şükela:  tümü | bugün sorunsallar (6)
24503 entry daha
  • "a wife who loses a husband is called a widow. a husband who loses a wife is called a widower. a child who loses his parents is called an orphan. there is no word for a parent who loses a child. that’s how awful the loss is" sözü jay neugeboren'a aittir. an orphan's tale adlı romanında geçen bu söz aynı zamanda six feet under dizisinde de kullanılmış ve gelmiş geçmiş en iyi dizi film repliklerinden biri olmaya aday gösterilmiştir.
  • *flamingolar bacaklarını ayak bileklerinden bükerler. aslında ayaktayken parmaklarının üzerinde duruyorlar. dizleri vücuda yakın ve tüylerle kaplı olduğu için bizler dizlerinden büküyorlar sanıyoruz.
    *roller coasterlar amerikalıları günahtan uzaklaştırmak için icat edildi. 1880'lerde, iş adamı lamarcus thompson, amerikalıların kumar ve genelevler gibi hedonistik (anlık haz peşinde olmak) yerlerden etkilenmesinden nefret ediyordu. böylece düşünebildiği en ahlaksız yerlerden birini düzeltmeye başladı: new york'ta coney adası. orada, amerika’nın ilk roller coaster’ını inşa edilmiştir.
    *tembel hayvanlar nefeslerini yunuslardan daha çok tutabilirler. tembel hayvanlar kalp atış hızlarını yavaşlatarak, nefesini 40 dakikaya kadar tutabilir . yunuslar yaklaşık on dakika sonra hava almak için yüzeye çıkar.
    *nasa, roket fırlatırken bilimkurgu filmleri nedeniyle geri sayım kullanıyor. fritz lang, 1929'daki sessiz filmi frau im mond'un roket fırlatma sahnesinde gerginlik yaratmak için kullandığı geri sayım nasa'ya kendi fırlatmalarından önce geri sayım kullanması için ilham vermiştir.
    *koni şapka zeka belirtisiydi. on üçüncü yüzyıl filozofu john duns scotus, koni şapka sayesinde bilginin uçtan beyne yayılmasına yardımcı olacağına inanıyordu. bir anda popülerleşen şapka 1500'lerde alay konusu olarak popülerliğini yitirdi.
    *süpermarketde satılan elmalar aslında 1 yıl önce dalından koparılmıştır. taze olarak gördüğümüz elmalar, söylendiği kadar taze değildir. genellikle ağustos ve kasım ayları arasında toplanırlar, balmumu ile kaplanır, sıcak havada kurutulur ve soğuk depoya gönderilirler. altı ila on iki ay sonra marketteki yerini alırlar. (bazı ülkelerde)
    *burnunuzu tıkadığınızda mırıldayamazsınız. normalde, mırıldandığınızda, sesi oluşturmak için hava burnunuzdan kaçmalıdır. kapalı tuttuğunuzda bunu yapamaz. bu, kendiniz için deneyebileceğiniz tuhaf gerçeklerden biridir. deneyebilirsiniz.
    *ay'daki gölgeler daha koyudur. dünya üzerinde atmosfer daha fazla güneş ışığı yayıyor, bu yüzden gölgelerimiz çok karanlık değil. ay'da atmosfer olmadığı için gölge çizgileri çok belirgin ve bildiğimiz siyahtır.
    *ahtapotların üç kalbi olması. kalamarların da öyle. bir tanesi tüm sistemlerine kan pompalar ve diğer ikisi sadece solungaçlara pompalar.
    *filipinler'de, mcdonald's spagetti servisi de yapıyor. makarna, domates sosu ve bir parça “mcdo” kızarmış tavuk ile birlikte geliyor.
    *ıstakozlar kıskaçları ile tat alırlar. bir ıstakozun küçük kıskaçlarındaki küçük kıllar, insan diline eşdeğerdir.
    *internetin mucidinin url kurulumundan pişmanlık duyması. world wide web'in ana yazılımını oluşturan tim berners-lee, bir web sitesinde “https:” den sonra “//” ekleyerek bir pişmanlık duyduğunu itiraf etmiştir.
    *empire state binası'nın kendi zip kodu vardır.
    *ingiliz-zanzibar savaşı tarihteki en kısa savaştır ve 38 dakika sürmüştür.
    *mavi balina'nın dili fil kadar ağırdır. kalpleri neredeyse bir ton ağırlığında olabilir ve her on saniyede bir kez atar.
    *eyfel kulesi aslında barselona'ya yönelik yapıldı. ispanyol şehri, tasarımın çok çirkin olduğunu düşününce gustave eiffel, 1889 uluslararası fuarı sırasında paris'e geçti.
    *özgürlük anıtı eskiden bir deniz feneriydi. meşalesi yaklaşık 40 km öteden görülebiliyordu.
    *çileğin aslında meyve olmaması. botanikçilere göre ahududu ve böğürtlen de meyve değildir . gerçek meyveler iki veya daha fazla tohum içerir. çilek o tasarıya uymuyor, ama muz, kivi ve karpuz uyuyor.
    *tuvalet kağıdı icat edilmeden önce, mısır koçanı kullanılırdı.
    *dünyanın en küçük eşek arısı bir amipten daha küçüktür. (megaphragma mymaripenne arısı) ayrıca, bazı tek hücreli organizmalar da bir yaban arısından daha büyük olabiliyor.
    *william mckinley, şans tılsımını verdikten hemen sonra vuruldu. başkan mckinley her zaman iyi şans için kırmızı bir karanfil takardı ama bazen hatıra olarak başkasına verirdi. 1901’de kalabalığı selamlarken, 12 yaşındaki bir kız olan myrtle gözüne çarptı, “bu çiçeği başka bir küçük çiçeğe vermeliyim.” diyerek şanslı tılsımı verdi. dakikalar sonra, bir adam tarafından vurularak öldürüldü.
    *popsicle (buzlu meyve) 11 yaşındaki bir çocuk tarafından kazayla bulundu. 1905 yılında, frank epperson adlı 11 yaşında bir çocuk, gece boyunca dışarıda soda tozu ve su bıraktı. karışım gece soğuk havada donmuştu ve böylece hatayla "epsicle" oluştu . yakınlarına gösterip ikram etti ve ilk olarak bir lunaparkta sattı. tarifini bile patentledi. yıllar sonra, adını popsicle olarak değiştirdi.

    (bkz: insan vücudundaki sensörler)
    (bkz: #84466727)
    (bkz: #85262252)
    (bkz: #84394135)
  • (bkz: salep) (toz tablet ve her türlü formda) yurtdışına çıkarılması yasaktır. kıbrısta satın almıştım ama ne hikmetse.

    sebebini bilmiyorum ama öğrenince ufkum 1.3 katına falan çıktı.

    edit: uyuşturucu kaçırırken kullanılıyomuş öyle dedi -galdalfinasasi- ekleyeyim istedim.
  • elektron hareketi deneyidir. ufkumu 3'e 5'e katlamistir.
    https://youtu.be/yzpxdqdiqga
    not: "bunda bu kadar sasirilacak ne var?" diyebilirsiniz. ama karsinizda 1000 yillik sozelci oldugunu unutmayiniz.
  • bazen günlük hayatınızı daha da kolaylaştıran şeylerdir.
    özellikle kış aylarında gözlüklerin buğulanması, gözlük kullanan insanlar için sıkıntı olabiliyor. bunu yok etmek için gözlük camınızın iç kısmına biraz sabun sürüp kuru ve temiz bir bezle iyice temizlemeniz yeterlidir. rahat bi 15 gün buğulanma olmaz.

    edit: aynı mantık arabalarda da geçerlidir. özellikle kış aylarında araçların buğulanan iç camlarına da uygulanabilir. temiz bir sünger üzerine traş köpüğü sıkın ve camı silin, 1-2 dk bekledikten sonra kuru ve temiz bir bezle camda iz kalmayacak şekilde sildikten sonra camda uzun bir süre buğulanma olmayacaktır.
  • antik yunan heykelleri aslında eskiden renkli yapılıyormuş. sonradan solmuşlar.

    bilgiselin tamamına bakın bence.
  • dağlar denize paraleldir.

    bu yüzden dağlar fetöcüdür.
  • daha önceden yazıldı mı bilmiyorum ama
    ana hatlarıyla antik mısır’da mumyalama
    eski mısır’da, mumyalama geleneği daha geçmiş bir tarihe uzanan bir dini ritüel olsa da en gelişkin haline yeni krallık dönemi’nde(m.ö.1549-1069) ulaşmıştır. günümüze kadar birçok insan mumyası ulaşmış olsa da mısırlılar sadece insanları değil, kedi ve köpek gibi hayvanları da mumyaladılar.
    bir cesedi, belirli aşamalardan geçirerek, mumya haline getirme işlemi yaklaşık 70 gün sürüyordu. başlangıçta, ölen kişinin cesedi 3 gün bekletilirdi. daha sonra vücut potasyuma batırılırdı ve bir hafta geçmesi beklenirdi. bir haftadan sonra organların vücuttan çıkarılma işlemine başlanırdı. ilk olarak beyne, burun deliğinden bir metal çubuk sokuluyor ve beynin burundan akıtılması sağlanıyordu. bağırsak, akciğer ve mide ise çıkarılan diğer organlar arasındaydı. bunun için vücudun sol tarafında bir delik açılıyordu. mısır’da kalbin öte dünyada yargılama işleminde kullanılacağına inanılıyordu. bu yüzden kalp çoğu zaman çıkarılmazdı. kalp çıkarılsa bile ayrıca mumyalanıp geri yerleştirildi. çıkarılan iç organlar dört adet çömleğe konuluyordu. bu çömlekler (bkz: kanopik) olarak bilinir.
    organları çıkarılan ceset, mumyacılar tarafından nemi de emen koruyucu bir madde olan (bkz: natron) tuzuyla kaplanırdı. bu tuzun içinde bekleyen ceset 40 gün sonra kururdu. kuruyan ceset, daha sonra nil deltası’na götürülür ve suya batırılırdı.vücudun tamamen kurumaktansa esnek kalması yerine yağlar kullanılırdı. daha sonra, vücudun şeklini koruması için yağa ve reçineye batırılan talaş,saman gibi maddeler vücuda yerleştiriliyordu. maddeler doldurulduktan sonra vücuttaki delik palmiye ipliğiyle dikiliyor ve sargı işlemine geçiliyordu.
    sargı işlemi sırasında, kişiyi öte dünyada koruyacak eşyalar ve değerli mücevherler, her sargı katmanında aralara yerleştiriliyordu. ayrıca, her kata reçine ve güzel koku sürülüyordu. sarılma aşamasında kullanılan yağ ve reçineler yoğunlaşarak, neredeyse katran kıvamına geliyordu. bu maddeye bölgede zift anlamına gelen “mumiya” adı veriliyordu. mumya ismi de buradan gelir. son olarak mumyanın başına, mumyalama tanrısı olarak bilinen anubis’in maskesini takan bir görevli tarafından, bir maske yerleştiriliyordu. en son olarak, baş mumyacı ölünün etrafında dualar okuyordu. mumya böylece tabuta koymaya hazır hale geliyordu.
    mısır’da zengin olan herkes mumyasını bir tabuta koydurabilirdi. eski ve orta krallık dönemlerinde tabutlar dikdörtgen biçimindeydi. tabutlar parlak renklere boyanıyordu. ölünün başının bulunduğu yere “udjat” adı verilen bir göz yerleştiriliyordu. böylece, ölünün etrafı görebileceği düşünülüyordu. orta krallık dönemi’nde bu göz konmamaya başladı. artık ölünün idealize edilmiş bir portresi tabut üzerine yapılıyordu.eğer kraliyet ailesindenseniz birbirinin içine geçmiş birçok tabutunuzun olabiliyordu. kimi zaman bu tabutlar lahit adı verilen taştan bir tabutun içine yerleştiriliyordu. son olarak bu tabutlar mezar odalarına konurdu fakat bu da zenginlere tanınan bir ayrıcalıktı. eğer yoksulsanız tabutunuz direk toprağa gömülürdü.
    ayrıca mumyalama üzerine yapılmış, küçük, öğretici bir oyunu da oynayabilirsiniz
    http://oi-archive.uchicago.edu/…i/mus/ed/mummy.html
  • rené descartes'ı şüpheciliğe ve meşhur cogito ergo sum çıkarımına götüren süreç, kötü cin hipotezi, descartes felsefesi ve o felsefenin problemleri üzerine ufuk açıcı bilgiler.

    modern felsefenin kurucusudur bu fransız filozof. özne-nesne ayrımı, yani nesnelerin karşısına konumlanmış bir özne düşüncesi, descartes felsefesinin yarattığı bir ayrımdır. bu bağlamda, tüm modern felsefe bu ayrım üzerinden yürür. yani öznenin dünyadan ayrı bir şekilde konumlanması.

    descartes'ın yaptığı şey, modern bilimi savunmak aslında. matematiksel fiziği savunmak. bunun felsefi zeminini oluşturmaya, sunmaya çalışmıştır.
    peki descartes'ın felsefesinde temel soru ne? onun temel olarak sorduğu şey: "kesin bilgiye, varlıkların kesin bilgisine, dünyanın kesin bilgisine nasıl ulaşabilirim?" sorusudur. dikkat edin bu bir bilgi sorusudur. çünkü biz ne orta çağ'da ne de antik yunan'da bilgi sorusunun merkeze konduğunu görürüz.

    descartes'ın yöntem üzerine söylem (discours de la methode/1637) ve "kısaca" meditasyonlar (meditationes de prima philosophia/1641) kitaplarında üslup açısından ilk dikkati çeken şey, descartes'ın 1. tekil şahıstan konuştuğudur. "ben"in tecrübelerini anlatıyor. öznel perspektiften felsefe yapıyor. yani; insanlar ne diyor, toplum, kültür, tarih, din, otorite ne söylüyor, buna bakmayacağız. her insanda akıl, düşünme yeteneği mevcuttur. yapmamız gereken onu kullanmaktır. kendi gözlerimizle dünyaya bakmak. (ki bu felsefenin zaten temel talebidir.)
    ancak şu karıştırılmamalı. descartes'ın düşünüş biçimi ve yöntemindeki öznel bakıştan sübjektivizm çıkmaz. yöntemi metodolojik bireyselcilik (yöntemsel bireycilik) olsa da subjektivizmin düşmanıdır descartes. zaten aklını doğru kullanabilen insanlar müşterek bir noktaya ulaşabileceklerdir. bunu yapabilen herkes mutabık kalacaktır.

    dünyanın kesin bilgisine ulaşmak istiyorsak doğru bir yönteme sahip olmalıyız. descartes yönteme vurgu yapar. bu kesinlik arayışında, yöntem olarak 4 temel kuralı ortaya koyuyor. asla es geçilmemesi gereken 4 kural.

    ilk kural, en ufak bile şüphe içeren şeyi doğru kabul etmeyeceğim. yani doğru olan şey asla şüphe içermemeli. şüpheyi aşmadan kesinliğe ulaşamayız.
    ikinci kural, her zaman soruları konuların en basit unsuruna kadar ayıracağım. en basite kadar ineceğim.
    üçüncüsü, ilerlerken en basitten karmaşığa doğru ilerleyeceğim. (iki ve üç birbirini tamamlıyor.)
    son kural, kontrol. her zaman sonuçları en baştan kontrol edeceğim diyor.

    şüphe... bu bizim en büyük düşmanımız olduğu için onunla yüzleşmemiz lazım. o dönemde avrupa'da şüphecilik canlanmış durumdadır. antik yunan metinleri yeniden karıştırılmaya başlanmıştır.(septisizm, septik gelenek) tartışmaların alevlendiği bir dönem bu açıdan. protestanlar, katolikler arasındaki tartışmalarda bile şüphecilik argümanları kullanılmaya başlanmıştır. descartes, o dönemin şüphecilik tartışmalarıyla çok yakından ilgileniyor. diyor ki, "bununla yüzleşmek zorundayız." ve şüpheyi yöntem olarak belirliyor. ben şüpheyi en uç noktaya götüreceğim ve sonunda kesin olan önermeye, önermelere ulaşacağım diyor. yani, şüpheyi kullanarak şüpheyi ortadan kaldıracağım diyor descartes. amacı şüphe duyulmayacak şeylerin olabileceğini şüphecilere gösterebilmek.

    sıfırdan başlangıç yapacağız. her şeyi sileceğiz. bu çok radikal bir şey. kendi işini bir temel atma olarak görüyor. temel atmak felsefi bir şeydir. descartes bir metafor kullanıyor. bilgiyi ağaca benzetiyor ve diyor ki, kökleri metafizik, gövde fizik(matematiksel fizik, aristo fiziği değil) dalları ise diğer bilimler. meyveler ise pratik faydadır onun için. teorik bilgiyi sadece bilgiyi öğrenmek için istersiniz, ancak descartes adeta bilimin amacına etki ederek, onu belirleyerek yoğunluğu bilgi konusunda pratik faydaya yöneltir.

    peki nasıl bir yöntem ile şüpheden kurtulup, kesin bilgiye varacağız?

    rené descartes, üç adım izleyeceğiz bunun için diyor.
    ben, apaçık ve kesin bilgiye mi ulaşmak istiyorum? duyu verilerine güvenemem. bunu duyu verileri üzerine kuramam. bu verilerin yanıltma ihtimali hep vardır. o zaman onu askıya alacağız, şimdilik. dış dünya şu an bir kenarda.

    sonrasında ise, kendime sormalıyım; rüyada mıyım, yoksa uyanık mı? belki her şey bir rüya. yaşadıklarımızın gerçek olduğunu, bir rüyada olmadığımızı nereden biliyoruz? birinci adım bizi iç dünya ile başbaşa bıraktı, ikinci adım iç dünya ama, "uykuda mıyım uyanık mı?" sorusu ile şüpheyi derinleştiriyor. ancak ikinci adım bazı doğrulara dokunmuyor. rüyada olsak bile doğru olmayı sürdürecek şeyler vardır. mesela matematiksel doğrular. rüya da olsa 2+2=4'ün doğruluğu değişmez.

    son adım, artık şüpheyi son noktaya vardırır. descartes, "kötü cin" adını verdiği bir hipotezden bahseder. yani tamamen bir varsayımdır. tasarladığı bu kötü cinin, varsayalım ki tek derdi bizi kandırmak olsun. her konuda aldatabilen bir varlık bu. öyle ki düşünceye bile sirayet edebilen bir şey. böyle bir varsayımda peki, bu kötü cinin bizi yanıltamayacağı bir şey olabilir mi? varmak istediği sonuç bu descartes'ın.
    bu adım her şeyi götüren, matematik doğruları da geride bırakmayan, şüpheyi son noktaya getiren adımdır. descartes'ın bu cini tasarlamasındaki sebep budur.

    descartes diyor ki evet bu cin beni her konuda aldatabilir. her konuda yanılabilirim. ama aldatamayacağı tek şey vardır. o da; "düşünüyor olduğum gerçeği"dir. meşhur "cogito ergo sum." düşünmekteyim, o halde varım.

    cin neden bu konuda aldatamaz? çünkü ne söylerse söylesin, düşünmediğimi iddia edemez. duyu verileri yanıltsa bile düşünmekteyim. rüyada olsam bile düşünmekteyim. kötü varlıklar beni aldatıyor da olsa düşünmekteyim. bu durumda, şüphe edemeyeceğimiz, doğruluğu kesin olan bir önermeye ulaştık. düşünüyor olduğumuz gerçeği. düşünüyorsak da varız. var olmayan bir şey düşünemez. bu cin bize "sen yoksun" diyemez.

    şüphe burada bitiyor. bir zemindeyiz, orası "cogito".

    dış dünyanın bilgise nasıl ulaşacağımız bir soru işareti olarak hala bekliyor.
    bunun için zihne daha yakından bakmamız lazım. doğuştan sahip olduğumuz fikirlere, zihnimizin derinlerine inersek orada bir tanrı fikri yatar. bende mükemmel bir tanrı fikri var. nereden gelmektedir bu fikir? bunu tanrıdan başkası koymuş olamaz. bu fikir ruha atılmış bir imza gibidir descartes'a göre. tanrı tümüyle iyi ve mükemmel bir varlık, dolayısıyla bu varlığa güvenmeliyim. burada "kötü cin"in tam karşısındayız. o halde, dış dünyanın varlığına, tanrıya güvenerek inanmalıyım.
    tanrı, descartes'a göre şunu der; "eğer sen aklını, algılarını denetlemede yeterli bir şekilde kullanırsan, yanılmana izin vermem.

    dış dünya ve zihinlerin realiteleri farklıdır, bu noktada düalizm ortaya çıkar. zihnin temel özelliği düşünmek, dış dünyanınki ise yayılımdır. düşünce yer kaplamaz, yer kaplayan düşünemez. ikisi arasında ontolojik bir uçurum var görüldüğü üzere.

    ben beden değilim fakat bedene sahibim. peki beden ile ruh arasında nasıl bir ilişki vardır? descartes'a göre ikisi de birbirini etkiler. her ruh bireyseldir ve bir zihine sahiptir. o zihin de ölümsüzdür.

    zihin ve beden nasıl bir araya gelip etkileşime girer? bu descartes felsefesindeki başlıca sorunlardandır. bunu açıklayamaz. pineul gland adı verilen şey bu etkileşime aracı olur. ancak bu fikre kimseyi inandıramamıştır. aynı zamanda tanrı konusunda tamamen belli önkabul ve varsayımlarla ilerlemiştir, bu da zayıf bir temellendirmedir. hoş, her tanrı kanıtlamasına yönelen filozofun, bu önkabul ve varsayımların dışına çıkabildiğini göremediğimiz gibi aksi de zaten mümkün değildir.

    ancak descartes'ın modern felsefe ve bilime temel nitelikte fikir ve metodlar bütünü kazandırması, onu modern çağın kurucularından biri olarak sayılmasını sağlayacaktır.
  • sevdiğimiz birisini gördüğümüzde göz bebeklerimiz büyüyormuş. aynı şey nefret ettiğimiz birisi için de geçerliymiş. yani aynı bok*; birisini görünce göz bebeklerimiz büyüyormuş işte.
79 entry daha