şükela:  tümü | bugün
18873 entry daha
  • bilimin üstüne kurulduğu nedensellik ilkesinin temelinin ne denli zayıf olduğu ve mutlak bir güvence vermediği.

    nedensellik eleştirisi hakkında celal şengör'ün aydınlatıcı video kesiti için bkz.

    gazali'nin nedensellik ilkesine getirdiği eleştirinin sonucu vahyin akıldan üstün olduğu kabulü hakkında (bkz: vahiy akildan ustundur)
  • az önce avrasya kelimesinin avrupa ve asya kelimelerinin birleşimi olduğunu farkettim.

    bu kadar yıl boşuna yaşamışım.taşlar şimdi yerine oturdu.avrupa ve asya'da kartlar yeniden dağıtılacak.dünya geri dönülmez bir olaylar silsilesinin içine girecek.
  • günde 3 öğün yeme alışkanlığının sanayi devrimi ile ortaya çıktığı gerçeği.

    şöyle ki sanayi devriminden önce insanlar sadece karınları acıktığında yemek yerlerdi. fakat devrimden sonra artan şehirleşme ve insanların birlikte daha fazla hareket etmesi bu alışkanlığın ortaya çıkmasına sebep oldu.

    kahvaltılarını ve akşam yemeklerini zaten aç oldukları için bir şekilde hallediyorlardı. gündüz erken saatlerde uyanıp öğlene kadar ağır koşullarda çalışan işçilerin, öğlen tekrardan enerji depolaması gerekliydi. bu da öğlen öğününün yaygınlaşmasına vesile oldu.

    edit:imla
  • anıtkabir’in aslanlı yol hikayesi...

    aslanlı yoldan yürüyenler bilir. bu yolda yürürken eğer başını öne eğip, yola bakmazsan taşlar arasındaki boşluklara düşersin. taşlar, dizilimlerindeki asimetri itibariyle yere bakarak yürünmesini, anıtkabir’e yaklaşırken başın eğik tutulmasını zorunlu kılar.

    bugün yine bazıları için ‘işte öyle başını öne eğdirirler’ dedirtmiştir!!!
  • erşan kuneri’nin ismi nereden geliyor ?

    https://i.hizliresim.com/3pg59m.jpg

    (bkz: sean connery)
  • sunum yapmak birçok beyaz yakalının dramı. dönem dönem yapmakla yükümlü olduğumuz görsel bir anlatım türü.
    dün akşam tesadüfen eski bir sunum eğitimi sonunda yazılmış feedback notlarını buldum, ondan sonra sunumla ilgili bir şeyler yazmaya karar verdim.

    birçoğumuz topluluk önünde konuşmayı sevmiyoruz, bunun elbette farklı farklı nedenleri var: tecrübesizlik, anlatacaklarına güven duymama, küçük düşme endişesi, heyecanlanma gibi gibi...

    tabi ki konunun uzmanı değilim ama ilaç sektörü demek sunum eğitimi üstüne sunum eğitimi demek.
    bunca yıl sonunda artık ezberlediğim şeyleri yazayım istedim, belki bu sınıf eğitimlerini almamış birilerinin işine yarar.
    bizlere kafamıza vura vura öğrettiler, ufkumuz iki katına çıktı mı bilmem ama bir şeyler öğrendik.
    bir çoğunuz bunları zaten ezbere biliyordur ama bu eğitimi almamış olanların işine yarayabilir düşüncesindeyim.

    bu gariban beyaz yakalılar sunum konusunda ikiye ayrılıyor bence; sunum yapmayı sevenler ve sunum yapmaktan nefret edenler. ben seven taraftayım ama hazırlamaktan nefret ederim o ayrı.

    bize yıllarca iyi bir sunum yapmanın ilk kuralının iyi hazırlanmak olduğu öğretildi, çok doğrudur.
    iyi hazırlandıysanız, konuya hakimseniz ve hatta prova yaptıysanız işin önemli bir kısmını kotardınız demektir. prova gerçekten çok önemli.

    sunum öncesinde, sizi kimler dinleyecek bunu bilmeniz lehinize olur mesela. kitleyi tanırsanız daha rahat oluşturabilirsiniz içeriğinizi. bilgi düzeylerini bilmek de avantajdır, içeriğin ağır ya da hafif bulunması riskini azaltır.
    görsel içeriğin nasıl olması gerektiğinden bahsetmeyeceğim zira bu çok subjektif. kimisi uçmalı kaçmalı, efektli sunumları seviyor. ama benim bireysel tercihim her zaman “ne kadar basit o kadar iyi”

    sunumunuzu hazırladınız öncesinde mutlaka çalışın derim ben. slaytlarınızda yazan her şeye ama her şeye hakim olmanız gerekir. gelebilecek bir soruyu karşılayamamanız çok iyi bir senaryo olmaz.
    eğer konunun dışında bir şey ise elbette bilemeyebilirsiniz ama içerikte yer alan bir şeye cevap verememeniz sunumun bundan sonraki kısmında ciddiye alınmanıza engel olacaktır büyük olasılıkla.
    örneğin, mesleki bir terim kullanmışsınız ve anlamını bilmiyorsunuz. ya da bir çalışmanın sonuçlarını koymuşsunuz ama grafiği okuyamıyorsunuz. bunlar istenmeyen şeyler.
    önceden hazırlanmak hem bilgi hem de salon hakimiyeti ve kendinize güven anlamında size çok şey katar. heyecanınızı azaltır, sesinizi kontrol altına alabilmenizi sağlar. daha güvenli ve konuya hakim durursunuz.
    bir söyleseniz de beş anlaşılabilir, hale etkisi.*
    bir de hazırlık aşamasında bence kulağınıza ve gözünüze fazla gelen ne varsa atın.

    sunuma başlarken slaytlarınızı açmadan ya da kapak slaytınız açıkken neden bahsedeceğinizden ve yaklaşık olarak ne kadar süreceğinden bahsetmeniz beklenir.
    dinleyiciler onları ne kadar süreyle esir alacağınızı bilmek isterler.*

    açılışınız çok önemli. kendinize güzel bir başlangıç cümlesi seçebilirsiniz. açılışı güçlü yaparsanız 1-0 önde başlarsınız. izlenimler ilk başta oluşuyor; biliyorsunuz.

    sunum sırasında dinleyiciler ile göz teması kurmanız gerekecektir. bu hem salon hakimiyeti için önemli, hem de iki tarafın da odaklanması için. slaytlara bakarak sunum yapmak hiç istenmeyen bir şey. dinleyiciniz slaytlar değil ki. tavan da ya duvar da değil.
    onlar karşınızdalar ve kendilerine ilgi göstermenizi bekliyorlar. kendinize salonda birilerini badi seçin mesela. zorda kaldığınız zaman onlara bakıp onaylarını alırsanız daha rahat hissedebilirsiniz.
    bu kesinlikle tek bir kişi olmamalı. sunumu tek bir kişiye yapmıyorsunuz. evet bu çok konforlu hissettiren bir şeydir ama diğer dinleyicileri kaybedersiniz büyük ihtimalle.

    bazen elleri kolları ne yapacağımızı bilemeyiz, bence kalem ya laser pointer burda çok kurtarıcı. kullanmayacaksanız bile elinizde böyle bir nesne olması sizi havada kalacak ellerden koruyabilir.

    sonra en önemli şeylerden biri ses tonunuz. bence sesin enerjisi daha doğru bir tabir. sesin gerçekten bir enerjisi var çünkü. nefret ettiğiniz hocaların derslerini ya da bitsin diye dualar ettiğiniz sunumları düşünün hepsi bayık bayık, baştan sona aynı tonda konuşan tipler tarafından yapılmıştır muhtemelen.
    ne anlatırsa anlatsın o ses hiç değişmez, uyutur. eğer dikkati canlı tutmak ve kendimizi dinletmek istiyorsak sesimizle epeyce oynamamız lazım. bazen yükselmemiz bazen de alçalmamız gerekir.
    sesi alçaltmanın da bir dengesi var. sizi dinliyorlarsa dikkatleri daha da üzerinize çekebilirsiniz. fısıldamaktan ya da bu alçak tonu uzatmaktan bahsetmiyorum. dikkatlerini çekecek şekilde bir ses kısmanız demek istediğim.
    bazen de aralar vermek. birileri mi konuşuyor, susun. sessizliği fark edip susacaklar.*deneyin bunu bence.

    bir diğer konu da sahne kullanımı. sabit bir noktada açıp orda kapamamak gerekiyor. sürekli fıldır fıldır gezinmek değil tabi demek istediğim ama konu geçişlerinde ya da interaktif anlarda dolaşın, alanı kullanın. sabit durmak çok iyi karşılanmıyor.

    bir de konu geçişlerinde bağlama cümleleriniz olması iyi olur. konular arasında sert geçişlerdense mantıklı bağlantılar kurmanız daha dinlenebilir kılar söylediklerinizi.
    sanırım nükteli ve enerjik olmak da daha başarılı bir sunum yapmanızı sağlar. insanlar o zaman daha keyifle dinliyorlar.

    kapanışınızı yapmadan önce soruları alabilirsiniz. bu kısmı ne kadar uzun tutacağınız tabi ki tamamen size bağlı.
    kapanış yaparken de yapmadıklarınızdan değil yaptıklarınızdan bahsedin. misal süre yetmedi ya da bütün soruları alamadınız ya da bazı slaytları geçmek zorunda kaldınız falan. bunlara odaklanmayın. başlarken amacınız neydi, bunu tekrar edin. beklentilerin üzerinde durun yani. belki birkaç örnek verebilirsiniz.

    son dönemlerde karikatür ya da kısa videolarla bitirmek çok tercih ediliyor. tatlı bir kapanış için iyi bir fikir gibi duruyor.

    her şeyin çok uzatmayanı makul. ben biraz uzattım, bol tebrik alacağınız sunumlarınız olsun diyerek yavaştan uzayayım.
  • atatürk'ün selanik doğumlu olduğunu bilmeyenimiz yoktur. peki atatürk'ün nüfusu nereye kayıtlıydı?

    bu konuda oldukça yanlış bilgi mevcut. öncelikle gaziantep bu konuda oldukça ısrarlı. bunların dışında ödemiş ve göztepe'liler de atatürk'ün nüfusunun kendi ilçelerine kayıtlı olduğunu belirtiyorlar.

    doğrusu ise atatürk'ün nüfusunun, ankara'nın çankaya ilçesine kayıtlı olduğudur.

    isteyen ekteki bilgilerle, nüfus müdürlüğünün sitesinden kontrol edebilir.

    ayrıca son yıllarda oldukça gündeme gelen, atatürk'ün isminin kamal olduğu söyleminin de, paylaşılan atatürk'ün nüfus cüzdanı resimlerinin de yalan olduğunu anlamış olursunuz.
  • kelebek etkisinin tam olarak ne anlama geldiğini açıklayan en güzel örneklerden birisini açıklamak isterim.

    şöyle ki, batan bir gemideki kübalı göçmenlerin, abd'nin ırak'ı işgaline sebep olma ihtimali nedir?

    tarih 21 kasım 1999. bill clinton başkan.

    yaklaşık 10 adet kübalı göçmeni kaçak yollarla amerika’ya taşıyan bir bot, miami yakınlarında batar. batan botta elian gonzales isimli bir çocuk ve annesi yer almaktadır. elian kurtulur fakat annesi o kadar şanslı değildir. balıkçılar tarafından kurtarılan elian hemen miami’ye götürülür ve bu olay haberlere konu olur. elian’ı miami’deki akrabaları hemen sahiplenir ve kanatları altına alırlar fakat gel gör ki elian’ın küba’daki babası yaşanan olaylardan sonra çocuğunun küba’ya geri gönderilmesini ister.

    ve olaylar başlar

    şu bilinen bir gerçektir ki, amerika’da yaşayan kübalılar castro’dan ve rejiminden nefret ederler, ki castro öldüğünde yapılan kutlamaları belki hatırlayanlar vardır. miami’deki kübalılar ve elian’ın akrabaları asla ve asla elian’ı küba’ya geri göndermek istemezler ve ortalığı ayağa kaldırırlar. her ne kadar amerikan hükümeti de o zamanda küba ile sürekli sürtüşüyor olsa da sonucunda bir hukuk ülkesi olduğunu hatırlatarak, babalık hakkı gereği elian’ı küba’ya göndermeye karar verir. miami’deki isyankar kübalılar da inatlaşarak elian’ın geri gitmesine izin vermeyeceklerini belirtirler.

    işte burada amerikan hükümeti büyük bir hata yapar ve basit bir velayet prosedürünü yerine getirmek için silahlı, teçhizatlı bir düzine asker ile akrabaların evine baskın yaparlar. yani küçük bir çocuğu almak için basının gözü önünde vurmalı kırmalı baskın yapılınca medya ayağa kalkar ve inanılmaz kötü bir etki bırakır insanlar üzerinde. olaylar olaylar.

    ne şanstır ki, o yıl 2000 abd başkanlık seçimleri vardır. bill clinton tekrar aday olmayacağı için yardımcısı al gore başkanlık için adaylığını koyar ve george w. bush ile yarışa girer.

    şimdi ne alaka diyeceksiniz? şu alaka ki; bill clinton bu olay sonrası miami’deki kübalı azınlığa çok çektirir ve adeta nefret objesi haline gelir. clinton bu kötü politikayı devam ettirirken, yardımcısı al gore da sırtını pohpohlamaya devam eder doğal olarak. yani al gore da miami’liler için kötü çocuktur artık.

    ve seçimler gelir, miami yani bağlı olduğu eyalet florida, seçmen sayısı açısından büyük bir eyalettir ve genelde cumhuriyetçiler ve demokratlar kafa kafaya oy oranları alırlar. her ne kadar florida seçimler için en büyük eyalet olmasa da, swing state dediğimiz türden bir eyalettir, yani rengi belli olan eyaletler gibi değil de, genelde çekişmeli geçen bir eyalettir. floride gibi çekişmeli bir eyaleti alan seçimi de alır genelde. 1996 seçimlerinde demokratların kazandığı florida, clinton ve al gore ikilisinin eyaletteki azınlıklardan topladığı nefretin sonucunda, bu eyaletin oyları 2000 seçimlerinde cumhuriyetçi partiye yani george w. bush reyise doğru kaymıştır.

    ve sonuç olarak, 2000 yılı seçimleri sonucunda bush başkan olur. hatta 2000 seçimlerinde florida'nın inanılmaz küçük farklarla demokratlar tarafından kaybedildiğini de eklersek, elian olayının nasıl dönüp dolaşıp böyle bir gidişatı tetiklediğini açıkça görebiliriz.

    bağlıyorum konuyu. bush başkan olur, olaylı başa geldiği gibi ilk yılında dünya ticaret merkezine saldırı olur ve amerika talibanı yok etmek için afganistan’a girer. niye bunu dedim çünkü eğer al gore başkan olsaydı, muhtemelen o da afganistan’a savaş açardı. fakat gel gör ki, al gore’un asla ve asla yoktan yere bir sebeple ırak işgaline izin vermeyeceği bilinen gerçekler arasındadır.

    yani, clinton ve dolaylı olarak al gore, elian ve beraberindeki olaylarda barışçıl bir yol izlemeyerek olanlara göz yumar ve nihayetinde bedelini ağır bir fatura ile öder, başkanlığı kaybeder. babası gibi savaş heveslisi bush'un başkan olmasıyla birlikte ırak'ta kitle imha silahları var yalanıyla amerika ırak'a girer. 5000 amerikan askeri, 1 milyon ıraklı hayatını kaybeder ve ortadoğu bir bataklığa döner.

    peki, elian 1999’da o batan bottan kurtulamasaydı ve annesiyle birlikte ölseydi ne olurdu?

    kim bilebilir ki..

    kaynak: kaynak 1
    kaynak: kaynak 2
  • (bkz: #72023800)
  • antik kedi dna’sı üzerine yapılan ilk geniş çaplı araştırma, internet kültürüne hükmetmeden binlerce yıl önce kedilerin; ilk çiftçiler, denizciler ve hatta vikingler tarafından götürüldükleri avrasya ve afrika’ya yayıldığını açığa çıkarıyor.

    15 eylül’de bir konferansta sunulan araştırma, 15.000 sene öncesi ve m.s. 18. yüzyıl arasında yaşamış 200’den fazla kedinin dna’sını sırayla inceledi.

    araştırmacılar kedi evcilleştirilmesiyle ilgili çok az şey biliyorlar ve ev kedilerinin (felis silvestris) gerçekten evcil hayvanlar olup olmadığı konusunda aktif tartışmalar mevcut. bu tartışmaların sebebi, ev kedilerinin vahşi akrabalarından oldukça farklı davranış tarzlarına ve vücut yapılarına sahip olması. paris ınstitut jacques monod’da evrimci bir genetikçi olan eva-maria geigl şöyle diyor: “antik kedilerin tarihini bilmiyoruz. nasıl ortaya çıktıklarını bilmiyoruz, dağılımlarının nasıl gerçekleştiğini bilmiyoruz.” kendisi bu araştırmayı, iş arkadaşları claudio ottoni ve thierry grange ile birlikte, oxford 7. uluslararası biomoleküler arkeoloji sempozyumu’nda sundu.

    kıbrıs’ta 9,500 yıllık bir insan gömüsü de bir kedinin kalıntılarını içeriyordu. bu da insanlarla kedigiller arasındaki etkileşimin, neredeyse 12.000 sene önce verimli hilal bölgesi yakınlarında başlamış olan tarımın doğuşuna kadar uzandığı fikrini destekliyor. antik mısırlılar muhtemelen 6000 yıl kadar önce kedileri evcilleştirdiler, sonraki mısır hanedanları dönemlerinde de milyonlarca kediyi mumyaladılar. antik kedilerin genleri üzerine yapılan az sayıdaki araştırmalardan biri, sadece üç tane mumyalanmış mısır kedisinin mitokondriyal dna (nükleer dna’nın aksine mitokondriyal dna sadece anne tarafından aktarılır) taşıdığını ortaya çıkardı.

    geigl’ın takımı bu veriler üzerine kuruldu ve kedigillere olan bu yaklaşımı çok daha büyük bir ölçüye taşıdı. araştırmacılar avrupa, ortadoğu ve afrika üzerinde 30’dan fazla arkeolojik gömü alanındaki 209 kedinin mitokondriyal dna’sını analiz ettiler. alınan örnekler, insanların tarıma geçmeden önce avcı-toplayıcı olarak yaşadığı mezolitik dönemden on sekizinci yüzyıla kadar uzanıyordu.

    bulgulara göre, kedi nüfusu iki dalga halinde büyüyordu. kendilerine has bir mitokondriyal soya sahip ortadoğu kedileri, ilk çiftçi topluluklarıyla beraber doğu akdeniz’e doğru yayıldılar. geigl bu erken dönem çiftçi topluluklarıyla yakından ilişkili olan tahıl ambarlarının kemirgenleri cezbettiğini, akabinde vahşi kedileri de beraberinde getirdiğini söylüyor. etrafta kedilerin olmasının faydasını gördükten sonra, insanlar bu kedileri evcilleştirmeye başlamış olabilirler.

    binlerce yıl sonra, soyu mısır’dan gelen kediler hızlı bir şekilde avrasya ve afrika civarlarına yayıldılar. m.ö. 4. yüzyıl sonundan m.s. 4. yüzyıla kadar mumyalanmış mısır kedilerindeki yaygın mitokondriyal soy, eş zamanlı olarak bulgaristan, türkiye ve sahra-altı afrika kedilerinde de görülüyordu. m.s. 8. ve 11. yüzyıllar arası döneme denk gelen bir viking yerleşkesinde anne tarafından aktarılan bu dna soyunu taşıyan kedi kalıntılarını keşfeden ekipten olan geigl, denizci milletlerin kemirgenleri kontrol altında tutmak için muhtemelen kedi sahiplendiklerini söylüyor.

    massachusetts-boston’daki harvard tıp okulunda nüfus genetisyeni olan pontus skoglund, “gözlemlediğimiz birçok ilginç şey var.” diyor ve ekliyor: “viking kedileri diye bir şey olduğunu bile bilmiyordum.” izleri sadece anne tarafındaki soya kadar giden mitokondriyal dna’dan gerçek nüfus hareketlerini tespit edebilmeyi başaran geigl’ın takımı onu ayrıyeten etkilemiş. fakat skoglund yine de bir bireyin soyu hakkında daha fazla bilgi sağlayan nükleer dna’nın, kedilerin evcilleştirilme ve yayılma yolları ve hâlâ çiftleştikleri vahşi kedilerle olan ilişkileri hakkındaki soruları çözebileceğini düşünüyor.

    geigl’ın ekibi tekir kedilere lekeli postlarını veren nükleer dna sekanslarını da analiz etti ve bundan sorumlu mutasyonun orta çağ’a kadar ortaya çıkmadığını buldular. geigl antik kedilerden daha fazla nükleer dna sıralaması yapmayı umuyor. fakat çağdaş kedi genomlarına ayrılan bütçe çok sınırlı, bu yüzden de bu tip araştırmalar köpekler üzerine yapılan araştırmaların gerisinde kalıyor. buna karşın köpeklerin evcilleştirilmesini araştıran bir ekip, 1000’den fazla antik köpek ve kurt dna’sının sıralamasını çıkarmaya hazırlandığını oxford toplantısında duyurdu.

    geigl ise köpeklerin araştırmacılar arasında kedilerden daha popüler olduğunu ima eden muhabire karşı çıkıyor. “bunu biz de yapabiliriz” diyor. “bizim sadece paraya ihtiyacımız var.”
134 entry daha