şükela:  tümü | bugün
17410 entry daha
  • bbc nin bir belgeselinde izlemiştim. *

    dişi olan spermler, erkek spermlere göre daha yavaş hareket ediyor ama rahim içinde daha uzun süre hayatta kalabiliyorlarmış.

    erkek spermler ise dişilerden daha hızlı hareket ediyor ama daha az yaşıyorlarmış.

    yani kadının muhtamel yumurtlama gününden biraz önce yaparsanız çocuğun %80 oranında kız olma ihtimali artıyormuş. çünkü erkek spermler oraya ulaştığında henüz kadın yumurtlamaya hazır halde olmadığı için gariplerim boş boş takılıyor orda. hanım takımı arkadan yavaş ama sağlam adımlarla geldiği için, hanımlar o bölgeye ulaştığında erkeklerin sadece %20 i ile karşılaşıp halaylar eşliğinde yumurtlamadaki sayısal üstünlüklerini kutluyorlarmış.

    yumurtlamanın son günlerine denk getirip yaparsanız da erkek olma ihtimali %80 artıyormuş. çünkü dişi spermlerin %80'i oraya daha geç ulaşıyor ve o süre içinde küçük abilerimiz hızlı bir biçimde başarılı bir yumurtlama sağlayıp, sona kalan dona kalıyor atasözüne bir atıf'da bulunuyorlarmış.

    ben bunu henüz denemedim, deneyip haber vereceğim...
  • araplara türkçe öğretmek amacıyla yazılan ve türkçenin bilinen en eski sözlüğü olan dîvânü lugati't-türk'ün yazarı kaşgarlı mahmud'un aslında bir karahanlı şehzadesi olması.

    kaşgarlı mahmud, hüseyin çağrı tegin'in oğludur ve hanedan soyundandır.

    karahanlı hükümdarı muhammed buğra han, iktidarı oğlu hüseyin çağrı tegin'e bırakmak istemiş ancak muhammed buğra han’ın diğer eşi kendi oğlu ibrâhim’in tahta geçmesini istemiştir. bunun için büyük bir suikast organize etmiş ve taht devir töreni sırasında sarayda büyük bir katliam yaparak kendi oğlunu tahta geçirmiştir. suikast sonucu dedesi muhammed buğra han ve babası hüseyin çağrı tegin öldürülmüştür, kaşgarlı mahmud ise kaçmayı başarmıştır. ondan sonra hatırı sayılır bir süre kaşgarlı'nın neler yaşadığına dair bilgi yoktur.

    ek bilgi: muhammed buğra han'ın eşi sarayda katliam yapıp kendi oğlu ibrahim'i tahta geçirmiş ancak iktidarı bir yıl sürmüştür çünkü barsgan emiri inal tegin’e karşı annesinin teşvikiyle açtığı savaşta yenilerek öldürülmüştür.

    edit: (bkz: karahanlılar dönemindeki kültür faaliyetleri)
  • ufkunuzu kaça katlar yada ne kadar genişletir bilemem ancak ilk öğrendiğimde beni çok şaşırtmıştı.pinokyo masalını bilmeyeniz yoktur sanırım.yeni nesil pek bilmiyor diyerek kısaca özet geçeyim.yazarı carlo collodi olan pinokyo masalında kukladan bir çocuk yapılır ve bu çocuğa perinin biri büyü yaparak kuklanın canlanmasını sağlar.kukla canlanmıştır ancak halen tahtadan bir yapıdır ve yalan söyleyince burnu uzar.ne kadar çok yalan söylerse burnu o kadar uzar.neyse ilgili peri, masalın sonunda pinokyo'yu etten kemikten bir çocuğa çevirir.ışte ufkumuzu bir damla da olsa arttıracak bilgi burada.gerçek masalda pinokyo, masalın sonunda idam edilir.ve sebebi de babası gepetto'ya söylediği yalanlardır.nasıl böyle masal olur demeyin.yazıldığı dönemde örnek bir çocuk olmak adına uyarı niteliğinde bir son uyarlanmıştır.yani bu masal çocukların ders çıkaracağı bir masal olarak yazılmış ve ana tema yalan söylememek. ancak ilerleyen yıllarda eğitimciler ve yapımcılar çocuklara hitap edecek bir masalda böyle bir sonu uygun görmemiş ve perinin pinokyo'yu gerçek bir çocuğa dönüştürdüğünü ifade eden yayınlar ve yapımlar hazırlamışlardır.
  • ırak’ı silahla, türkiye’yi tohumla vurdular!
    büyük bir gıda terörü ile karşı karşıyayız. ışid’i, pkk’yı, fetö’yü biliyoruz, peki gıda terörünü biliyor muyuz? terörün aldığı canları biliyoruz da, gıda terörünün hayattan kopardığı canlardan haberimiz var mı? genç yaşta evlatlarımız kanser oluyorlar. daha geçenlerde, çocuğumun öğretmeni kanserden öldü. arkadaşımın kız kardeşi yirmisinde, hakkın rahmetine kavuştu. ya mide kanseri, ya bağırsak veya başka bir kanser çeşidi...

    ne oluyoruz! kanser oluyoruz. herkesi kanser ettiler! gdo’lu ürünler, kanser yapıyor. yediğimiz ekmek bile gerçek buğday değil. buğdayın anavatanı bizim ülkemiz iken, bugün abd’den buğday ithal ediyoruz. gdo’lu buğdaylardan, ister trabzon ekmeği yap, ister malatya ekmeği! abd, ırak’ı işgal ettikten sonra, yaptığı ilk şey ıraklı çiftçinin tohumunu elinde almak oldu. ebu garip tohum merkezi’ni vurdular. burada m.ö 8000 yıllarından beri çiftçiler tarım yapıyorlar. her yıl ürettiklerinden, tohumluk ayrılarak, bir sonraki yıl ekerek, on bin yıllık bir tecrübe sözkonsuydu.

    ebu garip ismi ıraklı nur bacı’nın ahıyla ünlenmiş bir şehir, ebu garip hapishanesi’nden dolayı. ırak’a kendi tohumunu dayatmak için, bu tohum merkezini abd yok etti. sonra, abd tohum şirketlerine mahkûm etti ırak’ı. tohumun dili olsa, nur bacı’nın haykırışını geçerdi, inanın!

    afganistan’ı işgal ettiler, aynı şeyi yaptılar. abd üssünün yanı başında 2008 yılında abd, kurslar açarak afgan çiftçisine kendi tohumunu dayadı. hibrit tohum, afgan tarımını yok etti. hem ırak hem afganistan’da şayet çiftçi, eski kendi tohumuna dönecek olursa, çiftçiye hem para cezası hem hapis cezası veriliyor.

    ırak’ı silahla, türkiye’yi tohumla vurdular!
    8 ocak 2004 tarihinde 5042 sayılı “ıslahatçı haklarının korunması” kanunu ile başlayan tohumculukta teslim alış, 31 ekim’de çıkan “tohumculuk yasası” ile devam etti. bu yasalar türk çiftçisine diyor ki; “ey çiftçi sen asırlardır yaptığın gibi tohum takası yapamazsın. tohumu artık şirketlerden alacaksın. aksi halde; 10 bin lira ceza ödersin, tohumların yakılır ve ayrıca 5 yıl ekip biçemezsin. ekip biçsen, ürününe raflarda yer bulamazsın!
    anadolu’nun genetik mirası yabancı birkaç şirketin mülkiyetine geçti. çiftçiler cezalar aldılar, büyük sıkıntılar yaşadılar. ve sonunda, yabancı şirketlerin katil tohumlarına razı geldiler. bu katil tohumlar, ırak ve afganistan’da olduğu gibi tarımı kuruttu. tüketiciyi kanser etti ve etmeye devam ediyor. iş tohumla bitmiyor. tohumu alan, tohumun ilaç ve gübresini de alıyor ve tabi topraklarımızda zehirleniyor. bugün dünyaya pazarlanan gdo’lu tohumların yüzde 90’ını monsanto ve cargill gibi abd şirketleri üretiyor. (sebze tohumunu başta israil olmak üzere, hollanda ve ispanya’dan alıyoruz.)

    israil bizden suriye ile aramızdaki mayınlı arazileri istemişti hatırlıyor musunuz? iktidar mayından temizleme karşılığında israil’e elli yıllığına vermek istedi. başına henüz bir şey gelmemiş tsk, “biz temizleriz, gerek yok” demişti.
    işte israil, o arazileri dünyaya tohum satmak için istemişti. iktidar vermiş, danıştay veya aym bozmuştu. neyse konumuz değil…

    işte böyle dostlar! “tarım stratejiktir. silahsız savaşabilirsiniz ama buğdaysız savaşamazsınız” sözü, ne kadar stratejik bir vurguydu. abd, işgal ve terörle öldüremediklerini, hastalıklı tohumlarla kanser ediyor. ne yediğini bilmeyen türk halkı, kanserin pençesinde… bir sepet biber yese, yerel tohum ürünü biberin bir tanesine karşılık gelmiyor. domates bir kasa yese, anadolu’nun eğri büğrü görünümlü, harika tatlı bir domatesine denk gelmiyor. aldığı zehirlerde işin çabası...

    “üretim artışıyla açlık yok edecek” dendi; açlık sayısı her geçen gün artıyor! “yüksek gelir sağlar” dediler; giderler arttı. gdo’lu tohumlar geleneksel tohumlardan pahalıdır. örneğin, gdo’lu pamuk tohumunun fiyatı geleneksel pamuk tohumu fiyatının 6 katıdır. hem hasta ediyor, hem sömürüyor, hem öldürüyor...
    afganistan ve ırak’ı anlarım da, türkiye’ye ne oldu?

    adalet ve kalkınma ikisi bir arada oldu!..
    neyse! arjantin’i soya cumhuriyeti yaptılar. meksika ve brezilya’yı da... 2004 yılında arjantin’de 14 milyon hektar gd soya ektirdiler. mısır ve buğday ekimini on yıl bırakan arjantin’i açlığa mahkum ettiler. soya dışında bir şey üretemez oldular.

    “madencilik yasası, “petrol yasası”, “tohumculuk yasası” gibi yasalarla, ülkeleri teslim aldılar. maden ve petrollerine el koymakla kalmadı, topraklarını da zehirlediler. neden kanser oluyoruz, anladık mı acaba!
  • o kadar sorunun ustesinden geldikten sonra aptalliklari yuzunden bir politikacinin varligi.

    josef stalin (gercek adi losif vissarionovich dzhugashvili, ama gurcistan asilli oldugunu saklamak icin "celik gibi, sapasaglam" anlamina gelen stalin'i kullanmis.)

    bu adam dunyada gelmis gecmis en acimasiz diktatorlerden biri, bakmayin oyle lenin'le cekilen fotograflardaki sevimliligine.
    milyonlarca insani, sirf isine gelmedigi icin oldurmus.
    ve bu kadar ofkeyi uzerinde toplayan biri olarak da hep suikastten korkarak yasamis.

    kendi olum nedeni ise tamamen gaddarligi ve aptalligindan.

    senaryo 1:
    kendisini koruyan askerlere, ne olursa olsun yatak odasina girilmemesini emretmis. bir gun, adamlarini denemek icin odasinda aci ceker gibi bagirmis ve kendisini kurtarmak icin iceri giren askerleri olum cezasina carptirmis.
    ve, o gun gercekten geldiginde kimse odasina girmeye cesaret edememis dogal olarak. kumandan peter lozgachev tarafindan bulundugunda odasinda yerde, bilinci yari kapali bir haldeymis.
    ulkenin en iyi doktorlarini bile olduren veya hapseden bu herife karma ugramis, ve 5 mart 1953 yilinda ölmüs.

    senaryo 2:
    suikastten cok korktugu icin yatak odasina giden koridorlari labirent seklinde yaptirmis ve yolu sadece kendi biliyormus.
    öldügünün anlasilmasi ve cesedinin bulunmasi zaman almis haliyle...

    not: zehirlendi diyenler de var, intihar etti diyenler de.
    ama ispatlanamadi. (bbc belgeseli)
  • gmail adresinden(diğer mail sunucularında böyle bir şey var mı bilmiyorum.) mail gönderirken ekte dosyayı gönderiyorum yazıp dosyayı eklememişim. maili gönder dediğimde yazınızın içinde ekte kelimesi geçiyor fakat herhangi bir şey eklemediniz. bir dosya eklemek ister misiniz diye uyarı yazısı çıkardı karşıma. küçük ama ufkumu iki katına çıkaran bu kod parçacığını paylaşmak istedim. yapanın eline sağlık.
  • 30’lu yaşlardaki kadınlar ilk defa 20’li kadınlardan daha fazla bebek sahibi oluyor

    "insanlık tarihinde ilk defa 30’lu yaşlarında olan abd’li kadınların, 20’li yaşlarda olan kadınlardan daha fazla bebeği var. ilk defa anne olanların ise yaş ortalaması 28; bu miktar, 2014’ten beri gerçekleşen devasa ve iki yaşlık bir sıçrama.

    bu durum, türümüzün sosyal gidişatlara ve baskılara cevap olarak nasıl değişebildiğinin hatırlatıcısı olmanın yanında, geç hamileliklerin daha tehlikeli olduğunu belirten geleneksel görüşü de yalanlıyor; abd’de yaşlı annelerin artmasına rağmen, bebek ölümleri sabit kaldı.

    abd hastalık denetim ve önleme merkezi’nin (cdc) yayınladığı yeni rakamlar, geçen sene abd genelinde kayda geçen doğum ve ölüm belgeleri üzerinde yapılan bir ön incelemeye dayanıyor.

    fakat bu analiz yayınlanmadan önce bile ham veriden pek çok şey toplayabiliyorduk; bu veriler 30 ila 34 yaş arasındaki kadınların doğurma oranlarının 1.000 kişi başına 102.6 olduğunu ve 25 ila 29 yaş arasındaki kadınlar için bu oranın 1.000 kişi başına 101.9 olduğunu belirtiyor.

    bu sayılar kulağa pek fark varmış gibi gelmeyebilir, fakat sadece 12 ay önce, 30 ila 34 yaşları arasındaki kadınlar için doğurma oranı 1.000 kişi başına 101.5 iken, 25 ila 29 yaşları arasındaki kadınlar için 1.000 kişi başına 104.3 idi.

    şimdi 30’lu yaşlardakiler 20’li yaşlardakilere yetişip onları geçti. amerikalı anneler, 20’li yaşların sonlarındaki kadınların en yüksek doğurma oranlarına sahip olduğu 30 yıllık bir akımı bozdu.

    daha yaşlı olan annelerin doğurma oranlarını artırmaya yardım etmiş olması muhtemel bir diğer gidişat da, ergen hamileliklerinin daha az yaygın hale geliyor olması. 2000 ile 2014 yılları arasında ergenlerde ilk defa doğum yapanların oranı neredeyse yarı yarıya düştü.

    katelyn harrop’ın attn için bildirdiği üzere: “2016 yılında, birleşik devletler’de her 100.000 ergen kız için 25’ten az doğum vardı. bu durum, her 100.000 ergen kız için yüzde 93 hamileliğin olduğu 1990’ların sonundan beri ciddi bir düşüş.”

    işte ön rapordan bazı bilgiler:

    34 yaşından büyük olan kadınların doğurma oranları da arttı; 2015 yılında her 1.000 kadına 51.8 doğum düşerken, 2016’da bu oran 52.6 oldu.
    ilk defa anne olanların ortalama yaşı şimdi aşağı yukarı 28; 2014 kadar yakın bir zamanda bu ortalama 26.3 idi.
    ergenlerin doğum oranları 2016 yılında düşüş göstermeye devam etti.
    bebek ölümü oranları hemen hemen aynı kaldı.
    bu rakamlar sadece amerikalı kadınlar için geçerli olsa da, hayatın sonraki dönemlerinde bebek sahibi olma ‘tabu’sundan giderek uzaklaşan bir akımı yansıtıyorlar.

    30 yaşın üzerindeki çocuksuz kadınlar, geciken hamileliğin tehlikelerini çok iyi bileceklerdir, fakat araştırmalar, hayatta daha iyi durumda olduğunuz zaman çocuk sahibi olmanın sahip olduğu faydaların, daha büyük bir yaşta hamile olmanın getirebileceği biyolojik komplikasyonlara baskın gelebileceğini göstermeye başlıyor.

    geçen sene isveç’te 1.5 milyon erkek ve kadın üzerinde yapılan bir çalışmada bulunduğuna göre, anneler çocuk sahibi olmayı daha büyük bir yaşa kadar (40’larına kadar bile) ertelemeye karar verdiklerinde, daha uzun, fiziksel olarak daha formda, lisede daha iyi notlar alan ve üniversiteye gitmesi daha muhtemel olan çocuklara sahip olmaları daha muhtemel oluyor.

    bunun sebeplerine bakacak olursak, hayatın sonraki dönemlerinde bebek sahibi olmanın fiziksel tehlikeleri hâlâ geçerli olsa da, 30’lu yaşlarında olan kadınların ekonomik olarak istikrarlı durumda olmaları daha muhtemel oluyor, bu yüzden 20’li yaşlardaki kadınlara göre, kendi çocuklarına daha iyi sağlık ve eğitim seçenekleri sunabiliyorlar.

    almanya’daki max planck enstitüsü’nden baş araştırmacı mikko myrskyla o zamanlar şöyle söylemişti: “daha ileri bir tarihte doğmak ile ilişkili olan kazançlar, yaşı büyük bir anneye doğmaktan kaynaklanan bireysel tehlike etmenlerinden daha baskın çıkıyor.”

    “ileri anne yaşı üzerinde farklı bir bakış açısı geliştirmemiz gerek. hamile anneler genelde geç hamilelik ile ilişkili tehlikelerin gayet farkındalar, fakat olumlu etkilerden bu kadar haberdar değiller.”

    gerçekten ilginç olan bir diğer konu da, aynı anneye doğan çocuklar için işlerin ne kadar hızlı değişebildiği: yapılan çalışmada, annesi 40’lı yaşlarda olduğu zaman doğan bir çocuk, annesi 20’li yaşlarda, yani en doğurganlık açısından en verimli olduğu zaman doğan çocuktan daha iyi eğitim görmüş oluyor.

    “bu 20 yıl devasa bir farklılık oluşturuyor,” diyor myrskyla. “örneğin 1990’da doğan bir çocuğun yüksekokula veya üniversiteye gitme olasılığı, 20 yıl daha önce doğan birisinden çok daha yüksek.”

    gen düzenleme teknolojisinin, çocuklarımız doğmadan önce bile genetik hastalıkları belirleyip önleme şeklimizde devrim yapmaya koyulmasıyla birlikte, günümüzden yirmi yıl sonra doğan bebekler için işlerin ne kadar farklı olacağını düşünün.

    bu yüzden ne zaman bebek sahibi olduğunuzdan bağımsız olarak olumlu ve olumsuz taraflar olsa da, görünüşe göre (en azından birleşik devletler’de) kadınlar hamileliği daha önce olmadığı kadar erteliyor.

    ayrıca eğer bu durum, gelecek nesil için dünyayı daha iyi bir yer haline getirmeye odaklanabileceğimiz anlamına geliyorsa, bu türümüz için epey harika bir sonuç olur."

    kaynak
  • https://seyler.eksisozluk.com/…-sasirtici-bir-bulgu

    şimdi ekşi şeylerde eklemişler de o belgeseli ben de izlemiştim devamı da şu şekildeydi:

    sevişme pozisyonunun bebeğin cinsiyeti üzerine etkisi:

    erkek boşaldığı anda penis ucu rahim yolunun dibinden ne kadar uzaksa bebeğin kız olma ihtimali artıyor; çünkü dişi sperm hücreleri döl yolunda yumurtalara ulaşmaya çalışırken erkek hücrelere göre daha dayanıklı olduğu için yumurtaya ulaşma ihtimali daha fazla oluyor.
    aynı şekilde penis vajinanın ne kadar içindeyse yani erkek yumurtaya en yakın olabilecek şekilde boşaldıysa bebeğin erkek olma ihtimali de erkek hücrelerin dişi hücrelere göre daha hızlı olduğu için yüksek oluyor.

    özetle penis ne kadar içerideyse bebeğin erkek olma ihtimalini, ne kadar dışarıdaysa kız olma ihtimalini yükseltir.
  • amerika'nın 1626 yılında kızılderililerden 24$'a aldığı adanın %4.4 enflasyonla 2016 fiyatı =805.306.368$
    (bkz: #68388101)
  • kalp ile beyin arasındaki köprü...

    yüzyıllardır gelmiş geçmiş üstadların, bilgelerin, peygamberlerin en azından bir kez olsun gönül gözü diye adlandırdığı şey gerçek oluyor. kalbimizin sadece vücudumuza kan pompalayan bir organ olmadığı bilim tarafından son yıllarda giderek daha iyi anlaşılıyor.
    kalbin daha önceden bilimin farketmediği, ama sözde daha ilkel toplumların çoktan farkettiği, bildiği bir dolu yönü de bilim tarafından farkedilmeye başlandı. mesela kalbimizde nöronlar bulundu. o sebeple de kalp nakli yapılan bazı insanlarda daha önceden olmayan alışkanlıklar, özellikle de daha önceden olmayan yeni yeme alışkanlıkları ortaya çıkabiliyor.
    bu köprünün henüz ne yaptığı bilinmiyor. muhtemelen bilgi taşıyor, çünkü nöron demek bize ait bilgiler demek. ya bizim kalbe kayıt ettiğimiz, ya da doğuştan gelen... kalbimizin beynimizden 100 kere daha güçlü elektrik alan ve 5000 kere daha güçlü manyetik alan ürettiği saptandı.
    o kadar güçlü manyetik bir alan ki 22.000 mil uzaktaki uydudan bile ölçülebiliyor.
    dünyanın manyetik alanındaki dalgalanmalardan biz insanların etkilendiği biliniyordu, ancak bizim kalbimizin yaydığı manyetik alanın dünya manyetik alanını etkilediği pek bilinmiyordu. yeryüzünün manyetik alanları ve bu alandaki dalgalanmalar uydulardan düzenli olarak ölçülüyor.
    örneğin ikiz kulelerin yıkıldığı 11 eylül günü dünyanın manyetik alanlarında bilim adamlarının anlayamadığı anormal bir sapma olmuş. sonradan araştırdıklarında o gün televizyonlardan kulelerin yıkılma görüntüsünü dünyanın çeşitli yerlerinden izleyen insanların duyduğu üzüntüden kaynaklandığı anlaşılmış.
    kalbe dayalı yaşamı geliştirmek için bir kalp matematiği enstitüsü bile kurulmuş.
    belki internetten girip bakmak isterseniz diye ingilizcesini de yazayım: ıhm, açık hali ile "ınstitute of heart math".
    başında howard martin adında bir bilim adamı var. sürekli kalp zekası ve kalpten evrene yayılan dalgalarla ilgili çeşitli bilimsel araştırmalar yapıyorlar.
    bu enstitünün misyonu kalbe dayalı yaşamı geliştirmek, insanların stres düzeylerini azaltıp kalp ve beyin ilişkisinin coherence dedikleri durumda kalabilmelerini sağlamak.
    bir de global coherence adını verdikleri bir yeryüzü manyetik alanı ile insan kalbi ve beyin manyetik dalgaları arasındaki ilişkiyi gözlemleyen bir proje ya da sistem kurmuşlar. coherence (uyum, ahenk, eş fazlı) durumunda kalp ve beyin dalgaları arasındaki ilişki uyumlu oluyor ve ölçülebiliyor. 0.10 hertz olduğunda coherence yani uyum gerçekleşiyor. ve bu dalga boyuna gelebilmek ise ancak bir başkası için şefkat, çare, takdir, affetme ve şükran duyguları hissettiğinizde oluyor.
    bu durumda olmak ise sizin bağışıklık sisteminizin güçlenmesine, hastalıklarınız varsa iyileşmesine yardımcı oluyor, stres hormanları düzeyi düşüyor.
    aynı zamanda yeryüzü manyetik alanı ile de uyum içerisinde oluyorsunuz.
    hatta coherence durumunda olup olmadığınızı ölçmek için bir alet bile geliştirmişler.
    aletin adı da em wave. artık bazı bilim adamları bu aleti takıp dolaşıyor.
    eğer uyum durumunda değilseniz alette kırmızı ışık yanıyor.
    kalp ve beyin arasındaki iletişim uyumlu ise yani takdir, şükran ve sevgi duyguları içerisindeyseniz alet yeşil yanıyor.
    tabii kırmızı görünce hemen toparlanıp, bir dakika ben ne düşünüyorum, hissediyorum da kırmızı yanıyor diye kendinizi yoklamanız gerekiyor.
    ve hemen zorla da olsa kendinizi daha olumlu duygular hissetmeye yönlendiriyorsunuz.
    sizdeki yeşil ışıktan hem sağlığınız, hem de dünya manyetik alanı olumlu etkileniyor.
    bir süre sonra kendinizi iyice eğitip muhtemelen artık çoğunlukla yeşil ışıkta kalmayı başarıyorsunuz.
    bir de elinizi bizzat kalbiniz üzerine koymak da, elin yarattığı baskı yüzünden zihnin dikkatini oraya çekip kalbe inmeyi, kalple bağlantı kurmayı kolaylaştırıyormuş.
    bu sitede stresi azaltmak, kalp boyutunda yaşamayı öğretmek için başka teknikler de var. kısacası artık analitik zihinlerimizden uzaklaşıp daha çok kalp boyutunda yaşamayı mutlaka öğrenmemiz gerekiyor. bilim de bunu söylüyor.

    kaynak: kalp ile beyin arasındaki köprü
4 entry daha