şükela:  tümü | bugün
17845 entry daha
  • - kurt sürülerinde önemli bir hiyerarşi vardır. sürünün lideri olan aile alfa olarak adlandırılır. sürüye onlar liderlik eder, avın en güzel yerini onlar yer ve sürüdeki diğer kurtlar tarafından saygı ve hizmet görürler.

    ikinci grup ise beta kurtlardır. alfa kurtların bir nevi hizmetçisi, yancısı vazifesini görürler. sürüdeki en kalabalık kesimdir. kendileri avlanır ama alfa kurtlardan kalanları yerler. alfa kurtlar ise onların ne zaman, nerede ve neyi avlayacağını belirler, kısaca sürünün yönetimini üstlenirler. yalnız beta kurtların başka bir önemli işlevleri daha vardır...

    kurt sürüsündeki üçüncü grup ise omega kurtlardır. bunlar alfa kurtların egemenliğini kabul etmeyen, sık sık isyan eden ve sürüye uyum sağlayamayan kurtlardır. ara sıra alfa kurtlara baş kaldırırlar. işte tam da burada beta kurtlar devreye girer ve omegalara saldırarak, onların alfa kurtlara yaptığı saygısızlığı bertaraf ederler. bu asi omega kurtlar beta kurtlar tarafından çoğu zaman ağır şekilde yaralanır ya da öldürülürler. (bu konuda örnek olarak aşağıda bir video da paylaşacağım)

    - arı kolonilerinde ise kraliçe arı ve yeni doğan, kraliçe adayı olan prenseslerden oluşan küçük bir kraliyet ailesi vardır. kraliçenin işi çoğunlukla yiyip, içip yatmak ve yavrulayarak koloninin devamını sağlamaktır. kraliçe adayı olan diğer prensesler ise büyüyünce kendilerine bağlı bir grup arı ile kovandan ayrılır ve yeni bir kovan kurmak üzere kendilerine uygun bir yer ararlar.

    işçi arılar ise ikinci gruptur. bu grubun işi kovanın güvenliğini sağlamak, gün ağardıktan itibaren saatlerce etrafta çiçek aramak ve bal yapmaktır. normalde dişi oldukları halde bu işçi arı grubunun cinsel organları gelişmemiştir ve döllenemezler. tek amaçları kraliçeye hizmet etmek ve koloninin devamlılığını sağlamaktır. bir ana arı 6-7 yıl yaşayabilirken, işçi arılar günlük yaşamın zorlukları ve aşırı çalışma koşulları nedeniyle aşırı yıpranıp 30-40 gün kadar yaşayabilirler.

    üçüncü grup ise erkek arılardır. erkekler arılar da dışarı çıkıp bal aramazlar. akşama kadar bal yer ve kovanda yatarlar. güvenlikten de sorumlu değillerdir. bu nedenle herhangi bir işçi arının neredeyse iki katı cüsseye sahip olsalar da bir iğneleri dahi bulunmaz. elinize alıp sevebileceğiniz sevimli yaratıklardır. yalnız bu grup cüsseleri ve yedikleri bal oranı yüzünden köprüyü geçene kadar kovanda hizmet görürler. kraliçe arı ile çiftleşme bittiği andan itibaren hepsi işçi arılar tarafından öldürülür ve kovanın dışına atılırlar. çiftleşme mevsimlerinden sonra kovan önlerinde kellesi alınmış yüzlerce arı yığını görebilirsiniz.

    şimdi gelelim diğer bir canlı türüne. insan kolonilerinde ise yine alfa adında bir kraliyet ailesi olur. bunlar yiyip, içip yatmaktan başka bir şey yapmazlar. koloninin diğer üyelerinin hayatlarına yön veren kararları onlar alır. kimi zaman başka kolonilerle savaş çıkarır ve milyonlarca beta'nın ölümüne neden olabilirler. ama genelde alfa grubundan kimsenin burnu bile kanamaz.

    evet tahmin ettiğiniz üzere insan kolonilerinde bir de beta grubu vardır. bunlar kurtlarda olduğu gibi alfa grubunun yancısı ve hizmetkarıdır. koloninin güvenliğini sağlar, avı avlar, getirir, ortaya koyar ve sonra alfa grubundan kalan artıklarla beslenirler. alfa grubuna yapılan en ufak bir saygısızlığı kendilerine yapılandan kat kat daha büyük bir öfkeyle karşılar ve bunu yapanı öldürür ya da sakat bırakırlar. alfa grubu onlar için sürünün kendisinden çok daha önemli, hatta sürünün var oluş nedenidir.

    eh tahmin ettiğiniz üzere bir de omega grubu insan vardır. bunlar toplumla anlaşamayan, topluma tutunamayan gruptur. farklı çeşitleri vardır. bazıları sadece toplumdan uzak kalmak ister. bazıları ise alfa grubuna gösterilen bu sonsuz bağlılık ve hizmete itiraz eder. insanların diğer hayvanlardan farklı olduğunu ve bu tip bir hiyerarşinin olamayacağını, medeniyet, eşitlik, adalet ve etik gibi kavramların olduğunu iddia ederler. ama yanılırlar, hepimizin içinde o en temel hayvani dürtü hala bulunmaktadır. kurtlarda ve arılarda olan o hizmet etme ve hizmet görme dürtüsü, güçlü olana duyulan karşılıksız adanma hissi bizde de hala mevcuttur. bu grup genelde beta grubu tarafından kafaları koparılarak kovanın önüne atılırlar. ve hayatın doğal döngüsü aynen böyle devam eder gider....

    beta kurtlar tarafından saldırıya uğrayan omega kurt.

    https://www.youtube.com/watch?v=bqsbrickmmi
  • 1950 yilinda demokrat partinin secimi kazanmasi ile o tarihe kadar cok partili sisteme kanli bir ihtilal yapmadan gecen tek batili ülke türkiye'ymis.

    kaynak: basim tarihi 1987 yili olan, tecrübi psikoloji calismalari adli kitap.
  • japonya'da piyango biletlerinden vergi alınmadığı. yani bu da demek oluyor ki, insan hayalleri için vergi ödemiyor japonya'da.
  • 'sanat tarihi'nin asında dönemin sosyo-kültürel (özellikle de dini ve politik) ve ekonomik durumunu hakkında ve hatta farklı tarihlerde hayat bulmuş devletler arası ilişkileri anlamak adına; hatta ve hatta şehir planlaması geleneklerini anlamak adına ne denli önemli olduğu. şimdi size yunanistan'dan istanbul'a; uzanan favori hikayelerimden birini anlatacağım, altı üstü bir sütun başından bakın neler neler çıkacak.

    efendim, atina'ya üç saat uzaklıkta; zeytin bahçeleri arasından tırmana tırmana gittiğiniz 'delfi' adında bir şehirde; 'delfi kahini' yaşar ve apollon ile iletişime geçerek kehanetlerde bulunurmuş. bahsettiğim dönem, delfi'nin dünyanın merkezi sayıldığı antik yunan dönemi. apollon bu ya, öyle 'ben ne vakit evleneceğim' gibi sorulardan çok 'bu savaşı hangi devlet kazanır' gibi daha büyük ve ağır top kehanetlerle uğraşıyor. her kutsal mekan ziyaretinde olduğu gibi delfi'ye gelirken de kehanet talep edenler hediyeler getiriyor, e konu apollon olunca ve böyle büyük kehanetler söz konusu olunca hediyeler de büyük oluyor. bugün delfi'ye giderseniz, tapınağa çıktığınız kıvrımlı yolun sağında ve solunda, hediye odacıkları göreceksiniz. bunlar birer oda büyüklüğünde, minyatür tapınak şeklinde görünen yapılar. her şehirden gelen (şehir devlet) ziyaretçiler, hediyelerini ilgili odacığa bırakıyorlar. mesela ben atina'dan gelen bir ziyaretçiysem, getirdiğim altın heykel hediyesini atina odacığına (ki en zengin ve büyüğü atina odacığı) bırakıyorum. bildiğin açık hava müzesi. günümüzde kalmamasına üzüldüğüm şehir planlamalarından... neyse.

    kahin dediğimiz kişi, defne yaprağı yakarak transa geçip apollon'la konuşan genç bir kadın aslında. kadın 'tripod' adını verdiğimiz bir üçayaklı üzerine oturuyor bu trans sırasında. kafasında canlandıramayanlar için görsel. 'dünyanın merkezi' diyoruz delfi'ye, 'apollon' diyoruz; eh, üçayaklısı da gösterişli olacak, değil mi?

    fakat bugün delfi'ye gittiğinizde apollon tapınağının olduğu yerde (ya da delfi müzesinde) mevzubahis üçayaklıyı göremezsiniz. neden?

    antik yunan devri tarih olup roma dünyanın parlayan yıldızına dönüştüğü vakit, bilirsiniz, doğu ve batı roma olarak politik bir bölünme yaşandı. politik bölünmenin gerisi de geldi ve doğu roma bugün 'bizans' olarak andığımız bağımsız bir hale büründü. fakat bizim 'bizans' olarak andığımız toplum, sizce o dönemler kendilerini nasıl tanımlıyorlar? 'yunan'. (çoğunlukla) yunan kökenini sahiplenerek tarihlerinin güçlü olduğu vurgusunu yapıyorlar. örneğin istanbul kurulduğu vakit, istanbul'u devletin gücünün bir sembolizmi haline getirmek için, antik yunan döneminin en meşhur ve önemli nesnelerinden biri olan delfi üçayaklısını istanbul'a getiriyorlar. bu bir politik gösteriş ya, hipodrom'un en ortasında, 'spina' adını verdiğimiz yere yerleştiriyorlar bu üçayaklıyı. hani ana yollarda sağ ve sol şeridin ortasında, bu iki şeridi ayıran bir bölme olur ya; içinde çiçekler ve ağaçlar olur. spina da hipordromun tam ortasnda bu işlevi görüyor. on binlerce kişilik hipodromdan bahsediyoruz tabi, kocaman bir spina! bildiğimiz açık hava müzesi kıvamında, mısır'dan gelen dikitler mi dersin, çeşmeler, heykeller mi dersin, delfi üç ayaklısı mı dersin...

    velhasıl bizim üçayaklı, pagan kültürünün dini bir sembolü iken birdenbire ortodoks bizans devletinin yunan kökenini sahiplenen politik bir sembolü oluveriyor.

    bilmeyenleriniz vardır; bizans dönemindeki hipodrom; günümüzün sultanahmet meydanı. meydanın altında koskoca bir hipodrom hala sapasağlam durmakta. meydan'dan küçük ayasofra'ya doğru aşağı inerken, u şeklindeki hipodrom'un kıvrılan kısmına ait duvarları hala görebilirsiniz. bu bilgi sizi şaşırttı mı? öyleyse bir de şunu dinleyin. bahsettiğim spina, şu an sultanahmet meydanı'nın tam ortasındaki bölme, hani şu dikilitaş'ın olduğu... zaten meydanın ortasında neden öyle kocaman bir dikilitaş olsun, değil mi? işte şimdi sizde taşlar yerine oturdu...

    delfi üçayaklısı mı? bildiğiniz yılanlı sütun...

    yetinemeyenler için bonus: efendim, bizans'tan dem vurmuşken istanbul-venedik ilişkisi ve haçlılara değinmeden elbette olmaz. bilmeyenleriniz vardır, haçlı seferleri sırasında bizans'ın başkenti istanbul'dan kaçırılan pek çok şey günümüzde venedik'te. hatta sırf somut materyaller değil, bizans istanbul'unun mimarisinin izlerini venedik'te rahatlıkla görebilirsiniz, ki bu çok etkileyicidir bence. hal böyleyken, bu güçlü bağın içinde nasıl oldu da yılanlı sütun kaçırılmadı ve hipodrom'da kalabildi, beni düşündüren bir şeydir bu. lojistik bir zorluğu yok, zira neler neler sökülüp götürülmüş, istense kolaylıkla götürülebilirdi. işte böyle düşüncelere gark ediyor insanı altı üstü bir üçayaklı.