şükela:  tümü | bugün
  • izlendiği takdirde ufkumuzu katlayacak belgeselleri, türlerine göre kategorilendirip bir seçki hazırladım. her biri yüksek çözünürlüklü ve türkçe dublaj olup seyir zevkleri oldukça yüksektir.

    1. dünyamız ve evren

    evrenin sınırlarına yolculuk.

    bölüm bir.
    bölüm iki.
    bölüm üç.
    bölüm dört
    bölüm beş.
    bölüm altı
    bölüm yedi

    dünya'nın oluşumu

    bölüm 1.
    bölüm 2.
    bölüm 3.
    bölüm 4.
    bölüm 5.
    bölüm 6.

    ışık hızı.
    evrenin ucuna yolculuk. tek kısımdır.

    dünya'nın merkezine yolculuk.
    tek kısım.

    dünya'nın oluşumu.
    tek kısım. history channel.

    akıbetimiz: dünya durunca

    evrim. ilk insanlar. türlerin kökeni.

    venüs ve merkür
    jüpiter
    satürn
    neptün ve uranüs
    plüton ve ötesi

    hortumlar
    hortumlar 2
    yeni buzul çağı
    tsunamiler
    girdaplar
    yağmur ormanları

    güneş sistemleri
    kozmik çarpışmalar
    kozmik çarpışmalar 2.
    evren ve yıldızlar

    dünya'nın varoluş öyküsü.
    uyduların gözünden dünya.

    iyi görüntüsünü aradım ancak bulamadım. şahane bir belgeseldir. büyük patlama nedir, ne değildir?
    hubble teleskobu
    meteorlar ve kuyruklu yıldızlar.
    karanlık madde

    güneş sönünce.
    nüfus artınca.
    ay olmasaydı.

    kutuplar atlası:

    ince buz üstünde
    son kale
    kış
    ilkbahar
    yaz
    sonbahar
    ve dahası

    evrende hız.
    evren hakkında genel bilgiler

    elementlerin oluşumu.
    petrolün yokluğu.
    evrenin sonu.

    plüton'la karşılaşma yeni yüklenmiş. şahsen henüz izleyemedim.
    uzayda yaşam

    evrenin harikaları "düşme" bölümünü koydum. diğer bölümleri için. (türkçe altyazı)

    2. tarih

    insanoğlu belgeseli.

    bölüm 1
    bölüm 2
    bölüm 3
    bölüm 4
    bölüm 5
    bölüm 6
    bölüm 7
    bölüm 8
    bölüm 9
    bölüm 10
    bölüm 11
    bölüm 12

    mağara adamları
    büyük veba salgını kökeni ve gelişimi

    tüfek, mikrop ve çelik belgeseli

    1. kısım
    2. kısım
    3. kısım

    ayrıca erdnc88 üstadın şu iki kıymetli eserini eklemek isterim.
    yüz binlerce insanın üzerine atom bombası atmak #50366378
    nazilerin mega yapıları ve 2.dünya savaşı arşivi #48916917

    3. esrarengiz, polisiye olaylar.

    karındeşen jack.
    billy the kid.
    demir maske'nin esrarı.
    büyü hakkında.
    cadılar ve cadılık.
    lanetli bir donanma hikayesi
    hayalet gemiler
    loch ness canavarı

    4. hayvanlar alemi

    böcek savaşları.
    kaplan savaşları.
    aslanlar.
    jaguarlar.
    pumalar.
    ölümcül yılanlar.
    bal porsuğu.
    kalahari çölü.

    insan yiyen yılanlar
    orta amerika'nın katileri
    doğu afrika'nın avcıları
    hayvanların mühendislik harikaları
    vahşi amerika bölümleri
    orta asya. bozkırın kalbi

    5. psikoloji
    insan beyni.
    psişik güçler.
    tuhaf takıntılar.
    uyurgezerlik
    sıradışı ilaçlar.

    6. dinazorlar ve nesli tükenmiş devasa hayvanlar.

    genel anlatım.
    t-rex.

    dinazorların devi. spinosauruslar
    deniz canavarları

    7. arkeoloji.

    dünya'nın ilk tapınağı. göbeklitepe.

    gümüş firavunun sırrı.

    tutankamon ve hazinesi.

    giza piramitleri.

    antik mısır'ın gizemleri:

    nefertiti'nin esrarı:

    tarih öncesi devirlerde yaşamış yırtıcı hayvanlar.

    8. dizayn. devasa yapılar.

    petrol platformu.
    güney afrika. dev altın madeni.
    bir dev. pasifik sahil yolu.
    bir mil uzunluğundaki olağanüstü gökdelen
    süper gemiler. modern deniz canavarları.
    devasa kamyonlar.
    taipei 101

    elektrikle çalışan yeni nesil araçlar.
    modern süper savaş tankları
    inanılmaz uçan nesneler
    mega gemiler
    gökdelenler

    9. uyuşturucu maddeler.

    eroin.
    lsd.
    marijuana

    10. karışık

    gıda a.ş. food inc belgeseli.

    hawking'in evreni.
    stephen hawking ile evrene yolculuk
    stephen hawking ve her şeyin teorisi

    izlanda

    alaska 1
    alaska 2

    ben devri 1
    ben devri 2
    ben devri 3

    içimizdeki balık

    tarayıcı savaşları
    tesla belgeseli
    tesla belgeseli 2.
    albert einstein

    ruh molekülü

    mona lisa'nın şifresi.

    abd'nin gizli tarihi

    piyasanın uyanıkları

    edit: yeni belgeseller eklendi.
    edit 2: ben devri belgeselini hatırlattığı için barbunyapilaki nickli yazar arkadaşımıza, tüfek, mikrop ve çelik belgeselini tavsiye eden yedi yuzuklu adam nickli yazar arkadaşımıza, içimizdeki balık belgeselini öneren ozurinho nickli yazar arkadaşımıza, kutuplar atlası belgeselini tavsiye eden ozzycatt nickli yazar arkadaşımıza, ruh molekülü belgeselini öneren do diyez minor nickli yazar arkadaşımıza, abd'nin gizli tarihi ve piyasanın uyanıkları belgeselleriyle iş bu entrye kakı sunan luxetveritas nickli yazar arkadaşımıza teşekkürü bir borç bilirim.

    iyi seyirler dilerim.
  • ufkunuzu belki ikiye katlamaz ama size gülümsetecek bir bilgi:

    bir karınca ölürse diğer karıncalar onun öldüğünü farketmezler. sanki o karınca yaşıyormuş gibi yada hiç yokmuş gibi yanından geçip giderler. ta ki üçüncü güne kadar. eğer karınca yuvada ölmüşse üçüncü gün bir başka karınca onu yuvanın hemen dışındaki çöplüğe kadar yuvarlar.(bu çöplüğe bir nevi mezarlık da denebilir. şöyle bir şey gibi. peki neden hemen değil de üç gün sonra?çünkü karıncalar öldükten üç gün sonra oleik asit adlı bir kimyasal salgılarlar. bu kimyasalın kokusu çürüyen karıncanın kokusudur ve diğer karıncalar bu kokuyu tanırlar. böylelikle ölen karınca yuvadan atılır.

    eğlence bundan sonra. karıncalar oleik asit kokusuna o kadar hassastırlar ki onlar için bu kokuyu taşıyan herşey ölü bir karıncadır. karınca uzmanı e. o. wilson da "lan ömrümüzü şu karıncalara verdik şunları bir trolleyeyim" deyip karıncaların yuvalarına oleik asite bandırılmış kağıt parçaları atar. karıncalar da bu kağıt parçalarını dışarı atar. sonra bu wilson'ın aklına başka bir piçlik gelir. bu sefer canlı bir karıncanın üstüne oleik asit damlatır. karınca yuvaya girdiğinde bir başka karınca oleik asitin kokusunu aldığı gibi arkadaşını kaldırıp "ölmüşsün ama gömenin yok " diyerek yuvanın dışındaki çöplüğe atar. bu sırada diğer karınca adeta eve geç gelen sarhoş bir koca gibi hiç itiraz etmez. nasıl itiraz etsin ki? resmen leş gibi oleik asit kokuyordur. talihsiz karınca için tek çözüm yolu vardır: temizlenip yuvaya tekrar girmek. üstünde eğer bir miktar oleik asit kalmışsa bunu da arkadaşlarına "yok be oolum bizim rıza yok mu vefat etmiş ben de onu dışarı attım bu sabah. onun kokusudur ya" diyerek yutturmak. eğer ki gençler bu kokunun sabah vefat eden rıza'dan geldiğine ikna olmazlarsa "ne konuşuyo la bu amk ölüsü?" diyerek yine yakaladıkları gibi talihsiz karıncamızı dışarı atacaklardır.
  • nokia'nın aslında finlandiya'da bir şehir olması.

    http://tr.wikipedia.org/wiki/nokia,_finlandiya

    üreteceğimiz telefonun adı neden yozgat olmasın?
    (bkz: yozgat, nöğrüyong people)
  • beklenen büyük istanbul depremi

    bu realite ile ilgili, en anlaşılabilir ve tatmin edici bilgileri yine sözlük yazarı olan bayermuhen 2 güzel entry ile açıklamış. yeterli ilgiyi görmediğini düşünerek, daha çok okunacağını düşündüğüm bu başlığa yazıları uzun uzun eklemeye karar verdim. bunun yanında bir diğer sözlük yazarı goruntukaybı'nın (bkz: #25899966) numaralı yazısından da yararlandım.

    (bkz: #27683473) (bkz: #33329026)

    "bilimsel olarak size laflar hazırladım. deprem hakkında hiç bir fikir sahibi olmayan, fay hattının sadece adını bilen kardeşlerim, gelin size her şeyi açıklayayım.

    neden uzmanlar istanbul'da büyük bir deprem bekliyor? aynı fay üzerinde olmasına rağmen neden uzmanlar adapazarı'nda ya da düzce'de veya bolu'da değil de istanbul'da deprem bekliyor? neden istanbul'da beklenen depremin büyük olacağı söylenir başlıktan da anlaşılacağı üzere? istanbul metropol olduğundan, istanbul'da deprem beklemenin daha matah bir şey olmasından değil. pek çoğunuzun yaşadığı bu şehir hakkında bilmeniz gerekenleri size herkesin anlayabileceği bir dille izah edeceğim.

    öncelikle baştan başlayayım. ayağımızı bastığımız yerin derinlerinde magma var. bu magma sıvıya yakın bir madde. haliyle anakara bunun üzerinde yüzüyor fakat anakara dediğimiz şey tek bir parça değil. pek çok levhadan oluşuyor. bunlardan bir tanesi de anadolu levhası. bu levlar uzaydan bakıldığında birbiryle birleşik gibi görünse de birleşik değil. milyonlarca yıl önce tek parçaymış ama parçalana parçalana bugünki haline gelmiş. arabistan levhası, afrika levhası, anadolu levhası, avrasya levhası bunlar birbirinden ayrı ve bağımsız kara parçalarıdır. birbirine temas eden bu levlar arasındaki sınır niteliği taşıyan derin yarıklara (kırıklara) fay hattı denir.

    dünyanın çekirdeğini dışı sıvı (7000 santigrad) içi katı (7300-7500 santigrad) halde ve saf demirden oluşuyor. bu çekirdek magmayı ısıtıyor ve konveksiyon akımları oluşturuyor (bir tencerede kaynayan su gibi düşünün. orada da etkili olan kuvvet aynı; konveksiyon akımları) bu akımlarda üsterinde bulunan kıtaları iterek hareket ettiriyor. bizim anadolu levhamızı da alttan arabistan levhası ve afrika levhası itiyor.

    bu resme bakarsanız türkiye'nin fay hatlarını görebilirsinz.

    resimde north anatolian fault dediği kuzey anadolu fay hattıdır. o hattın üst kısmı avrasya levhası, alt kısmı da anadolu levhasıdır. üst kısım sabittir, hareket edemez. haliyle bizim anadolu levhası büyük stres altında kalarak batıya doğru hareket eder. bu hareket senede 3 ila 5 cm arasındadır. bazen fay hattında takılmalar olur ve itildiği için hareket etmesi gereken levha hareket edemez. basınç iyice artar ve bir anda aniden fayın birbirine takılan yüzeyi kırılıp fay bir anda 2-5 metre ileri atar kendini. yani levya 100 senede yavaş yavaş gitmesi gereken 2 metrelik yolu 30 saniyede alır ve bu da büyük sarsıntılara yol açar. işte 17 ağustos gecesi tam olarak olan budur. atım 4-5 metre olmuştur ve süreç 45 saniyedir. bir ağacın dalı üzerine kar birikir birikir ve aniden çatırt diye kırılır ve ağacı çok pis sallar. deprem de bunun aynısıdır.

    işte geldik zurnanın zırt dediği yere. bir fay hattı üzerinde bazen logaritmik büyüklüklerde aynı eksenli depremler oluşur. bu depremler için periyodiktir denebilir. bu tip depremlere deprem fırtınası denir. yani bir fay hattının bir ucunda büyük bir deprem olur. bir kaç on sene sonra az ilerisinde, sonra az ilerisinde derken belirli aralıklarla depremin bir fay hattı boyunca tren gibi ilerlediği görülür. işte biz buna deprem fırtınası deriz.

    dünyada deprem fırtınasının en bariz örneklerinden biri kuzey anadolu fay hattı üzerinde görülmektedir.

    sadece aletsel dönem olan 1930 sonrasını ele aldığımızda kuzey anadolu fayındaki deprem fırtınasını inceliyoruz. ha bu arada fay hatlarını da tek bir bütün olarak düşünmeyin. fay hatları da uc uca eklenmiş kibrit çöpleri gibidir. ama parça parçadır. her bir parçaya segment denir. deprem olduğunda genelde sadece bir segment kırılır. 17 ağustos depreminde izmit segmenti kırılmıştır. segmentin bir ucu yalova da, diğer ucu adapazarında olduğu için depremde asıl sarsıntıyı yalova-izmit-adapazarı yaşamıştır ve bu yüzden 17 ağustos depremi hem gölcük hem izmit hem de apazarı depremi diye anılmıştır.

    işte deprem dizileri bir fay hattını oluşturan bir segmentte başlar ve segment segment zıplayarak devam eder.

    kuzey anadolu fayı üzerindeki deprem fırtınasına gelirsek. bu deprem fırtınası 7 nin üzerindeki depremler için ele alınmıştır.

    aletsel dönemden başlıyoruz.

    1939 yılında kuzey anadolu fayının en uç kısmında erzincan depremi oldu. depremin büyüklüğü 7.9 idi. erzincan depremin olunca haliyle erzincan segmentindeki enerji boşaldı. bu enerji nereye gitti dersiniz? bu enerjinin bir kısmı titreşime dönüşerek dünyayı titretti. bir kısmı da fay hattı doğu-batı yönünde burulduğu için hemen batıdaki segmentte depolandı. bu erzincan'ın batısı için felaket demekti. yani kısacası segment üzerindeki enerjiyi tıpkı bir bayrak yarışı gibi hemen batısındaki segmente aktardı.

    aradan 4 yıl geçmiştiki erzingan segmentinden aktarılan enerji hemen batıdaki niksar segmentinde ortaya çıktı. sene 1942, niksar 7.0 lık bir depremle yerle bir oldu.

    tabi niksar segmenti de aynı bayrak oyununa devam etti ve elindeki enerjiyi hemen batısında bulunan tosya-ladik segmentine verdi. niksar depreminin üzerinden bir yıl geçmiş, sene 1943 olmuştu. tosya-ladik arası 7.2lik bir depremle sallandı. bu segmentteki enerji de hemen batısındaki gerede-bolu segmentine aktarıldı.

    1944 senesinde bolu-gerede 7.2lik bir depremle sallandı. enerji yine her zamanki gibi batıya kaçtı. çünkü arap levhası güzel anadolumu batıya ittiriyordu.

    aradan 13 sene geçmişti ki bolu gerede segmentinin hemen bitişiğindeki bolu-abant segmenti 1957 senesinde 7.1lik bir magnitüdle kırıldı.

    takvimler 1967 senesini gösterdiğinde tıpkı bir tsunami gibi ilerleyen deprem fırtınası apadazarı'nda ortaya çıktı. adapazarı 7.2lik bir depremle yıkıldı.

    yine uzun yıllar deprem olmadı. deprem izmit segmentini 1999 senesinde 7.4lük bir depremle yerle bir etti. bu kısmı zaten hepimiz biliyoruz.

    her depremden sonra açığa çıkan enerji jeofizik mühendisleri tarafından modellenerek haritası çıkarılır. deprem olan segmentte enerji kalmaz, o segmentte bir daha kolay kolay deprem olmaz uzun yıllar. ama tüm enerji segmentin ucundaki diğer segmentlere kayar.

    1939 ve 1957 depremleri arası. bakın nasılda her bir depremden sonra bütün enerji segmentin diğer ucuna birikip o bölgeleri tehlikeye atıyor.

    1992 yılına ait bir modelleme sisteminde enerji son olarak izmitte birikmiştir.

    izmit segmenti, üzerindeki enerjiyi nere verdi dersiniz? tabiki istanbul'da adaların altından geçen marmara denizi segmentine. bildiğin google earth'te bile bariz bir şekilde, marmara denizinin altında hemen görülebiliyor bu fay hattı (marmara segmenti). işte o koyu kısım.

    işte sevgili dostlarım, uzmanların istanbul deprem bekleme sebebi budur. uzmanların istanbulda büyük bir deprem bekleme sebebi de bu deprem fırtınasının 7nin üzerinde oluşudur.

    bazı arkadaşlar şöyle düşünebilir." deprem erzincandan başlayarak izmite kadar geldi, sonra izmitte yön değiştirerek tekrar doğuya yöneldi. 17 ağustos depreminden sonra meydana gelen 7.2lik düzce depreminin de sebebi budur."

    hepiniz merak ediyorsunuz, 17 ağustos depreminden sonraki modelleme çalışmasını.

    burada, 12 bar enerji düzce'ye birikmiş. sonrasında bu enerji düzce depremiyle göç etti doğuya. peki ya gebze'de biriken o enerji nerde? işte o enerji istanbul segmentinde sevgili kardeşlerim. çok fazla ömrü kalmadı, yakında deprem olacak. ama izmit, adapazarı ve yalova da deprem olmaz 200 yıl. şu an marmara bölgesinin en güvenli yerleri buralar. istanbul bıçak sırtında.

    istanbul segmentinin kurtuluşu yok. bak aradan da 13 sene geçmiş. bence en fazla 5-6 senesi var. siz siz olun marmara kıyılarında uzaklaşın. özellikle pendik, maltepe, kartal kıyılarında oturanlarla zeytinburnu, bakırköy ve avcılar kıyılarında oturanlar kuzeye kaçsın. 17 ağustos depreminde avcılar, depremin odak noktasına zeytinburnundan, kadıköyden ve bakırköyden daha uzak olmasına rağmen daha çok zarar gördü. sebebi söylendiği gibi avcıların zemininin sağlam olmaması değil yansıyan ve kırılan deprem dalgalarının tamamen tesadüfi olarak avcılarda çarpışması idi. yani dalgalarının ne zaman nere çarpışacağı belli olmaz, kıyılardan uzukta durmakta fayda var.

    not: kuzey anadolu fay hattı bingöl'den başlar ve istanbul'u geçerek ege denizine (saros körfezi) kadar ulaşır. bu hat boyunca onlarca segment vardır ve bu segmentlerden sadece iki tanesi son yüzyılda kırılmamıştır. birisi yedisu segmentidir diğeri doğu marmara (adaların altı) segmentidir." (bkz: #27683473)

    "öncelikle depremin ve fay hattının ne manaya geldiğini açıklamak lazım. dünya üzerindeki bütün tektonik aktivitelerin tek nedeni dünyanın bir ateş topu halinde olmasıdır. bildiğimiz güneş gibi, diğer yıldızlar gibi ateş topundan bir gezegendir dünya, tek farkı dışındaki ince, kabuk dediğimiz ve üzerinde gezip yürüdüğümüz kısmın soğumuş olması. dıştan içe doğru soğuyor dünya. dünyayı ele aldığımızda soğumuş kısımla soğumamış kısmın oranı bir portakalın kabuğuyla içindeki yediğimiz meyve kısmının oranı kadar. yani gezegene göre kabuk çok ince. yanan kısımda çok büyük bir ısı var, bu da manyetik alanların ve elektrik akımlarının meydana gelmesine neden oluyor. bu manyetik alan ve konveksiyon akımları denen elektrik akımları kabuğun farklı yönlere hareket etmesine neden oluyor. eskiden tüm kıtalar sadece afrika levhasına bağlıymış, oradan zamanla kopa kopa bugün ki şekle gelinmiş. afrika ortada hala sabittir ve bu yüzden afrikada deprem olmaz. o çünkü duruyor yerinde. işte bu hareket neticesinde depremler oluşuyor. milyonlarca sene evvel bitlis okyanusu diye bir yer varmış mesela doğu anadoluda. afrikadan kopan arap levhası yukarı, yani kuzeye doğru hareket etmiş ve bitlis okyanusunun üzerini kapatmış. sonrasında gidecek yer bulamayınca bu sefer kabarmaya başlamış ve bugün ki güney doğu anadoludaki sıradağlar oluşmuş. aynı şekilde afrika levhasının da kuzeye hareketi toros dağlarını oluşturmuştur. belli bir zaman arap levhasının hareketi bitlis okyanusunun kapanmasına ve sıradağların oluşmasına neden olduktan sonra bu sefer anadoluyu batıya itmeye başlamış. anadolu da koparak batı yönde bir hareket kazanmış. 4 milyon yıldır süren bu hareket anadoluyu doğu batı yönünde ikiye bölmüş. bingölden başlayan ve ege denizine kadar uzanan bu kırık kuzey anadolu fay hattı oluyor. fay hattı dediğimiz şey biraz önce bahsettiğim yer kabuğunun kırılmasıdır. bildiğimiz bir kırıktır bu hat. bu kırıkların arası boş olduğu için içerisine su doğlar, su magmanın olduğu sıcak kayaçlara kadar iner, ısınır ve tekrar ısındığı için demlikten fışkıran sıcak su buharı gibi yukarı fışkırır. bizler de bunlara kaplıca deriz. kuzey anadolu fayının geçtiği bütün şehirlerde kaplıcalar vardır. erzincan, reşadiye, havza, adapazarı gibi. bu hattın kuzey kısmı hareket etmiyor. hareketli kısım güney kısmı. türkiye her yıl ortalama 20 milimetre batıya ilerliyor. tabi fay hattının her iki yüzeyi de pürüzlü olduğu için bazen birbirine takılıyor, kenetlenme oluyor ve gitmesi gereken yolu gidemiyor. mesela 200 yılda 2 metre ilerlemesi gereken fay takıldığı için ilerleyemiyor, takılan girinti ve çıkıntılar 200 yıllık birikime dayanamayınca bir anda kırılıyor ve bu da çok büyük sarsıntılara neden oluyor. deprem tam olarak budur. 200 yılda olması gereken 2 metrelik hareket bir kaç saniye içinde olunca bunun adı deprem oluyor.

    kuzey anadolu fayının ilginç yönü üzerinde bir deprem fırtınası taşıması. deprem fırtınası demek bir fay hattı boyunca birbirine benzer depremlerin ilerlemesi demektir. 1939 yılında erzincanda 7.9 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. bu depremde bir sonraki depremi tetikledi ve üç yıl sonra yani 1942 senesinde 7.0 lık niksar depremi oldu. o da bir yıl sonra, 1943 yılındaki 7.2lik tosya depremine neden oldu. ardından 1944 yılındaki 7.2lik bolu depremi meydana geldi. fay hattı 13 yıl sakin kalabildikten sonra 1957 yılında 7.1lik abant depremi meydana geldi. bundan da tam on yıl sonra 1967 senesinde adapazarı depremi oldu. sonrasında da, 22 yıl sonra hepimizin bildiği 7.4 büyüklüğündeki gölcük depremi oldu. yani 1939 yılında erzincandan başlayıp sürekli batıya ilerleyen bir deprem fırtınası 60 senede gölcük'e kadar ulaştı. uzmanların istanbulda deprem beklemesinin sebebi de budur zaten. fırtına istanbulun kapısını çaldı. fay sürekli enerjisini her bir depremden sonra batıya aktardı. gölcük'ün de batısında istanbul var.

    bahsedilen depremlerin haritasal görselleri

    tezimde ben birbirinden bağımsız pek çok çalışmayı bir araya getirdim. açıkcası yeni bir şey keşfetmedim fakat ayrı ayrı yerlerde birbiriyle ilgisi olmayan fakat ortak noktası istanbul depremi olan bir kaç parçayı bir araya getirdim ve bir puzzle gibi oturduğunu gördüm. istanbul'un deprem tehlikesini yorumlamanın iki zor yanı var. birincisi istanbulu etkiyecek olan fayın marmara denizi altında olması. marmara denizinin altındaki fayın nereden geçtiği 1999 senesine kadar bilinmiyordu bile. 99 depreminden sonra ana hatlarıyla keşfi yapıldı. kuzey anadolu fayı adapazarından üç kola ayrılıyor esasında. kuzey kol izmit körfezi, adalar ve florya açıklarından gidip tekirdağa ulaşıyor. bu kol adaları ve izmit körfezini yaratan yapı. orta kol ise edremit körfezinden geçerek bandırma üzeriden çanakkale tarafına gidiyor. işte bu iki fay kolu marmara denizini oluşturan faylardır. yani kuzeyle orta kol birbirinden uzaklaştığı için arada çökme oluyor ve suyla dolup deniz oluşuyor. bu iki fayın arasında pek çok küçük parçalar var. m.s 484 yılından bu yana istanbulda hasar yapıcı 34 deprem olmuş. bu depremlerin hangileri hangi kolda veya bu iki kol arasındaki hangi parçalarda oluşmuş bunları bilmemiz gerekiyor. eğer marmara denizinin dibini metre metre inceleyebilseydik işimiz çok kolay olurdu. bu işin birinci zor kısmı.

    ikinci zor kısmı ise eski istanbul depremleriyle ilgili kaynaklara ulaşamamak. kaynaklar var. fakat alfabe de dil de değişmiş. ben tez çalışmam sırasında 1884 istanbul depremiyle ilgili türkçe bir kaynak buldum. zamanın idarecilerinin hazırlattığı bir rapor. fakat çok değil 130 sene öncesinde yazılmış bu raporu bugün anlamak mümkün değil. dil değişmiş, alfabe değişmiş, ülkenin adı değişmiş. kaynaklar nerede ve nasıl ulaşılır bunları bilmek çok güç. bu da işin ikinci zor kısmı.

    yukarı da bahsettiğim gibi marmara denizi altındaki fay haritası yeni yeni yapılmış. tarih kitaplarından depremleri derleyip bugün ki fay haritasıyla karşılaştırıyoruz ve o gün ki hasara ve etki alanına bakarak hangi depremin hangi kolda olduğunu tespit ediyoruz. elimizde marmara denizi fay haritasıyla ilgili altı bölüm var. diyoruz ki bu depremler bu altı parçada olmuş. mesela 1719 yılında meydana gelen deprem istanbulu etkilemiş. ama istanbuldan ziyade kocaelini daha çok etkilemiş. yani bu deprem olsa olsa körfez segmentinde olmuştur. 1766 depreminde istanbulda ölen insanlar olmuş fakat edirnede deprem daha çok hasar yapmış. bu depremin batı marmara segmentinde olduğu anlamına geliyor.

    işte bu altı bölgenin (segmentin) tüm depremlerini tablo halinde listeliyoruz. sonra bu listelere tarihleri giriyoruz ve kaçar yıl arayla bu parçalar kırılmış bunu buluyoruz.

    7'nin üzerindeki depremleri dikkate aldığımızda
    körfez segmentinde; 189, 235, 321, 202, 221, 280 yıl arayla deprem olmuş. yani 99 depreminden önce 280 yıl kırılmamış. aradan 14 sene geçti. körfez parçası muhtemelen 200 yıl daha kırılmadan kalacak. yani körfez periyodu ortalama 200 yıl civarında ve henüz 14. yılında. bu tehlikesiz olduğu anlamına geliyor.

    oradan adalar segmentine geliyoruz. 432 yıl, 520 yıl ve 504 yıl var depremlerin arasında. şu an 504'üncü yılında olduğu için döngüsünün son demlerinde. işte bu yüzden adalar fayı çok tehlikeli bugün. üzerinde çok uzun bir yılın yüklemesi var. 99 depreminden sonra körfez fayının adalar fayına yüklediği enerjisi göz ardı etsek bile zaten periyodunun sonuna gelmiş.

    bunun gibi floryanın açığındaki fayın da ortalama periyodu 250 yıl ve bugün bu fay 259'uncu yılında. yani bu bölge de kırıldı kırılacak bir durumda.

    silivri açıklarındaki diğer fay kolu, yani fayın marmara denizi içerisinde kuzeye bükey yaptığı parçadaki periyotta yaklaşık 250 yıl ve orası da bugün 246. yılında.

    batı marmara fayında da periyot 250 yıl ve şu anki süre 246 yılda.

    son olarak gaziköy civarındaki parçanın da periyodu 270 yıl civarında. fakat orası sakin. en son 1912 depreminde kırıldığı için henüz periyodunun 101. yılında. yani bugün artık deprem beklememiz gerekmeyen bir parça. daha önünde 170 sene var.

    fakat adalardan gaziköye kadar giden dört parça fay periyotlarını ya doldurmuşlar ya da doldurmak üzereler. özellikle adalar fayı çok tehlikeli bir süreçte.

    eğer marmara denizinin altındaki fay ağını daha ayrıntılı bir biçimde bilseydik çok daha iyi analizler yapabilirdik. fakat bugün ki gelinen nokta da 10 yıl öncesine göre çok iyi sayılır.

    yukarıdaki kısım sadece bir çalışmaydı. tarih ve jeofizik biliminin birleştirilip yorumlanmasıydı. bir de sadece jeofizikle ilgili, kesin verileri ele alıp gutenberg ve richter tarafından geliştirilen ve depremlerin periyotlarını ve tekrarlama sayılarını veren logaritmik formülleri kullandığımızda da yukarıdaki sonuçlarla birebir örtüşen veriler elde ediyoruz. aynı şekilde tamamen bağımsız bu çalışmada da adalar fayı, orta marmara ve kuzey kol ve batı marmara yüksek derecede deprem riski taşıyor. tam olarak rakamları vermek gerekirse, 2017 için körfezde yüzde 0,04. yani imkansıza yakın. adalarda yüzde 79, orta marmarada yüzde 63, kuzey bükeyde yüzde 66, batı marmarada yüzde 65, ve gaziköyde yüzde 0.002.

    tarihsel verileri ayrı olarak incelediğimizde ortadaki dört parça çok tehlikeli, körfez ve gaziköy tehlikesiz görünüyor. bunu bir kenara bırakıp richter ölçeğinin mucidi olan richter ve gutenberg'in bağıntısını kullanarak tamamen yeni nesil, kesin, aletlerle kaydedilmiş depremler üzerinden hesaplamalar yaptığımızda yine körfez ve gaziköy fayları tehlikesiz, diğer ortadaki dört fayın da çok tehlikeli olduğunu görüyoruz. 2017 için yapılan risk analizleri bu sonucu verirken bunu 2025 için ele aldığımızda adalar fayındaki risk yüzde 85 oluyor. diğer üç tehlikeli parça da aynı oranda artıyor.

    bu iki çalışmadan bağımsız, hatta jeofizikten bağımsız olan ve genellikle istatistik biliminde kullanılan student t testi denen fonksiyonel bir bağıntıyı kullanarak, yine eski depremlerin hesabı üzerinden yeni depremleri tahmin etmeye çalıştığımızda da bu altı bölge için aynı yüzdelik sonuçlara ulaşıyoruz. yani bu üç çalışmada da risk aynı noktaları aynı derecede işaret etmektedir. kırmızı alarm veren bölge adalar fayıdır. buna bir de 99depreminin direkt olarak adalar fayına yükleme yaptığını eklersek sonuç daha da vahim görünüyor. ama işin en kötü yanı, adalar fayı kırıldığında enerjisini zaten kırılma periyodunu doldurmuş, kırılmanın eşiğine gelip enerjisini orta marmara fayına verecek olması. onun da kısa bir zaman içerisinde kırılıp kuzey bükeye, onun da yine kısa bir zaman sonra kırılıp batı marmara fayına enerjisini vermesi. yani önümüzdeki en fazla 100 yıl içerisinde istanbulda tüm marmara kıyılarını etkileyecek en az 4 büyük depremin olacak olması anlamına geliyor bunlar.

    şimdi sorulara gelecek olursak.

    -marmarada kesinlikle deprem olacak mı?

    evet, kesinlikle olacak. marmara denizi bir iç deniz. neden orada iç deniz olmuş, çünkü kuzey anadolu fayı üç kola bölünüp biribirinden uzaklaşmış. üç kolun arası açılmış ve içeri çökmüş. orası da haliyle deniz olmuş bu açılmadan dolayı. imralı adasının kuzeyinden istanbul boğazına uzanan bir nehir yatağı kalıntısı vardır mesela marmara denizinin dibinde. milyonlarca yıl önce adapazarına kadar tek parça halinde gelen fay o bölgede üçe ayrıldığı için orta kısım çökmüş. bu şu demek, eğer orada bu üç kol bir deniz yapmışsa bunu yapmaya devam edecektir. sürekli büyük depremler olacak, sürekli zemin parçalanarak dibe çökecektir. marmarada deprem olmayacağını iddia etmek zirvesinde krater gölü olan bir dağın eskiden volkanik bir dağ olmadığını iddia etmek gibidir. istanbul boğazı, marmada denizi içerisindeki adalar, izmit ve gemlik körfezleri, sapanca gölü, çanakkale boğazı, saros körfezi, manyas gölü tesadüfen olmuş şeyler değidir. bu coğrafik birimler neden bolu'da yok ya da tosya'da yok. çünkü fay oralarda tek parça, yani sadece deprem yapıyor. ama üçe ayrılınca işte, böyle karaları birbirinden ayırıp ortasını suyla dolduruyor. biz de buna deniz, göl, boğaz diyoruz.

    -elinizdeki verilere göre sizce deprem ne zaman olacak?

    herkesin bu konuda çok farklı tahminleri var. bu konuda uzman olmuş insanlar bile farklı kanaatlere sahip olabiliyor. deprem olacak diyenler olmayacak diyenleri tedbirsizlikle suçlarken diğerleri de onları halkı korkutmakla suçluyor. kişisel tahminim en geç 2025 yılına kadar adalar fayının yaklaşık 7.4-7.6 arası bir büyüklükle kırılacağı yönünde. bana bunu söyleyen birbirinden farklı üç bilim var. tarih, jeofizik ve istatistik bilimleri.

    -bu deprem olacaksa en tehlikeli iller hangileri?

    yine geçmişteki depremleri inceleyip gelecekti depremeler için senaryo yazabiliriz. tabiki adalarda meydana gelebilecek bir deprem en çok istanbulu etkileycektir. özellikle istanbul kıyıları ya devlet eliyle doldurulmuş ya da doğal olarak dolmuş alüvyon zeminler. her ikisi de sağlam değil. marmara denizine kıyısı olan ve düz olan bütün semtler ve mahalleler zaten direkt olarak depremin merkezi oluyor. pendikten üsküdara, sarıyerden kıyı boyunca avcılara kadar olan tüm sahil şeridi tehlike altında. çünkü alüvyon arazi demek çamur demektir. tepelik arazi demek kayalık demektir. kaya depremin sarsıntısını emebiliyor ama çamur tam tersi deprem sarsıntısını daha da büyütüyor. hele ki çamur üzerinde yüksek katlı bir bina varsa bu felaket üstüne felaket anlamına geliyor. nedeni şudur. atıyorum bakırköy sahilinde 7-8 katlı binalar var fakat o bölge alüvyon bir zemine sahip. alüvyon, yani çamur çok sallanan bir malzemedir. ama 7 katlı bina büyük bir kaya gibi olduğu için sallanamaz. yani çok sallanabilen bir zemin üzerine sallanamayan bir yük koyuyorsunuz. bu durumda rezonans denen bir olay oluyor. çamur sallanıp bina sallanamadığı zaman deprem sallayamadığı binayı dibinden kesiyor. zemin kattan bina kesiliyor. deprem fotorağraflarına dikkat ederdeniz binaların önce zemini yıkılır. işte binaların zemin kattan yıkılma sebebi budur. önce zemin kat göçer. bazen bina zeminin üstüne göçüp kalır, üst katlar yıkılmaz. bina zemin katın üstüne göçtüğünde deprem devam ediyor olursa bu sefer deprem yine sağlam kalan ilk katı keser. böyle kese kese tüm binayı yok eder.

    istanbul dışında, bandırma, gebze, bursa ve yalova bölgesi de olası bir istanbul depreminde büyük zararlar göreceklerdir. tarihi depremlere baktığımızda bu sonuca varmak çok kolay oluyor. izmitte meydana gelen bir deprem avcıları yıkabiliyorsa adalarda meydana gelen bir deprem de tabiyatıyla yalovaya rahatlıkla zarar verebilir. bu illere tekirdağı da orta zarar görecek şekilde ekleyebiliriz.

    -istanbul'da tehlike altındaki ilçeler hangileri?

    buna yukarıda cevap verdim sanırım. devamen, moda sahilinde büyük apartmanlar var. buralar lüks semtler ama binalar eski. insanlar adalar manzarası için milonlarca liraya 20 yıllık daire alıyorlar. hem olası depremin merkez üssüne çok yakın, hem yüksek katlı binalar hem de deniz kumuyla, burgusuz demirle ve en iyi ihtimal b12 betonla yapılmış binalar. bugün b12 betonla kaldırım bile yapılmıyor. 99 depreminden sonra hepsi yasaklandı. binalarda en az b25 beton kullanılıyor. bu gibi istanbulun marmara sahilinde bulunan düz araziler üzerine yapılmış 3-4 katın üzerindeki, 15 yaşından büyük binaların gelecekte bir gün meydana gelmesi beklenen adalar depremine dayanabilmesi imkansız gibi gözüküyor.

    -kentsel dönüşümü yeterli görüyor musunuz?

    bu konu hakkında yeterince bilgim yok açıkcası. kentsel dönüşüm şimdiye kadar hem hükümetçiler hem mualifler tarafından siyasi malzeme olarak yorumlandı.
    istanbulu çok iyi bilen bir insan değilim. zeytinburnunda, veliefendi hipodromunun üst taraflarında başlamış bir kentsel dönüşüm gördüm. zeytinburnu gibi tehlikeli bir bölge adına sevindirici bir gelişme. oradan ilerde hemen yedikulede sanırım bir hayli dönüşüm yapılmış. fakat anadolu kısmında, artık bu muhitlerin lüks olmasından mıdır nedir pek kentsel dönüşüm yapıldığını göremiyorum. tam manada kentsel dönüşüm yapılmıştır denebilmesi için istanbulun anadolu ve avrupa yakasında e-5 karayoluyla marmara denizi arasında kalan kısımda 1999dan önce yapılmış bina kalmaması gerekir. bina sağlamlığından bahsederken sürekli 1999 senesini milat kabul etmemin nedeni zemin etüd raporunun zorunluluğu, deniz kumunun, burgusuz demirin, beton kalitesinin gerçek manada gözden geçirilip tüm binaların sağlam yapılmasıdır bu tarihten sonra. bugün türkiyenin hangi iline giderseniz gidin 1999 sonrası yapılmış binaların kirişlerini, kolonlarını matkap bile zor deler. bir de aynı matkapla 1999 öncesinde yapılmış bir binanın kolonunu delin ve matkabın hiç zorlanmadığını kendi gözlerinizle görün.

    -can ve mal kaybını en aza indirmek için çözüm önerileriniz?

    işin bu kısmında tabiki devlete ve belediyeler büyük görev düşüyor, zaten bu olası depremle iligili konuşan herkes aynı şeyi vurguluyor. lakin halka da büyük görev düşüyor. cadde bostanda, oldukça lüks ama eski bir apartman ev sahiplerinin ortak kararı neticesinde yıkıldı ve yeniden yapılmaya başlandı. kendisini düşünmeyen insanları malasef başkaları, yani devlet ve belediye hiç düşünmüyor. burada moda sahilinde de lüks ve eski binalar ki oradaki binaların hemen hemen hepsi eskidir, aynı şekilde ev sahipleri tarafından yıkılıp yeniden yeni deprem mevzuatına uygun yapılabilir.

    bugün bir deprem olsa en büyük yıkım adalar ilçesinde olacak. muhtemelen istanbulun geri kalanı kendi derdine düşeceği için, adalarda da yeterince hastane, can kurtaran, doktor, arama kurtarma ekibi olmadığı için adalarda büyük sıkıntılar çıkacak. ki buna bir de istanbulun anadolu yakasından deniz altından adalara giden elektrik hatlarının kopma ihtimalini de eklersek adalar tam bir mahrumiyet bölgesi olacak. zaten oradan insanların da kaçması çok zor.

    1999 depreminde izmit, yalova ve adapazarı gibi istanbula nazaran daha küçük şehirler zarar gördü. istanbulun hastaneleri, ambulansları, arama kurtarma ekipleri, iş makinaları o şehirlere akın etti. istanbul sağlam kalmıştı, çok büyük bir şehirdi, çok az zarar görmüştü ve o küçük şehirlere çok yakındı. fakat istanbulda deprem olduğunda, zaten normal bir günde tıkalı olan istanbul trafiğinin nasıl olacağını siz düşününün. o zaman boludan nasıl ambulans ve iş makinası istanbula ulaşacak. atıyorum öyle bir deprem olduğunda zaten istanbul itfayesinde çalışan itfayecilerin çoğu kendi dertlerine düştüğü için işe gitmeyecekler. herkes yakınına, akrabasına ulaşmaya çalışacak. şehre kara yoluyla giriş çıkış imkansız olacak.

    devlet kurumları arasında bu gibi felaketlerde en büyük görevi şimdiye kadar hep türk silahlı kuvvetleri üstlenmiştir. hava, kara ve deniz birlikleri türk silahlı kuvvetleri içerisinde çok kordinelidir. görev tanımları bellidir. kim ne yapacak bilir. kimsenin o gün işe gelmeme şansı yoktur. ama devletin malesef diğer kurumları arasında böyle bir koordine yoktur. buna tıkanan trafiği, göçen viyadükleri, patlayan doğal gaz hatlarını, göçen binalardan sızan doğal gaz yüzünden çıkan yangınları ve zehirlenen depremzedeleri, deprem olduğu için görevinin başına gelemeyen itfaiyeciyi, ambulans şoförünü, doktoru, hemşireyi, sivil savunma memurlarını eklersek tam bir kaos ortamı olacağını görebiliriz. ama en kötüsü dediğim gibi çevre illerden gelen yardımların, çevre illerde kullanılacak hastanelerin istanbulu kurtarmak için çok yetersiz kalacağı gerçeğidir.

    çözüm bellidir. 2 kere 2 nin dört olması gibi olacak deprem de, yıkılacak bina da bellidir. herkes üstüne düşen görevi yerine getirmeli. halk deprem sırasında ne yapacağını şöyle bir düşünmeli ve devlet kurumları bir birlerini arasındaki koordineyi iyi sağlamalıdır." (bkz: #33329026)

    ayrıca ihmalkarlıklar, konut ve yapı aşırılığı, kontrolsüz nüfus artışı ve bunlara karşın altyapı ve beklenen depreme karşı yapılan hazırlıkların da az çok eksik olduğunu varsayıp; olabilecek bir istanbul depremi sonucunda ne gibi senaryolar ile karşılaşacağımızı da yazarımız goruntukaybi senaryo haline getirmeye çalışmıştır ki umarım böyle bir duruma maruz kalmayız. (bkz: #25899966)

    istanbul veya marmara denizi faylarında 7 veya üzeri büyüklükte muhtemelen gerçekleşecek olaylar.

    deprem anı: çığlık çığlığa koşan insanlar, kağıt gibi yıkılan evler olacaktır her yerde. yeni yapılan bir kaç mahalle, istisnai 3 5 bina dışında heryer toz bulutu, her yer yıkık, her yer kaos, her yer ne yapacağını bilmeyen insanlarla dolacaktır.

    depremden hemen sonrası: enkaz altında kalanlara bağıranlar, ve ilk yağmacılar bu dönemde olacaktır. elektrikler kesilecektir. cep telefonları kitlenecektir. medya yayınları aksayacaktır. depolar, mağazalar, marketler soyulup soğana çevrilecektir.

    depremden birkaç saat içinde: ağır yaralılar ölmeye başlayacaklardır. ölüm sayısı bu bölümde yaklaşık 100-150bin olsa da hızla artacaktır. artçılarla yıkılmayan binalar da yavaş yavaş yıkılacaktır. suç oranı yağma için büyük oranda artacaktır. köprüler 8 büyüklüğü görmeden muhtemelen yıkılmayacaktır fakat yollar perişan olacağı için bütün ulaşım kitlenecektir. herkes istanbuldan kaçmaya çalışacaktır. hastaneler yıkılmamışlar ise kaos ortamında kavga ve ölümlere şahit olacaktır.

    depremden sonra ilk gece: enkaz altından insan çıkarmak dışarıdaki ölüleri sevketmek ya da kurtulanları doyurmaktan çok daha önemsiz duracaktır. 15 milyonluk hatta etrafındaki büyük şehirlerle 20 milyondan fazla nüfusu olan bir şehri elden doyurmak imkansız olduğundan hırsızlık veya cinayet olayları yaşanacaktır. şehri ağır bir kıtlık havası kaplayacaktır. eğer kış ise, ilk geceden itibaren donarak ölümler başlayacaktır, hem enkaz altındakiler hem dışarıdakiler için.

    24-48 saat arası:rüzgar hali hazırda esmiyorsa inmeyen toz inecektir. yaralı olarak hastaneye gitmeye çalışanlar bir muhattap bulamayacaklardır. iç kanama, travma gibi vakalar büyük oranda öleceklerdir. enkaz altındaki ölüler yavaş yavaş kokmaya başlayacaklardır. türkiye çapında istanbuldan kaçanları evinize alın, bolbol ekmek üretin türü kampanyalar başlayacaktır, gıda yardımı yapın. bilgi dezenfermasyonu olacaktır. ölü sayısı ve hal durumuyla ilgili deprem bölgelerine muhabirler giremeyeceği ya da girmeyeceği için kulaktan duyma veya tahminlerle bilgiler verilecektir. ekmek, yemek, çadır, soğuk, bebekler, çocuklar ve yaşlılar çok büyük problem teşkil etmeye başlayacaktır.

    48-72 saat arası:enkaz altından çıkarılanlar olsa bile, ki iş makineleri veya akut bu işe başka deprem kadar yoğunlaşamayacaktır, hastanede ilgisizlikten öleceklerdir. açlık çoğu insan için ciddi bir hal aldığı için her yemek yardımında kalabalık ve kaostan insanlar ölmeye başlayacaktır. şehrin elektriği muhtemelen geri getirilemediği için zaruri ihtiyaçlar karşılanamayacaktır. su ciddi bir problem haline gelecektir. sevkiyatlar aksayacağı için damacana veren şirketler servis veremeyecektir. istanbul dışına muazzam göç olacaktır. çalıntı otostop otobüs veya herhangi bir şekilde yürüyerek de olsa insanlar istanbuldan kaçmaya çalışacaklardır. ölü sayısı 400bin civarına tırmanacaktır.

    72-96 saat arası: martılar şehrin içine girip sokaktaki ya da enkazdaki ölüleri yemeye başlayacaklardır. şehir kokmaya başlayacaktır. kurtulanlar da açlık veya soğuktan ölmeye başlayacaklardır. su açlık bir çöl gibi saracaktır istanbulu.

    4-7 gün arası: devlet bütün dış-iç yardım stoğunu eritip marmara bölgesi dışında çok az varolan fabrikasına ne üretebildiyse afet bölgesine göndermeye devam edecektir. hükümetin resmi olarak düşüp askerin yönetime el koymasını bu aralar öngörüyorum. bütün tsk bütün şehri afet bölgesi istediği yeri de karakolu yapacaktır, şehir dışından vicdani görev olarak gelmiş doktor ve hemşireleri çalıştırmaya çalışacaktır. yemek kimseye yetmeyecektir. battaniye çadır gibi yardımlar ikinci planda kalcak, soğuk perişanlık ve ölüm yaratmaya devam edecektir.

    2. hafta: türk ekonomisi, türk lirası değerinin çoğunu yitirecektir. istanbul dışındaki hayat için inanılmaz bir enflasyon söz konusu olacaktır. ekmek günler çerisinde özellikle marmaraya yakınyerlerde 1den 5e hatta 10 liraya çıkabilecektir. bütün ülke stokları ve depolarına devlet el koyup istanbula gönderecektir. bu sırada şehirde, pislik, hastalık, açlık ve ölümler önüne geçilemez bir hal almaya başlayacaktır. ölü sayısı depremden hemen sonraya göre belki de 500 bin artış gösterecktir. kurtulanların bile kurtarılamaması, dışarıdakilerin salgın hastalıklarda ölmesi, özellikle patlayan bebek ve çocuk ölümleri bundan sonra da devam edecektir.

    2-4 hafta arası: ölü sayısı depremden hemen sonraya göre 1 milyona yakın artış gösterecktir. ekonomide kur, ekmek fiyatı, temel gıda malzeme fiyatları sabitlenecek, tsk tarafından yönetilen afet bölgesinde belki sözlü belki yazılı karne ile yemek dağıtımı devam edecektir. ilaç yokluğu, müsait olmayan şartlar gönüllülerin geri dönüşüne sebep olabilecektir. iş makineleri toplu mezarlar kazacaklar, belki de kimlik tespitlerine gerek olmadan insanlar gömüleceklerdir. ölüm ve göç sebebiyle istanbulun nüfusu maksimum 3-4 milyon kalacaktır.

    1-3 ay arası: koku dağılacaktır. istanbul hayalet şehir haline gelecektir. içinde 1 insanın dahi olmadığı hayalet yıkık mahalleler ortaya çıkacaktır. gıda tüm türkiyede sorun haline gelecektir. ithalat ile bu sorun çözülmeye çalışılacaktır. süpermarketler büyük oranda bomboş koridorlarda 3 5 ekmek peynir zeytin domates patates satan, konserve koyulan yerler olacaklardır. ülke üretimi çok büyük oranda düşecektir. imkb eğer olur da açılırsa %98lere varabilecek düşüş gözlemlenecektir. dolar/tl 20nin üzerine çıkacaktır. bu sırada şehrin elektriği ve suyu geri kazandırılmaya çalışılacaktır. şehir suyu pisliği hastalıkların önüne geçilememesi, pislik gibi sebeplerden ölümler son hızla devam edecektir.

    1 sene içinde: özellikle facebook gibi siteler aracılığıyla insanlar ulaşabildiklerine ulaşacaklardır, ulaşılamayanlar öldü kabul edileceklerdir. resmi rakamların çok çok üzerinde gerçek ölüm sayıları olacaktır. türk ekonomisi %80lere varan oranda küçülecektir. ekonomik krizin ötesinde, yaşam zorluğu çekilecektir. 1 yıllık aranın ardından bazı kurumlar çalışmaya veya eğitime devam ederken bazı kurumlar bunu başaramayacaktır. asker başta kalmaya devam edecek, seçim yönünde bir istek veya ihtiyaç olmadığı için seçim yapmayacaktır.

    hepsinden sonra: deprem sonucu(hastalık, açlık vs. dahil) 1-2 milyon arası insan yok olacaktır. bu trajediyi bu millet atlatamayacaktır. hayat devam edemeyecektir. türkiye tüm dünyada depremin yıktığı ve bitirdiği ülke olarak kalacaktır. toprak altıda yatan bir tanıdığı olmayan olmayacaktır. enkazlar yıllar boyu kıpırdatılamayacaklardır.

    istanbul ise yıllarca basit bir kasaba olarak işleyecektir, bütün ekonomik turistik, endüstriyel yükü uçacaktır. türkiyenin yeni istanbulu yeni yüzü uzun süre izmir olacaktır. tarım ülkesine dönüş ve fabrikalar ile ülkeyi doyurmak üzere üretim yapılmaya çalışılacaktır.

    son olarak, deprem anı için en doğru ve yaşamsal önerileri maddeler halinde doug cropp'tan okuyalım:

    1) 'binalar çökerken basitçe 'çömelen ve korunan' kişiler istisnasız her defasında ezilerek ölüyorlar. masa, araba gibi nesnelerin altına giren kişiler her zaman ezilirler.
    2) kediler, köpekler ve bebekler'in hepsi doğal bir şekilde dizlerini ana rahmindeki gibi karınlarına doğru çekerek kıvrılırlar. deprem anında sizde bu şekilde kıvrılmalısınız. bu doğal bir güvenlik ve hayatta kalma içgüdüsüdür. daha küçük bir boşlukta hayatta kalabilirsiniz. hafifçe ezilecek ama yanında boşluk yaratacak bir kanepe, geniş büyük bir eşyanın yanında durun.
    3) ahşap evler deprem anındaki en güvenli yapılardır. sebebi basittir; ahşap esnektir ve depremin zorlamasıyla hareket eder. eğer ahşap bina çökerse geniş yaşam boşlukları oluşur. ayrıca, ahşap binalar daha az yoğunlukta yıkılış ağırlığına sahiptir. tuğla binalar ayrı tuğla parçalarına ayrılacaklardır. tuğlalar bir çok yaralanmalara sebep olacaktır, ama (beton) bloklardan daha az ezilmiş vücutlar yaratırlar.
    4) eğer gece yataktayken deprem olursa, basitçe yuvarlanarak yataktan düşün. yatağın çevresinde güvenli bir boşluk oluşacaktır. oteller müşterilerine deprem anında yatakların yanında yere uzanmalarını salık veren bir uyarı notunu odalarda her kapının arkasına asarlarsa depremlerde çok büyük hayatta kalma oranlarını sağlayabilirler.
    5) televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca kapıdan veya pencereden dışarı kaçmak mümkün değilse, kanepe veya büyük bir koltuğun/sandalyenin yanında cenin pozisyonunda kıvrılarak yere uzanın..
    6) bina çökerken kapı kirişlerinin altına geçen herkes ölür...nasıl mı? eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya arkaya doğru düşürse inen tavanın altında ezilirsiniz. eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa ikiye bölünürsünüz. her iki durumda da ölürsünüz!
    7) hiçbir zaman merdivenlere gitmeyin/yönelmeyin. merdivenler (ana binadan) farklı bir 'frekans aralığına' sahiptir; ana binadan bağımsız/ayrı olarak sarsılırlar. merdivenler ve binanın geri kalanı devamlı olarak birbirlerine çarparlar, ta ki merdivenlerin yıkılışı
    gerçekleşene kadar. merdivenlere ulaşan insanlar basamaklar yüzünden yaralanırlar. korkunç şekilde sakatlanırlar. bina yıkılmasa dahi, merdivenlerden uzak durun. merdivenler binanın hasar görmesi en muhtemel kısmıdır.. depremde yıkılmamış olsa dahi, merdivenler bağırarak kaçmaya çalışan insanların aşırı yüklenmesi ile çökebilir. merdivenler binanın geri kalan kısmı zarar görmemiş olsa dahi her zaman güvenlik açısından kontrolden geçirilmelidir.
    8) binanın dış duvarlarına yakın yerlerde durun, mümkünse dışına çıkın. binanın iç kısımlarındansa dış kısımlarına yakın yerlerde olmak çok daha iyidir. binanın dış çevresinden ne kadar içeride olursanız, çıkış yolunuzun kapanma ihtimali o kadar artacaktır.

    9) enkaz halindeki gazete ofislerini ve çok miktarda kağıdın olduğu ofisleri dolaşırken kağıdın sıkışmadığını /ezilmediğini keşfettim. kağıt yığınlarının/kümelerinin etrafında geniş boşluklar bulunur/oluşur.

    umarız ki, türkiye'deki deprem korkusu ve endişesi bir deprem bilincine dönüşsün. okullarımızda göstermelik olarak sıraların altına girileceğine, yeterli eğitimler verilsin. hasarlı evler sıvanıp başka ailelere ve insanlara mezar olmasın. ödediğimiz vergiler oy, rant ve güç malzemesi yerine kaliteli bir kent yaşamı ve ranta sırtını dönen bir türkiye için kullanılsın.

    son olarak: deprem gibi ciddi ve önlem alınması gereken bir durum ile dalga geçen, bu durumu gırgır ve geyik malzemesi yapan; ilmi olarak tedbir almayıp insanlara bu durumun takdir-i ilahi olduğunu ve çaresizce kuzu gibi beklememiz gerektiğini söyleyen insan suretli varlıklar. bu dangalakça tutumunuzu acilen gözden geçirip duyarlı ve faydalı birer birey olarak hayatınıza devam etmeniz gayet mümkündür.
  • 39 erzincan depreminde yaşanan olaydır.

    deprem olduktan bir süre sonra, dönemin erzincan savcısı izzet akçal, mahkumları bir araya toplar :

    ‘‘sizi şimdi kurtarma çalışmalarında görev almak üzere serbest bırakacağım. aranızda civar köylerden olanlar varsa da bir günlüğüne köylerine gidip, ailelerini arayabilirler. ancak bir koşulum var; hiçbiriniz kaçmayacaksınız. canla başla çalışacaksınız. işiniz bitince cezaevine döneceksiniz.’’ der.

    mahkumlar, büyük fedekarlık göstererek, günlerce depremzedeler için çalışır ve sonra cezaevine geri dönerler. bir tek mahkum bile firar etmez.

    kurtarma ve yardım çalışmalarına katılan bu mahkumlar 1940 yılında çıkarılan özel bir kanunla affedildiler.

    edit: yazar @ladygirl kendi sitesinde de bu yazıyı paylaşmış. edit'lememi rica etti. kırmıyoruz kendisini.
    bunun dışında faydalı bir site efendim. bilginize.

    http://www.ufkunukatla.com/…can-depreminde-ki-olay/
  • blog

    part 7(bkz: #46454373)
    part 6- (bkz: #46284870)

    ***
    part 2(bkz: #45885620)***
    part 3(bkz: #45965223)***
    part 4(bkz: #45989251)***
    part 5(bkz: #46133263)

    fon müziği olmadan gitmez diyenler için: fon müziği

    1*bülent ecevit ve deniz baykal'ın rockefeller bursu ile amerika'da çalışması...

    rockefeller demişken, rockefeller 1928 yılında vehbi koç'la işbirliği yaparak standart oil petrol şirketinin yerel temsilciliğine getirilmiştir. (bkz: #45831991)

    2*bülent ecevit harvard üniversitesi'nde henry kissinger'ın yanında 8 ay inceleme yaptı. ilginçtir daha sonra henry kissinger abd'de dışişleri bakanlığı yaptı. o esnada ise ecevit türkiye'de başbakanlık yapıyordu. ve tarihler 1974'ü gösterdiğinde ecevit başbakan olarak kıbrıs'a müdahale planını devreye soktu. kissinger ile defalarca görüşme yaptı.

    3*süleyman demirel henüz üniversite'den yeni mezun olmuşken 1950 senesinde abd'ye gidip araştırmalarda bulundu. döndü, 1953'te seyhan barajı proje müdürü oldu. bu dönemde adnan menderes'in dikkatini çekerek çok erken yaşta dsi barajlar dairesi başkanlığına getirildi. 1955'te dsi genel müdürü oldu. akabinde eisenhower bursu ile tekrar amerika'ya gitti. döndü, bir kaç sene sonra dünyaca ünlü morrison şirketinin yerel temsilcisi seçildi (bkz: morrison süleyman) ardından siyasete atıldı, 1964'te celal bayar'ın da büyük gayreti ile genel başkan seçildi. yılların süleyman demirel'i işte böyle paraşütle en tepeye iniş yaptı.

    4*mehmet şimşek'in aynı zamanda ingiliz vatandaşı olması... 2007 senesinde akp'ye karşı girişilen sosyal-ekonomik-askeri baskıdan sonra yaşanan seçimleri akp %47 oy oranı ile kazandı. bu seçimlerden önce hükümet heyeti ingiltere ziyaretinde bulunmuştu. ziyaret esnasında exeter üni. mezunu mehmet şimşek her nasıl olduysa hükümetin dikkatini çekti. ardından seçimde milletvekili olarak gösterildi. milletvekili seçildi. ve hemen ekonomiden sorumlu devlet bakanı yapıldı. sanki birileri mehmet'i bakan yapın dercesine...

    *exeter üniversitesi demişken, eski c.başkanı abdullah gül de o okulda okudu. ardından islam kalkınma bankasında görevlendirildi. exeter üniversitesi'nin anlam ve önemi için: buyrun

    5*exeter'li diğer türkler: fehmi koru (gazeteci) durmuş yılmaz (eski merkez bankası başkanı) şükrü karatepe (refahlı belediye başkaı) ekmeleddin ihsanoğlu (çatı adayı)

    6*ali babacan'ın fulbright bursu ile okumuş olması. fulbright bursunun anlam ve önemi için: buyrun

    7*dipnot: amerikan burslarının anlam ve önemine binaen:

    --- spoiler ---

    "1975 yılı. richard podol aıd (uluslararası kalkındırma örgütü) uzmanı.. amirlerine yolladığı türkiye raporunda bakın neler diyor:

    “yirmi yıldan fazla bir zamandır türkiye’de faaliyette bulunan amerikan yardım programı bir zamandan beri meyvelerini vermeye başlamıştır. önemli mevkilerde amerikan eğitimi görmüş bir türk’ün bulunmadığı bir bakanlık ya da bir iktisadi kamu kuruluşu hemen hemen kalmamıştır. bu kimseler halen bulundukları örgütte ‘ilerici güç’ niteliğini taşımaktadır. genel müdür ve müsteşarlık mevkilerinden daha büyük görevlere kısa zamanda geçmeleri beklenir. aıd bütün gayretleri bu gruba yöneltilmelidir.

    geniş ölçüde türk idarecilerini indoktrine etmek gerekir. burada özellikle orta kademe yöneticiler üzerinde durmak yerindedir. amaç, bunlara yeni davranışlar kazandırmaktır. bu grubun yakın gelecekte yüksek sorumluluklar mevkilerine geçecekleri düşünülürse, bütün gayretlerin bu kimseler üzerinde toplanması mantık açısından doğrudur."
    --- spoiler ---

    8*turgut özal'ın demirel tarafından bürokratlığa getirilmesi... çok ilginçtir, basit ve sade bir hayatı olan özal semra hanım'la evlenmesinin ardından amerika'ya texas tech üni'ye gidip araştırmalarda bulundu (yazar notu: abd'ye gidip araştırmalarda bulunanlar nedense ilerde hep başbakan oluyor) dönüşte birden elektrik işleri etüd idaresi müdürü olan özal ardından demirel'in danışmanlığına peşinden de dpt müsteşarı yapıldı ve akabinde dünya bankası sanayi danışmanı olması için abd'ye davet edildi. demirel'in yanı sıra erbakanla da çalışan özal milletvekili adayı gösterildi. seçilemedi. tekrar dpt müsteşar vekili yapıldı. ardından batı ülkeleri türkiye'den bazı "ekonomik hamleler yapmasını istedi" demirel önce direndi sonra kabul etti, bu hamleleri yapması için de turgut özal'ı başbakanlık müsteşarı yaptı. böylece özal çok önemli 24 ocak kararlarının mimarı oldu. ardından darbe oldu. 22 ay boyunca bülent ulusu idaresindeki darbe hükümetiyle çalıştı. sonra demokratik seçimlere giren 3 partiden biri oldu. diğeri ise mdp'nin başkanı turgut sunalp'ti.

    9*turgut sunalp demişken... turgut özal 1983 seçimleri için kenan evren'in izin verdiği üç liderden biridir. diğerleri turgut sunalp ve necdet calp'tır. turgut sunalp 1948'de abd'ye gönderilen 16 subaydan biridir. bu subaylar abd'ye nato kapsamında eğitim almaları için gönderildi. her biri geri gelince çok önemli vazifeler üstlendi. örneğin 16 subaydan 14'ü 1960 darbesinde etkin rol aldı. 60 darbesinde rol almayan iki isim ise danışkarabelen ve turgut sunalp'ti.

    10*danış karabelen demişken... o da 1953'te sona eren kore savaşına katılan türk komutanlar arasındaydı. nasıl olduysa danış karabelen savaştan sonra cia tarafından üstün hizmet belgesi aldı. savaşı amerikan genel kurmayı yaptı ama belgeyi ne hikmetse cia verdi. ardından türkiye nato'ya girdi, karabelen orgeneralliğe yüksedi ve daha sonra "kontrgerilla, türk gladyosu ve ergenekon" olarak bilinen "özel harp dairesi" isimli yapılanmayı bizzat kurdu.

    11* 16 subaydan 2'si 1960 darbesine katılmadı demiştik, 14'ü katıldı. evet. onlardan biri de tanıdık bir sima: alparslan türkeş. türkeş darbe bildirisini 27 mayıs cuma günü sabah 5:25 sularında okuyan kişidir. cümlelerini tamamlarken "nato ve cento'ya bağlıyız" diyordu türkeş.

    12* nato ve centoya bağlıyız cümlesi türkiye'de yaşanan darbelerin tümünde kullanılmış bir cümledir. 1980 darbesi'nin de sonunu süslemiştir. netekim 12 eylül'de yapılan darbeden sadece iki hafta sonra nato genelkurmay başkanı türkiye'ye geldi ve kenan evren'le görüştü, akabinde rogers planı devreye girdi. rogers nato genelkurmay başkanıydı ve kenan evren'i "yunanistan'ın nato'nun askeri kanadına geri dönmesine onay vermesi için" ikna etmişti. 1974'te yaşanan kıbrıs müdahalesi ile yunanistan natodan ayrılmış 1977 ise geri dönemk için başvurmuştu. fakat geri dönebilmesi için tüm üyelerin onayına ihtiyacı vardı. türkiye ise onay vermediği için yunanistan geri dönemiyordu. bu türkiye'nin en büyük kozlarından biriydi. fakat kenan evren darbeden sadece 1 buçuk ay sonra yunanistan'ın nato'ya dönmesinek koşulsuz izin vermiştir.

    13* nato'ya geri dönmek demişken. aslında yunanistan ile nato'dan ayrılan bir ülke daha vardı. o da fransa. fransa da nato'nun akseri kanadına geri dönmek istedi. onu da akp kabul etti. halbuki fransa 2001 senesinde saddam türkiye'yi tehdit ettiğinde türkiye'nin sınırına döşenmesi gündemde olan patriot'lara müsaade etmemiştir.

    14* saddam demişken, saddam'ın humeyni'yi öldürmesi için kurulan 15 kişilik amerikan özel suikast grubunun bir üyesi olduğunu biliyor muydunuz?

    15* akp demişken... akp'nin 17 aralık sürecinde sıkça adını duyduğumuz değerli dostu yasin el kadı var biliyosunuz. bu kişi aslında te 2001 senesinde abd tarafından usame bin ladin'in adamı olduğu için terörist ilan edilmiştir. daha sonra tüm mal varlığı dondurulmuştur.

    16* üsame bin ladin demişken... üsame bin ladin, rusların afganistan'ı işgale kalkışmasının ardından amerika'nın "rus işgalini önlemek için müslüman grupları silahlandırmak" politikası nedeniyle doğmuş bir güçtür. usame bin ladin & brzezinski

    17* brzezinski eski abd başkanlarından carter'ın danışmanı. ruslara karşı müslüman grupları silahlandırma politasının mucidi ve el kaide'nin mimarı. 2007'de obama'yı destekledi. 2012 yılında ise "abd yanlış yaptı, gerekli hazırlıklar yapmadan suriye'ye saldırmak hataydı" diye beyanat verdi. dikkatinizi çekerim, yıl 2012... haber sonra dış destekli ışid kuruldu ve palazlandı. şimdi ise ışid'e müdahale için suriye'ye müdahale gündemde. mevzuyu çakozladınız dimi?

    18* brzezinski ile bu düşünceyi paylaşan bir diğer çok önemli dış politika uzmanı ise morton abramovitz. kendisi daha beyoğlu ilçe başkanı iken tayyip erdoğan'la abd'de görüşmüş bir kimse. bunu bizzat çok önemli bir iş adamından dinledim. bu iş adamının ismini söylemem fakat tayyip erdoğan'la beraber top oynamış olduğunu söyleyebilirim. abramovitz o sıralar abd ankara büyükelçisiydi. görüşmeyi ruşen çakır ayarladı. bu bahsettiğim türkiye görüşmesi. az yukarıda bahsettiğim ise "abd" görüşmesi. tayyip erdoğan bu görüşmeden sonra "abd'ye giderek temaslarda" bulunmuştur.

    19* morton abramowitz ve graham fuller bu tarihten sonra sürekli refah'ı incelemeye almış. analizlerde bulunmuş ve siyasal islam=türkiye'nin geleceği tesbitine varmışlar. bakın yıl 1995, o dönem siyasal islam bırakın iktidar olmayı, parti kuramıyorlar, sürekli saldırı yiyorlar, partileri kapatılıyor, belediye başkanları içeri atılıyor, 28 şubat döneminde kıyıma uğruyorlar. ama graham fuller ve morton abramovitz siyasal islam=türkiye'nin geleceği diyor. neyse. bunu ben söylemiyorum, 1996 aydınlık da söylüyor: link

    20* abd'ye gidip görüşmeler yapan erdoğan, ve exeter'li abdullah gül her nedense parti içinde farklı bir konuma geliyor: buyrun konuşma içinde dikkatinizi çekti mi bilmem, bir de fehmi koru lafı geçiyor. fehmi koru'nun da exeter'li olduğunu söylememe gerek yok sanırım. aynı zamanda koru, bilderberg toplantılarının da katılımcısı. bilderberg ne mi? o da başka zamana.

    ***

    devamı için: (bkz: #45885620)

    en yeni yazı *** (bkz: #45965223) ***
  • hepimizin yaşadığı; ama unuttuğu bir bilgi "dünyanın neresinde olursa olsun bir bebek yürümeyi öğrenene dek ortalama 200 kez düşer."

    başarı üzerine pek çok kitap okudum, film izledim, iş yerinin düzenlediği eğitimlere gittim. hiçbiri bünyemde bu cümlenin yarattığı etkiyi yaratmadı.

    hayatımı düşünüyorum, sanırım yürümeyi öğrenmek dışında; yapmaya karar verdiğim hiçbir eylemi 200 kere başarısız olmaya sabredecek kadar denemedim.

    peki bir bebek yürümeyi öğrenirken çevresindeki insanlar ne yapar? bebeğe var güçleriyle destek olur, o yere her düştüğünde coşkuyla kaldırır, hoppidi hoppidi tekrar denemesi için teşvik eder.

    fiziksel bir engeli yoksa hiçbir bebek yürümeye çalışmaktan vazgeçmez ve istisnasız hepsi de başarır. doğduğunda oturmayı bile beceremeyen bir canlının iki ayağının üzerinde dengeli şekilde yürümeye başlaması üniversite sınavını kazanmaktan, iş yerinde terfi almaktan daha zor bir eylemdir.

    düşmek başarısızlık hissinin yanısıra fiziksel olarak da can acıtan bir şey. şu an 20 kere poponun üstüne düş kalk desem 4.'de düşmeyi bırakırsın. bizler bir kez aşk acısı yaşayınca bile tekrar sevmeye tövbe edebilen insanlarız. ya bebekler de bıraksa ve bir şekilde yürüyemeyeceklerine inansa? çoğu şeyde buna inandırmıyor muyuz kendimizi?

    bizim çevremiz çocukluk aşamasına geçtikten sonra yapmaya karar verdiğimiz eylemlerde bizleri ne kadar destekler? bebekken yürümeye teşvik ettikleri kadar destekleselerdi o eylemlerin sonucu ne olurdu?

    bazen sırf vazgeçmen için daha henüz karar aşamasında bile insanlar olumsuz konuşmaz mı? en basiti "her gün spor yapacağım" dersin, "işten geç geliyorsun, soğuk havada üşenirsin ıdı bıdı" bir ton olumsuz cümle sarf eden çıkabilir. bazen sadece bakışları bile yeter... aile de hiçbir başarısızlık eyleminiz için yürüme evresinde size gösterdiği sabrı göstermez.

    bizler büyüdükçe daha en başından çok iyi bildiğimiz "başarının sırlarını" unutmuş oluruz. tekrar öğrenebilmek için debelenir dururuz. dünyadaki milyonlarca insan da asla tekrar öğrenemeden ölür gider. ve kapasitesinin çok çok altında işler, hobiler yapmış olur...

    belki ailenin, çevrenin yürüme teşviğindeki en büyük sebebi; kendilerinin de o yoldan geçip başarmış olması ve denerse bebeğin de başarabileceğini bilmeleri. bu yüzden canla başla elinden tutarak yürütmeye çalışırlar. hayattaki diğer kararlarda ise bu tür tecrübeleri olmadığı için iki başarısızlıkta "galiba olmayacak bırak istersen" şüphesiyle yaklaşırlar. karar verdikten sonra çevreye kulak asmadan 200 kez yılmadan ve aynı azimle denersek sonuca kendimiz bile şaşırıp büyük bir keşif yaşamış oluruz.

    belki de bir şeyden vazgeçmeden önce sormak gerek "200 kez denedim mi?"

    edit: yazarkarga.com
  • insanları çalışmaya teşvik eden tek şeyin para olmadığı. dan ariely'nin yaptığı birkaç deneyi anlatayım.

    ilk deneyde insanlar iki gruba ayrılmış.

    1. gruptakilerden 3 dolar karşılığında lego parçalarından oyuncak yapmaları istenmiş, insanlar oyuncağı yaptıktan sonra oyuncak onların görebileceği bir yere konmuş. ardından başka lego parçaları verilip aynı oyuncağı 2.70 dolar karşılığında yapmaları istenmiş ve oyuncak yine görebilecekleri bir yere konmuş. bu şekilde 2.40, 2.10... diye azaltarak insanlar artık bu paraya oyuncak yapmam diyene kadar devam edilmiş.

    2. gruptakilerden de 3 dolar karşılığında lego oyuncak yapmaları istenmiş ancak bu sefer yaptıkları oyuncak parçalanmış ve onun parçalarıyla 2.70 dolara yeni bir oyuncak yapmaları istenmiş. yine aynı şekilde 2.40, 2.10 diye azalan ücretler karşılığında oyuncak yapmaları teklif edilmiş.

    deney sonunda 1. gruptaki insanların 2. gruptakilere göre çok daha düşük ücretler karşılığında oyuncak yapmaya devam ettiği görülmüş.

    2. gruptakiler sürekli aynı oyuncağı tekrar tekrar yapıp bozmaktan emeklerinin boşa gittiği hissine kapılmışlar. (bkz: sisyphos)

    1. gruptakiler ise nerdeyse hiç ücret almayana kadar oyuncak yapmaya devam etmişler çünkü emeklerinin boşa gitmediğini hissetmişler. yani yaptıkları işin bir anlamı olduğunu düşünmüşlerdi. oysa iki grubun yaptığı iş arasında neredeyse hiç fark yoktu.

    ikinci deneyde insanlara üzerinde rastgele harfler bulunan bir kağıt verilip yanyana gelen harf çiftlerini bulup işaretlemeleri istenmiş. tabi yine ilk kağıt için 3 dolar ve sonraki kağıtlarda gittikçe azalan ücretler karşılığında.

    deneyde 3 farklı grup oluşturulmuş.

    1. gruptakiler bitirdikten sonra kağıt alınmış, kontrol edilmiş ve kontrol eden kişi 'hı hı' diyerek onaylayıp kağıdı kenara kaldırmış.

    2. gruptakiler bitirdikten sonra kağıt alınıp hiç bakılmadan kenara kaldırılmış.

    3. gruptakiler bitirdikten sonra kağıt alınıp direkt olarak kağıt parçalama makinasına atılmış ve yok edilmiş.

    deneyin sonucunda 1. gruptakiler nerdeyse hiç para almayana kadar verilen işi yapmaya devam etmişler.

    2. ve 3. gruptakiler ise ilk birkaç kağıttan sonra işi bırakmışlar.

    bu deneyde de insanlar yaptıkları işin boşa gittiğini görünce işi yapmaktan vazgeçme eğilimi göstermişler. ancak burada daha ilginç olan bir şey var.

    2. ve 3. gruptaki insanlar hile yapabilirlerdi, yaptıkları kontrol edilmediği için harf çiftlerini bulmadan kağıdı verip paralarını alabilirlerdi, ama yapmadılar. çünkü emeklerinin karşılığını göremediler.

    insanların motivasyonu yaptıkları işi gözden geçirip 'hı hı' demekle artmıştı. hem de tahmin edilenden çok daha fazla bir artış.

    son olarak bahsetmek istediğim şey ikea effect.

    1940'lı yıllarda betty crocker adında bir pasta şirketi kek yapmak için lazım olabilecek bütün malzemeleri toz haline getirip bir kutuda satmaya başlamış. kek yapmak için kadınların tek yapması gereken karışımı suyun içine koyup fırına atmakmış.

    ancak bu ürün hiç tutmamış, bunun üzerine kek karışımından süt ve yumurta çıkarılmış. artık kek yapan kadınların karışımın içine yumurta kırıp süt eklemeleri gerekiyormuş. bu değişiklikten sonra satışlarda patlama yaşanmış.

    insanlar kek yapmak için daha fazla uğraştıklarında kek yapmayı ve yaptıkları keki çok daha fazla sevmişler.

    ikea effect denmesinin nedenini de tahmin edersiniz.

    (bkz: #44811956)
  • -sana savaş ganimetlerini soruyorlar. de ki: ganimetler allah ve peygamber'e aittir.(enfal suresi 1.ayet)

    +haydaaa!
    -tamam la tamam.

    -ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri allah'a, resulüne, onun akrabalarına....(enfal suresi 41. ayet)

    -sana savaş ganimetlerini soruyorlar.

    elbette ganimetleri soracaklardı. boşuna mı o kadar fethe(!) çıktılar.

    kuran'da tam 13 ayette ganimet kelimesi geçer. enfal suresi ganimet dağıtımına ilişkindir.

    bunun dışında da doğrudan ganimet kelimesinin geçmediği ama buna ilişkin olan birçok ayet vardır.

    ali imran suresi 161. ayet ise ilginçtir: "hiç bir peygambere ganimeti aşırmak yaraşmaz."

    bu ayet, bedir savaşı sırasında kaybolan kırmızı renkli bir kadife parçası hakkındadır. cemaatten bazısı "belki de peygamber almıştır" demiştir. daha bismillah ilk savaşta ganimet paylaşımı sorun olmuş, bedrin aslanları bir kumaş parçası için peygamberi hırsızlıkla itham etmişlerdir.

    yağma ve ganimeti ayrıntılı olarak açıklayan kuran'da üretimden tek kelime bahsedilmez.

    islam kültürü bir yağma ve soygun kültürüdür. etrafındaki toplumlara savaş açar,mallarını, karılarını ve kızlarını yağmalarsın.(ahzab suresi 50. ayet) buna da fetih denilir. islam ekonomisinin temeli haydutluktur.

    diğer tek tanrılı dinlerde ganimet yoktur. ganimet ilk defa müslümanlara "helal" kılınmıştır. (enfal suresi 69. ayet) incil'e göre düşmanın malları bir meydana yığılır ve yakılır. buradan birşey almak yasaktır.. eski kitaplar bozulduğu (!) için soygun ve yağma gibi yüce değerler kuran'da tekrar emrolunmuş.

    kolay yoldan zengin olmak ilk müslümanlara o kadar tatlı geldi ki, ganimet peşinde mekke'den ispanya'ya endülüs'e kadar gittiler. bizans'ın ve sasanilerin zayıflamaya başladığı dönemlerde bölgedeki otorite boşluğundan istifade ederek geniş bir coğrafyayı ele geçirdiler. bugün de ışid, ırak ve suriye'deki otorite boşluğundan faydalanarak ganimet peşinde koşuyor, petrol kaynaklarını yağmalıyor, düşmanından ele geçirdiği kadınları köle pazarında satıyor. 1400 yıl önceki islam toplumunu anlamak isteyen ışid'e bakabilir.

    islam toplumları mevcut dünya düzeninde güçsüz olduklarından (yağma kültürü, üretim kültürünün karşısında her zaman yenilgiye mahkumdur) fetihler dönemi onlar için artık bitmiştir.

    bugün batılı ülkelerin zenginleri ile islam toplumunun zenginlerini kıyaslayın. bir tarafta apple, microsoft, general motors, ford.. diğer tarafta petrol şeyhleri, ihale ve rant zenginleri göreceksiniz. batı toplumları, islam toplumunda olmayan bir şeye sahiptir: üretim kültürü.

    islam toplumunda yağma ve ganimet düzeninin günümüzdeki yansıması toprak rantı ve kamu ihaleleridir. bir yerden arazi kapatırsın, sonra oradan imar geçirip zengin olursun. devletten ihale alırsın, müslüman siyasete ve bürokrasiye komisyonunu verirsin. hiç olmazsa vergi borcunu sildirirsin. yağmalanan şey milletin vergileridir. müslüman toplumda devlet ganimet olarak görülür.adamlar yiyor ama çalışıyor gibi rezil fikirler islam toplumunda yadırganmaz. bir müslüman icin çalıyorsa benim paramı çalıyor sana ne lafı gayet normaldir. bunları üretim ahlakına sahip toplumlarda göremezsiniz. müslüman ahlakı temelden çürüktür.

    ilk müslümanlar, peygamber öldüğünde daha cenaze namazı kılınmadan ganimet kavgasına düşmüşlerdi. bu ganimet kavgası, islam toplumlarında aynı hızıyla devam ediyor. devleti ele geçirmek han-ı yağma'yı ele geçirmektir. bugün müslüman toplumlarda üretim ahlakı olmadığı icin zenginliğin yegane kaynağı devleti yağmalamaktır. islam ülkelerinde askeri / sivil darbeler ve iç karışıklıkların en büyük sebebi de budur. müslüman toplumlarda iktidar kolay el değiştirmez. çoğu zaman sancılıdır. uzlaşma kültürü yoktur, herkes gergindir, nezaket zayıflık olarak görülür. islamın yağma ve ganimet düzeni siyaseti ve sosyal hayatı da zehirler.

    islam toplumlarının ekonomik çöküşü, batının sanayi devrimi ile başlar. batıda da o döneme kadar geçerli olan yağma kültürü yavaş yavaş yerini üretim kültürüne bırakmaya başlar. ortaçağ'ın en büyük yağmacıları ispanya ve portekiz'in bugün avrupa'nın en fakir ülkeleri arasında olmaları tesadüf değildir. üretim kültürü her zaman soygun düzenine galip gelir.

    batı toplumları da bugün ganimet kültüründen tamamen kurtulabilmiş değiller elbette. abd'nin ırak'ı işgali örneğinde bunu görebiliyoruz. ama kimse abd'nin zenginliğinin büyük kısmının yağma ve ganimetten geldiğini söyleyemez. bu diğer batılı ülkeler için de geçerlidir. hatta çin gibi ülkeler için de geçerlidir.

    çin, geçtiğimiz yıl abd'yi geçerek dünyanın en büyük ekonomisi oldu. 30 sene önce açlıktan ölen çin halkı, bugün dünyanın üretim motoru haline geldi. bu başarının temelinde çin'in kadim üretim kültürü yatar. çin, binlerce yıllık tarihi boyunca en güçlü olduğu zamanlarda bile hiçbir devletin toprağına göz dikmemiştir. en yakın örnek 1962 çin hindistan savaşıdır. hintlilere ağır bir darbe indiren çin ordusu, rahatlıkla hindistan içlerine ilerleyebilecekken, mao'nun emriyle birden durmuş ve geri çekilmiştir. hatta daha da ilginci hint ordusundan ele geçirdikleri ağır silahları bile kendiliğinden iade etmişlerdir. mao'nun açıklaması ders gibidir:

    --- mao ---

    hindistan bizim eski komşumuzdur, bazan haddini aşar, biz de ona haddini bildiriririz. yoksa toprağında gözümüz yoktur.

    --- mao ---

    komşularla sıfır sorun politikası böyle olur. islam kültürünün hakim olduğu toplumların ise komşularıyla iyi geçinebilmesi zordur. zira onların malında her zaman gözü vardır, ben de üreteyim beraber zengin olalım demez, diyemez. kültürel genlerinde haydutluk vardır çünkü.

    üretim merkezli bakış açısı tarih okumasında pratik bir araçtır. mesela enver paşa 80 tane atatürk eder mi gerçekten? bir tarafta yurtta sulh cihanda sulh diyen ve kendine kalan topraklarda yüzlerce fabrika açan mustafa kemal, diğer tarafta 1922'de tacikistan dağlarında turan kovalayan enver... kimin kazanacağı ortada değil mi? gerçi cumhuriyeti kuran aydın kadrolar bile enver paşa'nın eski tayfasına ganimet dağıtmak zorunda kalmışlardı:#53668271

    özetle, medeniyet sürekli bir gelişim içerir. batı medeniyetinin tamamen üretime dayalı namus timsali olduğunu söylemiyorum. sosyal bilimlerde hiçbir olgu tek bir değişkenle tam olarak açıklanamaz. fakat modern toplumların yağma düzeninden üretim ekonomisine yavaş ve kademeli olarak da olsa geçtikleri ortada değil mi? islam toplumları ise 1400 sene önceki yerinde duruyor. işin komiği takıldıkları nargile kafelerde batı medeniyetinin çöküşünü bekliyorlar. üretim toplumları çökmez. çökecek olan sizin ganimet düzeniniz.

    not: cep telefonundan yazmak zor oldu.
  • söylentilere göre dünyanın en eski 2 mesleğinden biri olan denizcilik için bazı bilgiler vererek başlayalım
    sadece denizcilik mi tabiki hayır. ufkumuzu açmaya başlıyoruz o halde

    bir deniz mili neden 1852 metredir. hesaplarda zorluk çıkmıyor mu. ya da aptal mı bu adamlar 100, 1000 gibi bir sayı olarak neden kabul etmemişler de küsüratlı sayı vermişler * *

    cevap basittir: okulda coğrafya dersi gören herkesin bildiği gibi ekvatorun çevresi 40.000 km dir * (akılda daha kolay kalması için ders kitaplarında tam sayı verilmiştir)
    ve dünyada 360 adet boylam vardır. (neden 360 adet olduğu aşağıda ayrıca açıklanacaktır)
    bu 40000 km yi 360 a böldüğümüzde 111,11 km mesafesini yani iki meridyen arasındaki arasındaki 111 kilometreyi buluruz.* bu mesafeyi 60 a böldüğümüzde (neden 60 daha sonra açıklanacak) 1,8518 kilometreyi yani 1852 metre olan 1 deniz milinin uzunluğunu buluruz *

    1 deniz mili = ekvatorda 2 meridyen arasındaki 1 dakikalık* uzunluktur

    bu uzunluğa kim nasıl resmiyet kazandırmıştır derseniz 1929 yılında monako'da yapılan bir standardizasyon toplantısında karar verilmiştir.
    kaynak isteyenler için
    kaynak ingilizcedir. içinde mile olarak aratırsanız görebileceksiniz.

    gelelim 360 ve 60 sayılarına
    neden 360 adet boylam yani meridyen var.

    bu bilgileri vermeden önce bazı şeyleri açıklamak daha anlamlı olacaktır.

    nasrettin hoca'ya sormuşlar. hocam dünyanın ortası* neresidir diye.
    hoca durur mu yapıştırmış cevabı. işte burasıdır inanmıyorsan ölç demiş. kaynak
    osmanlı zamanında bu merkez ayasofya
    doğu roma imparatorluğu zamanında bugün hala istanbulda bulunan million taşı
    batı roma imparatorluğunda ise milliarium aureum'dur ek kaynak
    müslüman ve yahudiler kudüs'ü merkez almış
    yine müslümanlar ayrıca kabe'yi merkez olarak almışlardır

    ulan bu dünyanın bi götü başı yok mu. her yer merkez amk. buna bi el atalım da herkes kafasına göre iş yapmasın demişler.

    çünkü eski zamanlardan beri hemen hemen her ülke deniz aşırı keşifler yapıyor ve bunun için gerek kendi haritalarını gerekse diğer milletlerden kaptan ve kaşiflerin haritalarını kullanıyorlar. ancak kerkes kendi merkezine göre çizimlerini yapıyor. doğal olarak bu da işleri zorlaştırıyor haliyle

    her boka standart getiren avrupalılar ve amerikalılar bu işe de bir el atalım demişler ve 1884 yılında washington'da bir toplantı* yaparak * konuyu oy birliği ile karara bağlamışlar. bu karara göre başlangıç meridyeni (sıfır) greenwich olarak kabul edilmiştir
    kaynak isteyenler için
    text yazısına basın ve turkey diye aratın

    peki başlangıç meridyeni olarak seçtik ama ne işe yarıyor bu greenwich. efendim şöyle işe yarıyor.
    saatlerimizi ayarlamak için kullanıyoruz. başka bi boka yaramıyor *

    tamam da hala 360 ve 60 olayını anlamadım diyenleriniz vardır. haklılar

    bir gün kaç saattir:24
    kaç dakika yapar:1440
    kaç meridyen var:360
    her meridyen arası kaç dakika: 4 (lise bilgileri. 111 km ve 4 dakika olayı budur)

    360x4=1440 yapar

    bu 360 meridyenin 180 adedi greenwich'in batısında 180 tanesi doğusundadır. saat farkı böyle oluyor. mesela türkiye +2 saat dilimindedir. greenwich'te saat 14:00 iken bizde 16:00 dır.*
    bir de zaman atlama çizgisi vardır. bu greenwich değildir. ticari kaygılardan dolayı dünyanın en az ticaret yapılan yerinden geçecek şekilde ayarlanmıştır. * gün değiştirme çizgisi görseli

    360 olayını anladığımızı varsayıyorum ve 60 dakika kısmına geçiyorum.
    ben okuldayken anlamazdım mesela. *. iki meridyen arası hem 60 dakika hem 4 dakika nasıl olabiliyor. çok saçma

    aslında biri elma biri armuttur. bildiğimiz anlamda dakika olanı 4 tür. 60 ise bir derecenin tamamını temsil eder. iki meridyen arası doğal olarak 1 derecedir. 1 derece ise 60 dakikadır *
    nasıl ki bir daire 360 derece ise bir derece 60 dakikadır. bir dakika ise 60 saniyedir.
    yani 60 dakika ve 4 dakika sadece isim benzerliğidir

    bir örnek vermek gerekirse. 2 kişi olduğumuzu varsayalım. ve birimiz tam kuzey yönüne yani 000 rotasına doğru tam 60 deniz mili boyunca gitsin.
    diğer kişi ise yine kuzey yönüne ama 001 rotasına doğru 60 deniz mili boyunca gitsin.
    finalde bu 2 kişi arasındaki mesafe 1 deniz mili olacaktır.

    şöyle sağlamasını yapalım
    1 derece* = 60 dakika
    60 deniz mili boyunca gidiyorlar bu da 1 dereceye tekabül eder.
    1 deniz mili = 2 meridyen arasındaki 1 dakikalık* uzunluktur
    60 / 60 = 1 dakika bu da = 1 mil (internetten hesaplayıp küsüratlı sayı ile gelmeyin kalbinizi kırarım)

    iyi ama hala neden 60 a bölüyoruz niye 100 e 30 a 75 e bölmüyoruz onu anlamadım diyenler olabilir. haklılar. *

    neden 1 derece 60 dakikadır..
    bunun için biraz eskiye yani m.ö. 3000 yıllarına kadar gitmemiz gerek. önce sümerler ve akkadlar sonra onlardan aldıkları matematik ve geometriyi geliştiren babillere kadar bakmalıyız

    peki ne yapmıştır bu babilliler.
    60 sayı tabanını kullanmışlar. peki neden 60. neden bugün bütün dünyanın kullandığı 10 sayı tabanı değil*

    görelim*
    elinizde bir şey var diyelim (sürü/para/tarla vs)
    bunun 1/2 sini kolaylıkla hesaplarsınız 10 luk sistemde. ancak 1/3 ünü veya 1/4 yada 3/4 ünü 10 sistemde hesaplarsanız küsüratlı çıkar.
    tüm bu oranları 60 sayı tabanında tam olarak bölebilirsiniz. öyle ki 2, 3, 4, 5, 6, 10, 12, 15, 20 ve 30 sayıları da tam olarak bölünebilir

    bu kadar mı. hayır
    avucumuzu açarız. baş parmağımız ile diğer 4 parmağımızın 3 boğumunu sayarız. kaç yapar=12
    her 12 sayımında diğer elimizde bir parmağımızı kapatıyoruz. beş parmağımız kapanıp yumruk haline geldiğinde kaç yapar 60*

    bir gün neden 24 saattir çünkü 24 adet 60 dakikadan oluşur

    iyide adamlar bu 60 dakikayı nasıl hesaplamışlar. hele 60 saniyeyi nasıl hesaplamışlar. 60 a kadar sayıyorlar desek yine olmaz. çünkü yavaş ya da hızlı sayabilirler.

    bugün kullanılan saatler aslında birer güneş saatidir. yani yerdeki bir cismin gölgesinin güneşin hareketi boyunca izlenmesi olayıdır. tahmini olarak m.ö 5000 yıllarında mısırda keşfedilmiştir (kuzey yarı kürede keşfedildiğinden saatler sağdan sola döner) (güney yarı kürede keşfedilseydi tam tersi olacaktı)

    bakınız güneş saati

    peki bir daire neden 360 derece. neden 300 değil*
    bir daire çizelim ve bu dairenin içine düzgün bir çokgen çizmeyi deneyelim. en iyi sonuç düzgün altıgen olacaktır. merkezde 6 adet 60 derece vardır. bu bize 360 dereceyi verir ispat için sağ taraftaki resme bakınız

    ama sen hala 360 yerine 400 olabilirdi yada 100 olabilirdi diye iddaalarda bulunabilirsin.* kendince haklı da olablirsin. iyi ki bilim senin gibi cahillerin eline geçmemiş.*

    kısaca daire 360 derecedir. ve en uygun bölünme şekli 60 lık sistemdir.
    ve yine iki meridyen arası olan 1 dereceyi (yada herhangi bir şeyi) bölebilmek için en uygun olan sayı 60 dır
    ayrıca büyük bir sayıdan bahsediyorsak 60 ın katı olması gerekmektedir. o çağın matematiği bunu gerektiriyor

    360 ve 60 olayını kabataslak olarak anlattıktan sonra gelelim meridyen olayına
    kim bulmuş bu hayali çizgileri. yan gelip yatmak varken neden ilimle bilimle uğraşmış*

    ilk önce bu ekvatorun 40000 km olmasından başlayalım.
    bundan yaklaşık 2250 yıl önce iskenderiye kütüphanesinde yöneticilik yapan eratosthenes* hesaplamıştır.
    peki nasıl başardı.

    bunu anlatmadan önce iskenderiye kütüphanesini tanıyalım (lütfen google'a tarihin en büyük kütüphanesi yazarak aratın)
    öyle bir kütüphane düşünün ki yakılıp yıkılması günler * sürsün. nil nehrine atılan kitaplar sebebiyle nehir günlerce mürekkep renginde aksın * * ** (şüphesiz ki bu işi yapanlar bilim düşmanı. güç ve iktidar odaklı kişilerdi)
    öyle bir kütüphane ki mısıra gelen tüm kitapların buraya getirilmesi zorunlu olsun (kopyası çıkartılır. orjinali kütüphaneye kopyası sahibine verilirdi)
    öyle bir kütüphane düşünün ki görevliler diğer ülkelere gidip parayla kitap alırlardı arşivi genişletmek için
    1 milyondan fazla kitabın olduğu rivayet edilmiştir.
    eğer bugün adını bile bilmediğimiz bir gezende krallar gibi yaşayamıyorsak. yada hala insanlar hastalıklardan ölüyorsa bunun başlıca sebebi bu kütüphanenin yok edilmiş olmasıdır*
    düşün ki bir tıp kitabı. ve içinde hastalıkların nasıl tedavi edileceği yazıyor. ancak bu kitap yok ediliyor. o bilgilere bir insan sahip olsa bile öldükten sonra tamamen yok olmuş oluyor.
    yine aynı şekilde fizik konusu. eğer albert einstein'ın faydalanabileceği daha fazla veri olsaydı fena mı olurdu.
    eminim ki oralarda bir yerlerde piramitlerin nasıl inşa edildiğine dair bilgiler içeren kitaplarda mevcuttu.*
    ellerinde hiçbir teleskop olmayan insanlar* yine o dönem bugün bilinen tüm yıldız kümeleri kataloglamış, güneş sistemini keşfetmiş. dünyanın güneş etrafında döndüğünü ve arasındaki mesafeyi tam olarak bulmuşlardır

    bana göre insanlık tarihine vurulan en büyük birkaç darbeden birisi bu kütüphanenin yakılmasıdır*

    dönelim eratosthenes'e bu adam yöneticilik yaptığı kütaphanede bir kitapta şu satırları okuyor. "21 haziran günü* * *iki farklı şehirde* dikilen çubukların gölgeleri farklıdır" kaynak kaynak kaynak kaynak
    ayrıca isteyenler bu belgeseli izleyebilir
    bu bilgiden yola çıkan eratosthenes dünyanın düz olamayacağını fark etti (ilk keşfeden değildir zira pisagor yaklaşık 300 yıl önce dünya yuvarlaktır demiştir)
    eratosthenes bu iki çubuğun gölgelerinin farkının 7° derece 12' dakika olduğu hesapladı* * bu iki şehir arasındaki mesafeyi para karşılığı tuttuğu adamlara ölçtürerek 800 km olduğunu sonucuna dayanıp

    7°12' = 800 km ise
    360 derece* = 40000 km olarak bulmuştur. (bundan 2250 yıl öncesinden bahsediyoruz)

    peki meridyen* ve paralel * nasıl keşfedildi
    zaten coğrafyacı olan eratosthenes, yuvarlak bir cismin* düz bir zemine haritalandırılabilmesi için enlem ve boylamları icat etmiş

    adam resmen geleceğe yön vermiş. (bkz: #44877171) sen hala elinde iphone la candy crush oyna

    not: 1500 lü yıllarda (dünya yuvarlak diyen pisagor'dan 2000 yıl sonra) tarihin gördüğü en büyük bilim adamlarından biri olan galileo galilei dünyanın yuvarlak olduğunu söylemiş ve engizisyon tarafından ölümle yargılanmıştır (buradan iskenderiye kütüphanesinin ne denli önemli olduğunu ve eğer yok edilmeseydi bugun nerelerde olabileceğimizi tekrar vurgulamak isterim)

    bir gereksiz bilgi daha. eğer kuzey kutup noktasındaysanız, yüzünüzü ne tarafa dönerseniz dönün sizin için her yer güneydir. doğuya yada batıya gidemezsiniz* (güney kutup noktası için her yer kuzeydir)

    ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
    ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    gelelim haritaların neden bu kadar önemli olduğu konusuna.. (elinize kalem kağıt alın ve yıllardır yaşadığınız semtin taslağını çizmeye çalışın) (muhtemelen bir çoğunuz beceremeyeceksiniz)
    şimdi düşünün elinizde bir dünya haritası ve gemileriniz olsaydı ne yapardınız. (düşünün bora bora adalarının bizim olduğunu, yüzyıllar boyu afrikayı, hindistanı, avustralyayı sömürüp zenginliklerini aldığınızı) (siz istemeseniz bile o zaman ki dünya düzeni büyük balık küçük balığı sömürür şeklindeydi)

    ingiltere en geniş toprakları
    fransa
    hollanda
    portekiz

    bu ülkeler en büyük sömürü ülkeleri olmasına karşın bugün dünyanın en saygın ülkeleridir*

    birkaç eski dünya haritası örneği vererek devam edelim
    milattan önce 500 yıllarına ait olan kil tablet üzerine işlenmiş dünya haritası (adamların dünyası ufak ama haritacılık o zaman bile var bu açıdan çok önemli) haritacılığın başlangıcı çok daha eskidir
    haritanın anlamı sayfanın alt kısmında mevcut

    bizim eratosthenes'in 2250 yıl önce çizdiği varsayılan harita * * *
    eratosthenes'in dünya haritası

    batlamyus*(ptolemy) yine tarihin gördüğü bir başka büyük bilim adamı* (bugün modern bilimde kullanılan 88 takım yıldızından 48 tanesini katolagladığı* gibi ayrıca 1022 adet yıldızın enlem ve boylamını almagest adlı eserinde kataloglamıştır. bugün hala batlamyus'un kataloğundaki isimler kullanılır)
    kendisi yine iskenderiye'de yaşamış, ayrıca devlet için çalışan bir bilim adamı olmasından mütevellit iskenderiye kütüphanesini sonuna kadar kullanıp antik çin, antik yunan, antik pers, antik babil kaynaklarını derlemiş ve eserler ortaya koymuştur. batlamyus'un almagest eseri kendineden sonra gelen tüm astronomlar tarafından yaklaşık 1500 yıl boyunca tek kaynak olarak kullanılmıştır
    almagest'te adı geçen bazı yıldızlar
    ursa major ............. büyük ayı takımyıldızı
    ursa minor ............. küçük ayı takımyıldızı
    draco ............. ejderha takımyıldızı
    cepheus ............. kral takımyıldızı
    perseus ............. kahraman takımyıldızı
    corona borealis ............. kuzey tacı takımyıldızı
    cygne ............. kuğu takımyıldızı
    ophiuchus ............. yılancı takımyıldızı
    aquila ............. kartal takımyıldızı
    boötes ............. çoban takımyıldızı
    auriga ............. arabacı takımyıldızı
    lyra ............. çalgı takımyıldızı
    triangulum ............. üçgen takımyıldızı
    cassiopeia ............. kraliçe takımyıldızı
    delphinus ............. yunus takımyıldızı
    sagittarius ............. yay takımyıldızı
    serpens ............. yılan takımyıldızı
    pegasus ............. kanatlı at takımyıldızı
    equuleus ............. tay takımyıldızı
    orion ............. avcı takımyıldızı
    lepus ............. tavşan takımyıldızı
    cetus ............. balina takımyıldızı
    ve diğerleri....... yazmakla bitmez..........

    not: isimleri batlamyus vermemiştir. kendinden önce gelen kavimlerin verdiği isimleri kullanmıştır
    not 2: virgo takımyıldızına dikkat çekmek isitiyorum.
    her ne kadar türkçeye başak takımyıldızı olarak çevrilmiş olsa da geçmişi çok daha farklıdır
    (gerçek anlamı hasat zamanını haber verdiği için elinde başak sapı tutan bir kadın* olarak resmedilmiştir görsel
    yunanlılar bu yıldıza astraea (zeus ile themis'in bakire kızı) ya da athena
    hristiyanlar bakire meryem
    akkadlar iştar (asur ve babil’in en gözde tanrıçası)
    hititler kibele (tanrıların anası)
    mısır’da isis (yaşamın ve ölümün koruyucusu ana tanrıça)
    romalılar minerva (bakireliğin sembolü)
    çin,arap kaynakları da benzer anlamlara gelen isimler kullanmıştır (isimler aklıma gelmedi kaynak aradım ama bulamadım özür)

    batlamyus'un 1850 yıl önce çizdiği varsayılan haritalar
    batlamyus'un çizdiği varsayılan harita
    bir başka örnek
    osmanlı kayıtlarındaki örneği
    bir diğeri

    ayrıca bu kaynaktan birçok eski haritayı görebilir nasıl çizildiklerine dair bilgiler edinebilirsiniz. kaynak ingilizcedir

    4. yüzyıla ait tabula peutingeriana çizeri bilenmeyen bu harita roma imparatorluğu askerlerinin geçtiği yolları belirtmek için yapılmıştır. ne var ki yüzyıllar boyu tarihin tozlu raflarında kalmıştır. ancak ve ancak 15. yüzyılda bir kütüphaneci olan conrad celtes tarafından gün yüzüne çıkartılabilmiştir
    tabula peutingeriana haritası
    orjinal haritanın bir kısmı buradan görülebilir

    kaşgarlı mahmut'a ait olan ve divânu lügati't-türk'te de yer alan 940 yıl öncesine ait dünya haritasıdır. (türklerin yaşadığı yerler verilmiştir demek daha doğrudur)
    bu harita arapça olmasına ve bildiğimiz haritalara benzememesine rağmen doğu'da japonya batıda hazar denizi'nin kuzey tarafları içinde olacak şekilde, güney'de hindistan ve güney batıda mısır ve habeşistan'a* kadar çizilmiştir

    vereceğim son harita örneği muhammad al-idrisi'ye* aittir.
    önce haritayı görelim ve idrisi'yi tanımaya devam edelim
    idrisi 1099 da bugün fas'ta bulunan ama ispanya toprağı olan ceuta şehrinde dünyaya geldi. coğrafya konusunda eğitim aldı. endülüs'de eğitim gördü. dönemin en büyük kütüphanesi olan granada kütüphanesinden faydalandı. 1154 yılında sicilya kralının görevlendirmesi ile yukarıdaki haritayı çizmiştir.

    yine bir kütüphane çıkıyor karşımıza. içide 1 milyondan fazla kitap var. bu sefer yakanların kim olduğu kesinlikle belli. hristiyanlar yakıyor. * * * * internette 976 yılı verilmiş ancak endülüs 1492 yılında yıkılmıştır. ve o esnada herşey yok edilmiştir

    ünlü fransız fizikçi* pierre curie 19. yüzyılda şöyle demiştir
    müslüman endülüs'ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık (not:bu sözün kaynağını araştırdım ama bulamadım)

    (benim aklım hala iskenderiye kütüphanesinde) (gerisini size bırakıyorum)

    ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
    ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    herşey asıl şimdi başlıyor (bu kısımdan sonra kendi kişisel görüşlerimi de ekledim)

    1492 yılında endülüs yıkılırken ve müslümanlara ait herşey yok edilirken o dönemin en büyük kütüphanesi olan granada kütüphanesi de bundan payını alıyordu

    tam bir çakal olan kristof kolomb vaktiyle bu kütüphaneden faydalanmıştır. ve denizin karşı kıyısında bir yer olduğunu müslümanların ve eski mısırlıların bunlarla bir kaç kez ticaret yaptığını okumuştur. yine 10 yüzyılda bizans için paralı askerlik yapan vikinglerin* de amerikaya gittikleri bilinmekteydi. diğer bilgiler için buraya bakınız

    kütüphanede okuduğu bilgiler karşısında hazine bulduğunu fark eden kristof kolomb hemen sefere çıkmalıdır. ancak bunun için ne gemisi ne de mürettebatı vardır. ayrıca bu bilgiden kimseye söz edemezdi. çünkü engizisyon onu sapkın olmakla yargılayabilirdi. bu bilgi kesinlikle sır olarak kalmalıydı
    ayrıca birçok coğrafyacının haritaları mevcuttu kütüphanede. bunların kopyalarını da aldı
    idrisi, el-harezmi, batlamyus, 'un bilgileri aldığını söylemiyorum bile. artık yapacak tek birşey vardı. bir finansör bulmak.

    kristof kolomb porkekiz kralına, ingiltere'ye, fransa'ya, ispanya'ya teklifini sundu (yeni yerler keşfetmek istediğini söylemiştir. karşı kıyıda bir yer var oraya gideceğim dememiştir. eğer deseydi bu bilgi yayılabilir ve başkası bu keşfi yapabilirdi)
    hatta osmanlı imparatorluğuna padişah ikinci bayezit'e gelmiş ancak yine ciddiye alınmamıştır. (bu olaydan bağımsız olarak osmanlı'nın en büyük hatalarından biri denizciliğe yeteri kadar önem verememiş olmasıdır. yetiştirdiği en büyük denizciler 1450 ve sonrasına aittir ancak keşif yapmamış akdeniz içinde savaşmışlardır)
    bu sefer ispanya kraliçesi birinci isabel'e tekrar sormuş ve yardım almayı başarmıştır. (ilk sorduğunda isabel endülüs ile savaş halindeydi ve ülke maddi açıdan sıkıntıda olduğu için yardım edememişti) (ayrıca kristof kolomb ile aralarında aşk olduğu da söylenmektedir. bu da bir başka etkendir)

    gerekli gemi ve mürettebatı alan kristof kolomb yola çıkmış ancak gerçek amacını kimseye söylememiştir. öyle ki gemide iki farklı kayıt tuttuğu* * bugün bile bilinen bir gerçektir. mürettebatı hindistana gideceğini sanmaktadır. eğer bildiklerini söyleseydi ona kimse inanmazdı ve yolculuk tehlikeye girerdi..

    nihayetinde 12 ekim 1492 de yeni bir karaya ayak bastılar ve dünya tarihi hiç olmadığı kadar değişti
    ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
    ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    eğer hala amerikayı ilk olarak kristof kolomb keşfetti diyorsanız aşağıdaki kaynakları inceleyiniz, kitapları alıp okuyunuz
    bu videoyu izleyiniz *
    gavin menzies e ait 1421 the year the chinese discovered the world adlı kitabı okuyabilirsiniz. zira çinlilerin kristof kolomb'dan daha önce keşfettiği yazmaktadır
    yine piri reis yazdığı kitâb-ı bahriye'de 1465 yılında (kristof kolomb'dan 27 yıl önce) zaten keşfin yapıldığını yazmıştır
    lodos üstünde bulundu o diyâr
    septe'den * dört bin mil uzar
    hangi tarihte bulundu işbu yer
    anlatayım, tarihçiler bak ne der
    târih-i hicret bu idi o zaman
    tâ sekiz yüz yetmiş idi tam o an
    işbu tarihte bulundu o zemin
    ismine antilye dediler hemin

    ufkunuzu açabilecek diğer bilgiler için
    (bkz: öğrenildiğinde ufku iki katına çıkaran şeyler/@bana her yer cehennem)

    bir sonraki ufuk çizgisinde görüşmek üzere

    özet geç diyenler için: bir deniz mili 1852 metredir *

    debe editi: * * *