının sosyal bilgiler dersinden akıllarında kalmış olabilecek "osmanlı'ya geç gelen matbaa"nın geldiğini bilmek önemlidir. yaklaşık 272 yıl kadar... matbaayı sadece bir sonuç olarak olarak gören bir toplumsanız şayet, matbaayı bir amaç olarak gören toplumların gölgesinde kalmaktan öteye gidemeyeceğiniz gerçeğini kabul etmek zorundasınız. nitekim coğrafyamızda yüzlerce yıldır "fetret" halinde olan bilim, teknoloji, sağlık, tarım vs. gibi modern yaşamın zorunlulukları haline gelmiş oluşumların hak ettikleri değerleri görememeleri de işte bu icadı etkin kullanamamaktan kaynaklanmaktadır. bilginin paylaşımı ve dağıtımındaki yetersizlik, zincirleme olarak birçok alanda geri kalmanıza neden olacaktır. zira günümüzdeki "gelişmiş" -sanki gelişim bir noktada duracakmış gibi- toplumların bu alanların ötesine de geçip, sosyal yaşamın düzenlenmesinde, 21. yüzyılda muazzam bir önem arz eden "cinsiyet ve kimlik politikaları"na gelmiş olmaları hiç şaşırtıcı değildir. bu noktada biyolojik cinsiyet ve toplumsal kimlikler üzerine bir satır bile okumamış kişilerin eşcinsellik olgusu ve doğası üzerine bu tür çağ dışı söylemlerde bulunmaları utanç vericidir.

    şu noktada belirtmeden geçemeyeceğim bir şey var ki, o da bu seviyedeki anne ve babalara doğan veya doğacak olan çocukların aşırı şanssız olmaları veya olacaklarıdır. ironiktir; teknolojinin ulaştığı nokta an itibariyle bilgiye erişimi korkunç derecede -hem iyi hem kötü anlamda- hızlandırmış ve kolaylaştırmış olsa da, bu hızlanmanın ve kolaylığın yanında getirdiği "dezenformasyon" denen kamburun, duru bilginin kendisinden daha yaygın olmasından mütevellit, temelsiz ve yanlış bilgilerle yetişmiş anne-babaların veyahutta anne-baba adaylarının çocuklarını gerçekten bir önceki kuşak ve onun arasında yaşanan "kuşak çatışması"ndan daha zorlu bir çatışma sürecinin beklediği açıktır. bilgiye ulaşmak kolay, fakat bilginin niteliğini sorgulamak daha büyük bir dikkat gerektiriyor. kısacası her sakallıyım diyeni dedemiz sanmamak gittikçe daha da büyük bir önem arz ediyor. işte o 272 yıllık gecikmenin bedelinin ne kadar ağır olduğu bir kez daha anlaşılıyor. okuyup araştırsaydık, başkalarının bizim yerimize düşünmesine izin vermeyip araştırmaya güvenseydik belki de bugün çok başka bir düzlemde, çok başka bir gerçeklikte yaşıyor olacaktık. kim bilir...

    öncelikle cinsiyetler üzerine yazılmış, çizilmiş geç 20. yy. ve günümüz (erken 21. yy.) konjonktüründen bihaber olmak -yukarıda bahsedilenler bağlamında- doğal karşılanabilir; fakat teknolojinin de yardımıyla günümüzde eşcinselliğin "eskiden" düşünüldüğü üzere görece "çok daha az yaygın" ya da "hastalık" olduğu illüzyonundan kurtulabilmek açısından en azından konuyla ilgili "homosexuality for dummies" *tadında yayınlarla konuya bir giriş yapmak günümüz homo sapiens sapiens'leri için temel bilimler kadar elzemdir. bundaki kasıt, bireyin eşcinsellik üzerine doktora tezi yazacak konuma gelmesini ummak değil, eşcinsellik üzerine her "ağzı olanın konuştuğu" bir dünyada konuyu tarafsız ve bilimsel bağlamda ele alıp irdeleyebilmiş kişilerin yazdıklarını, "yol yordam gösterici" bir nevi rehber okuması yapmış olmalarını sağlamaktır.

    şunu aklımızın bir kenarına not etmemiz gerek: türkiye gibi halen daha gelişmekte olan ve niceliğin egemenliği altındaki ülkelerde niteliksiz yığınların konuyla ilgili o kadar çok ve niteliksiz fikri var ki, ülkedeki, kendi adını yazamayan ilkokul mezunu dahi cinsiyet çalışmaları alanında araştırmalarda bulunmuş gibi ahkam kesiyor. hani son yıllarda yazar kalitesi yerlerde sürünen kutsal bilgi kaynağında bu tür sosyolojik önem arz eden konularla ilgili bu denli "çöp içerik" dolu başlıklarla karşılaşmamız bunu kanıtlar niteliktedir.

    öncelikle eşcinsellik nedir? "en basit haliyle eşcinsellik bireyin kendi cinsiyetindeki bir bireye ilgi duyması durumudur" diyebilmek isterdim, fakat günümüzde gelinen noktada artık kavramlar çokça ve girift olduğundan, artık eşcinselliğin sözlük tipi bir tanımını yapmak oldukça zor ve tehlikeli. bunu biraz açmak gerek. zorluğu bu olgunun, örneğin "biyolojik olarak, yani kromozomal düzlemde kadın olarak tanımlanan bir bireyin, cerrahi müdahaleler sonrasında erkek olması ve bir erkekle ilişki yaşaması" gibi kulağa garip gelen dinamiklere sahip olmasından kaynaklamaktadır. "neye göre kime göre" dinamiklerinin devreye girdiği bir mecraya dönüşmüş olması, cinsiyet kavramını irdelemenin zorluklarına sadece basit bir örnektir. tehlikeli olma durumu ise tamamen siyasi ve politik anlamda; platon'un bizi binlerce yıl evvelinden uyardığı üzere "demagog"ların ve popülistlerin totaliter ve otoriter egemenlikleri altında yaşamlarımızı sürdürmeye çalıştığımız; sosyolojik bağlamda sağlıklı olabilmek adına toplumsal kohezyona ihtiyaç duyduğumuz bu dönemlerde, bireyler arasında çok ciddi sonuçlar doğuracak olan bir korozyona neden olmasındandır. toplumu oluşturan toplulukların bireylerden oluştuğunu unutmak ve bireysel düzlemde -ve hatta zümresel düzlemde- bu bireyleri birbirilerine "düşman" belletmek, toplumsal çöküş sürecini eksponansiyel olarak artıran uygulamalardan biridir. toplumsal erozyon ya da bir diğer adıyla toplumsal aşınma bizimki gibi geri kalmış olarak niteleyebileceğimiz toplumların başındaki en büyük illetlerden birisidir.

    ırkçı politikaların doğurduğu sonuçların bedelleri karşısında amerika'nın giriştiği toplum inşaası projelerini hatırlamak önemlidir. dini, sanatsal ve sportif etkinlikler bu projelerin en başında gelenlerdir. mesela beyzbol bu konu üzerinde ufuk açıcı bir örnektir. bugün "amerika bir salata kasesi mi, yoksa bir güveç mi?" sorusuna "hayır, üzümlü çikolatalı tarçınlı kurabiyedir" ya da "sınırsız renkli bir gökkuşağı kekidir" cevabını verebilmeyi mümkün kılan da bu gibi politikalardır. toplumun sağlıklı bir biçimde bir arada tutunmasını sağlayacak optimal harç karışımını bulmak mühimdir. aksi takdirde hali hazırda tanıklık ettiğimiz "türk-kürt" ayrışmasının "homoseksüel-heteroseksüel" biçimine girmiş haline de tanıklık etmemiz uzun sürmeyecektir. amerika'da da yasalara rağmen hala toplum tarafından "sorun" olarak algılanan bu durumun bizim coğrafyamızdaki şiddetini tahmin etmek bile oldukça ürkütücü. bu yüzden toplumda bu alanlarda görev yapan ve kanaat önderi olarak görülebilecek kişilerin söylemleri kadar, toplumu oluşturan bireylerin, özellikle de anne ve babaların da bu konudaki tutum ve tavırları son derece mühimdir.

    ne demiştik? eşcinselliğin tanımı zor olmasına rağmen; yani ne olduğunu tanımlamak ya da açıklamak, zahmetli ve tehlikeli bir uğraşı ise de, ne olmadığını anlatmak ise görece daha kolaydır. yani ne olduğunu tam olarak kestiremesek de, ne olmadığını bilmemiz bize yardımcı olacaktır. bu noktada aklıma gelen ve yazımın başında da değindiğim ve belki de önemsiz görünen şu soru kalıbının yanlışlığını açıklamak gerek diye düşünüyorum. "bir kızla denedin mi?" sorusu aslında göründüğü kadar masum değil. soru, hali hazırda kadına "meta" gözüyle bakılması sorununu tahlil edememiş ve haliyle de çözememiş bu toplumun erkek bireylerine verdiği alt metin dolayısıyla sıkıntılıdır. bu söylem bizlere kadının, erkek bireylerin cinselliklerini üzerinden tanımlayabilecekleri bir varlık konumuna indirgendiğini ifade eder. bu söylem erkeklere anneleri, ablaları, kız kardeşleri, kısacası ailelerindeki tüm kadınları, onlara her türlü hizmeti sunmak zorunda olan varlıklarmış gibi öğretmenin yanında; kadınları adeta "tester" yerine konulabilecek bir "meta"ymışçasına aşağılamaktadır da. hele ki bu tutumun kadınlar tarafından bilinçli ya da bilinçsiz olarak desteklenmesi de muazzam ironik bir durumdur. buradan da toplumun iki yüzlülüğüne geçiş yapabiliriz; ki cinsellik konusundaki bastırılmışlıkları dolayısıyla bireyleri arasında korkunç seviyede seksüel bir gerilim olan ülkemizde, eşcinselliğin neden "ahlaksızlık" ile bir tutulduğu konusunda ilginç çıkarımlara da varabiliriz. bu toplumdaki bastırılmışlığın boyutlarını hayatın içinden enstantenelerle deneyimleyebileceğimiz konusunda herkes hemfikirdir diye düşünmekteyim. zira küpe taktığı için oğlunu "ibnelik" ile itham edip her türlü şiddete başvurmaktan imtina etmeyen "iyi aile babaları"nın, ahlaki hassasiyetler sebebiyle toplumsal aforoza uğramış "travesti"lerle cinsel münasebetlerde bulundukları gerçeği bir şehir efsanesi değildir ne yazık ki. bu gibi olayların sadece filmler ve kitaplar gibi sanatsal mecralarda görülebilecek fazlasıyla idealize ve romantize edilmiş kurgular değil; sanatın yaşamı taklit ettiği gerçeğini göz önünde bulundurarak, her an yanı başımızda hali hazırda yaşanmakta olan gerçeklikler olduğunu kendimize hatırlatmak biz bireylerin birçok vicdani görevlerinden yalnızca biridir.

    farkındayım, konuyu ele alışım dağınık gelebilir; fakat eşcinsellik sadece "cinsellik" alanında incelenecek bir olgu değildir. bu yüzden birbiriyle iç içe geçmiş bazı durumlara veyahutta kavramlara değinmek kaçınılmaz oluyor maalesef.

    yukarıdaki tutuma cevaben "kişi kendinden bilir işi" söylemi oldukça uygundur. bu konunun anlaşılmasında oldukça etkilidir. eşcinsellik hakkında en yaygın yanlışlardan bir tanesi ve belki de en önemlisi, eşcinsel erkek ya da kadınların karşı cinsle ilişki yaşayıp da bundan zevk almamış olmaları ve hemcinslerini "tercih" etmeleri varsayımıdır. tercih kelimesini tırnak içinde vurgulamamın nedeni, eşcinselliğin bizimki gibi toplumlarda, halen daha bilinçli bir seçim olduğu yönündeki yanılgının oldukça yaygın olmasıdır. sadece eşcinsellik değil, cinsellik genel manada tercihe dayalı bir olgu değildir. bu noktada seçim ve tercih yanlış kullanımlardır; doğrusu eğilim ya da yönelimdir. kişisel bir örnek vermek gerekirse, çevremdeki bireylere "kadınlardan/erkeklerden hoşlanmanız size öğretildi mi?" diye sorduğumda aldığım cevaplar tek bir başlık altında toplanabildiler: "hayır, öyle hissediyor(d)um". yani toplumdaki geçerli algı "bir erkek 'doğası gereği' kadınlardan hoşlanmak zorundadır, bir kadın da bir erkekten hoşlanmalıdır"; fakat tüm bu görünüşteki mükemmel dengeyi bozan eşcinsellik zorunlu olarak bir "tercih" ya da "hastalık" olarak tanımlanmaya çalışılıyor. ilişkilerinin sonunda sağlıklı bir birey dünyaya getiremedikleri dolayısıyla da "işlevsiz, hasta" etiketleri mantık düzleminde yerlerini buluyorlar. ancak...

    tdk'ya göre hastalık "organizmada birtakım değişikliklerin ortaya çıkmasıyla sağlığın bozulması durumu, rahatsızlık, çor, dert, sayrılık, illet, maraz, maraza, esenlik karşıtı"dır. eşcinsellik ise bir hastalık değildir. yukarıdaki tanıma göre eşcinsellik sizi halsiz bırakmaz; bulaşıcı değildir, eşcinselliğinizi başkasına bulaştıramazsınız; sanılanın aksine empoze de edemezsiniz. hal böyleyken eşcinselliğin "tedavi" edilmesi gerektiği düşünülen bir hastalık olmadığını anlamak, içinde bulunduğumuz çağın gerekliliklerindendir.

    popülistlerin ve demagogların sıklıkla başvurduğu yöntemlerden biri olan eşcinselliğin ahlaksızlık ve sapıklıkla ilişkilendirilmeye çalışılması, ahlaksız olduğu iddia edilen eşcinsellikten çok daha ahlaksızca ve aşağılıkça bir davranıştır. tekrar toplumun iki yüzlülüğünden dem vuracak olursak; ismi lazım olmayan vakıflardaki bireylerin sapıklıklarını eşcinsellik ile ilişkilendirmek şeref ve haysiyet yoksunluğudur. bu tıpkı "suriyeli hırsız yakalandı" başlığındaki gibi bir hedef şaşırtmacadır. burada aslında çözülmesi gereken sorun hırsızlıktır; keza bu vakıflardaki şahıslara "eşcinsel pedofiller, sapıklar!" demek sorunu eşcinselliğe addetmektir. halbuki asıl sorun, pedofili ve tecavüzdür. bu popülist bireylerin, insanların din, dil, ırk ve cinsiyetlerinden bağımsız olan bu durumlarını, kendi inandıkları "tek tip" dünya modeline ulaşabilmek için birer araç olarak kullanmalarına prim vermemek hepimizin görevidir. bu ne ahlaki, ne vicdanı ne de başka bir şeydir; bu sadece ve sadece bir insanlık görevidir.

    o yüzden çocuklarınızın cinsel yönelimleriyle mutlu olabilecekleri bir toplumu inşa etmek tüm anne ve babaların görevidir. yarınların gelecekleri olacak bu bireyleri ne kadar özenli ve ne kadar medeni yetiştirirseniz o kadar huzurlu bir gelecek bizleri bekler. bu noktada bireylerin üzerine düşen, çocuklarının hangi cinsiyetten bireylerle cinsel münasebete girdiklerini merak etmekten çok, onların nasıl bireyler olduklarını, olacaklarını; içinde yaşadıkları dünyaya ve insanlığa nasıl katkı sağlayacaklarını merak etmek olmalıdır.

    birbirimizi türk-kürt, ateist-teist, sarışın-esmer, beyaz-zenci, homoseksüel-heteroseksüel ve daha niceleri gibi dikotomiler üzerinden ayrıştırmak yerine, huzurlu ve mutlu günlere uyanabildiğimiz bir toplumda yaşamak üzere, bu farklılıkları bir araya getirmeye çabalamamız gerektiğini düşünüyorum.

    biraz gayret ederseniz etiketlerin ötesinde yaşamlar ve insanlar olduğunu görebilirsiniz. tek ihtiyacınız empati. oğlunuz size gay olduğunu söylerse ona sımsıkı sarılın; zira o küçücük dünyasında dönen fırtınaların ortasında ne kadar çaresiz olduğunu tahmin bile edemezsiniz.
  • öncelikle cinsel yönelim olmasın o? bir de problem olduğuna dair argümanınız nedir? hayır eşcinsellik psikolojik bir rahatsızlık olarak görülmekten çıkalı nerdeyse asır geçti de.
    neyse, sizleri engin psikoloji bilginizle başbaşa bırakıyor ve hayatıma devame diyorum-
    şayet yarın birgün üremeye ve bir insan yetiştirmeys karar verirsem kendisini erkek/kadın hetero/homo diyerek yetiştirmeyeceğimden beni çok de alakadar etmeyen bir durum olurdu. iyi forumlar arkaşlar.
  • bu tür konularda baskı her zaman ters teper. benim başıma gelirse üzülmem desem yalan olur ancak kabul edip saygı duyarım. hem bana girip çıkan mı var ? *
  • bir varsayım. umarım asarım keserim diyenlerin başına gelir ama.