şükela:  tümü | bugün sorunsallar (7)
33099 entry daha
  • okyanusun 30 metre altında 3 gün boyunca canlı kalmanın imkansız olduğunu düşünüyorsanız daha harrison okene‘nin inanılmaz hikayesini duymamışsınız demektir. işte 3 gün boyunca okyanusun 32 metre altında yaşayan adamın hayatta kalma mücadelesi;

    2013 yılının mayıs ayında, 12 kişilik bir deniz mürettebatıyla denize açılan petrol arama platformuna ait üç römorkör teknesinde harrison aşçı olarak görev almıştı. amaçları çoğu nijeryalı gibi para kazanmaktı. ancak ekmek her zamanki gibi aslanın ağzındaydı ve mürettebat koskoca okyanusun içinde başlarına gelebilecekleri tahmin ederek işlerini yapmak için yine denize açılmıştı. mürettebatın bu deniz yolculuğunda, okyanusun bilinen hava koşullarının dışında yaşayabilecekleri başka riskler de vardı; korsanlar.

    nijerya kıyılarında ticari gemilerin denize açılması oldukça risklidir. çünkü her an bir korsan gemisi tarafından gasp edilme riski taşırlar. bu yüzden okyanusa açılan ticari gemiler korsan saldırısına karşı kapılarını sürekli kilitli tutarlar. işte bütün bu risklerin farkında olarak harrison ve 11 kişiden oluşan diğer mürettebat denize açılmıştı. üstelik korsanlar kadar tehlikeli olan ve aniden ortaya çıkan fırtınaları bu defa hesaba katmayarak.

    ne kadar deniz fırtınalarının sürpriz yapmalarına alışkın olsalar da hava hiç de fırtına çıkaracak gibi görünmüyordu o gün. tek amaçları okyanusu katetmek ve evlerine dönmekti. okyanusta 37 kilometre kadar açılmışlardı. sabahın ilk saatleriydi ve mürettebatın çoğu, kapıları kilitli bir şekilde uyuyordu. ve çoğunun uyuyor olması sebebiyle korktukları şeyle karşılacaklarını gösteren hava durumu ibarelerini fark edemediler;
    fırtına çıkmıştı. deniz çalkalanmaya başladı, buna alışkınkardı o yüzden durumu çok önemsemeden uyumaya devam ettiler. jascon-4 isimli römorkör bir süre dalgalarla boğuştu. ancak sonunda, fırtınanın gücüyle oluşan en büyük dalgaya yenik düştü ve okyanusun 37 kilometre kadar açıklarında harrison ve teknedeki diğer mürettebatın bulunduğu tekne hızla sulara gömüldü. üstelik ters dönmüştü.

    her şey o kadar ani olmuştu ki kimsenin kendisini tekneden dışarı atacak vakti kalmamıştı. kapıları; korsanlara karşı tedbir olsun diye kilitlenen odaların içine büyük bir hızla su dolmaya başladı. mucizenin şans tanıdığı harrison ise, dalga teknelerini vurduğunda lavabodaydı. darbe yüzünden sarsılan harrison kısa süre sonra küçücük lavabo içine kapının altından sular sızdığını gördü; panikle kapıyı itmeye çalıştı ancak koridora dolan suyun kuvveti, onun kuvvetinden çok daha fazla olduğu için dışarı çıkamadı. ilk müdahalesiyle dışarı çıkamayışının asıl kurtuluşu olacağını henüz bilmeyen harrison paniklemeye başladı. uyguladığı kuvvet yüzünden ancak hafifçe aralanan kapıdan üç arkadaşının koridor boyunca canhıraş ilerlediğini gördü. yardım çığlığı atsa da o karmaşada arkadaşları onu duymadı. ancak onların da kurtuluşa doğru gittikleri pek söylenemezdi zaten. çünkü okyanusun dev akıntısına karşı koyamayan üç arkadaşını dev sular çoktan kapıp götürmüştü. harrison’ın paniği hala devam ediyordu ki birden suların kuvvetiyle dışarı doğru açılan tuvalet kapısı açıldı ve daha ne olduğunu anlayamadan harrison’ı da sular sürüklemeye başladı.

    artık öleceğini düşünen harrison için her şey çok geçti. ta ki sular onu kaptan kabinlerinden birinin içine sürükleyene kadar... sular harrison’ı öyle şiddetli çarpmıştı ki her yeri darbe içinde kalmıştı. ne olduğunu anlayamadan kendisini 1 m2’lik bir lavabonun içinde buldu. nefes almaya çalışırken daha, tekrar bir darbeyle sarsıldı. tekne, okyanusun dibine oturmuştu. yaklaşık olarak 32 metre derindeydi ve nefes alması için sadece ufak bir hava cebi vardı. ancak daha kimse bunu bilmiyordu.

    olayı gören diğer gemiler teknenin alabora olduğu yeri bir şamandırayla işaretleyip yardım desteği çağırdılar. hızla gelen yardım ekibindeki dalgıçlar arama kurtarma çalışmaları için okyanusun 32 metre kadar dibindeki teknenin enkazı etrafında çalışmalara başladılar. harrison’ın anlattığına göre o, dalgıçların sesini duymuştu ve kendi sesini duyurmak için duvarı yumruklamaya başlamıştı. ancak ne yazık ki 3 günlük hayatta kalma savaşı vereceği ilk saatlerine; dalgıçların hayat belirtisi görmedikleri için kurtarma çalışmalarını bitirmeleriyle girmiş oldu. çünkü gelen dalgıç ekibinin yeterli ekipmanı yoktu.
    sonuç olarak sesini duyuramamıştı. dalgıçların sesleri de artık gelmiyordu ve harrison her ne kadar artık öleceğini bilse de yakasını bırakmayan en insani güdüsü olan yaşama içgüdüsüyle hayatta kalmaya çalıştı.

    bulunduğu hava cebinde 1 gün kadar kaldı. ancak cep o kadar küçüktü ki artık içerisindeki oksijenin tükendiğini fark etmeye başladı ve karbondioksitle dolmaya başlayan hava cebini terk etmeye karar verdi. bu karar onun için orada kalmak kadar riskliydi ancak şansını denemeye karar verdi ve okyanusa daldı. biraz ilerledikten sonra zifiri karanlık olmasına rağmen tekrar bir hava boşluğuna denk geldiğini anladı. şans hala ensesindeydi...

    hava cebinde tekrar oksijen bulacak olmasıyla ne kadar umutlansa da şimdi başka bir sorunu vardı; üşüyordu. okyanusun dibindeydi ve su artık bütün vücudunu kesmeye başlamıştı. üstelik su darbeleriyle sürüklenen bedeni çok fazla yıpranmıştı ve vücut ısısı giderek düşüyordu. bütün bunlara rağmen yaşama içgüdüsüyle oldukça profesyonel işbirliği içinde bulunan şansı onu bırakmadı. bulunduğu kabindeki eşyalarla kendisine soğuğu bir nebze de olsa kesmesine yarayacak bir alan oluşturdu. kendisine oluşturduğu yaşam alanında zifiri karanlıkta neyi beklediğini bile bilmeyerek yaşamaya koyuldu. kendisiyle ilgili artık yapacak çok bir şeyi kalmayınca etrafta olan biteni idrak etmeye başladı. burnuna kötü bir koku geliyordu. aldığı kokunun arkadaşlarının çürümüş cesetlerine ait olduğunu düşününce içini büyük bir ürperti sardı. bütün o yaşama telaşından sonra bulunduğu küçücük alanda, koskoca okyanusun içinde ve zifiri karanlıkta kendisini ilk kez kendisini yapayalnız hissetti. üstelik aç ve susuzdu. derisi tuzlu suda uzun süredir durduğu için soyulmaya başlamıştı ve artık iyiden iyiye canı yanıyordu.

    bütün bu bedensel acıların dışında yine bir başka korku daha belirdi içinde; balıklar... dışarıdan sesler duymaya başlamıştı ancak bu seslerin neye ait olduğunu o karanlıkta idrak edemiyordu. çünkü tamamen bedensel olarak kendini korumaya almakla uğraştığı için etrafında olan biteni anlamaya pek fırsatı olmamıştı. işte can güvenliğini sadece bununla sağlama almış olmadığını o an anladı. balıklar, arkadaşlarının cansız bedenlerinin kokusunu çoktan almış ve karınlarını doyurmak için cesetlere abanmışlardı. ve harrison arkadaşlarının cesetlerini yiyen balıkların çıkardığı sesleri artık çok net bir şekilde duyabiliyordu. işte bu her şeyden daha korkunçtu... o ana kadar yaşamak için binbir türlü riski göze alan, çabalayan harrison; artık bir an önce ölmek için dua etmeye başladı. çünkü canlı canlı balıklara yem olmak istemiyordu. bütün bunların yanında bir insandı ve ailesi vardı. bir süre sonra onlar için bu korkusuna da cesaretle direnip yaşama tutunmaya karar verdi. çünkü bu tekneye zaten canını dişine takarak ve bütün riskleri göze alarak onlar için binmişti.

    harrison buraya kadar anlattığım zorlukların kat ve kat ötesinde korku ve tehlike içindeyken, yukarıda çoktan bir ekip daha kurulmuştu. bu defa gönderilen ekip daha kapsamlı bir ekipti ancak bu kez ilk ekibin aksine canlı birini bulma umuduyla değil, en azından mürettebatın cesetlerine ulaşma amacıyla kurulmuştu. tek yapmaları gereken gördükleri cesetleri yukarı taşımaktı. elbette ilerleyen saatlerde amaçlarının çok dışında bir durumla karşılacaklarını bilmiyorlardı...

    işte ikinci dalgıç ekibinin okyanusa dalışlarıyla başlayan harrison’ın kurtulma öyküsü bu şekilde hayat buldu. dalgıç ekibi bu defa ellerinde kameralarla ve mikrofonlarla dalış yapmıştı. gemiye ulaştılar ancak ilk dalış ekibinin içeri giremeyişine ve mürettebatın kendilerini korumak için aldıkları önlem olan geminin bütün kapılarının kilitli olması yüzünden giriş kapısını ellerindeki ekipmanla kırmayı denediler. sonunda kırdılar...

    içerisi dehşet vericiydi; gemi ters döndüğü için bütün eşyalar birbirine girmişti. dalış ekibi büyük bir titizlikle bütün gemiyi aramaya başladı. harrison ise olanlardan habersiz, bulunduğu hava cebinin de oksijen miktarının azalması nedeniyle artık ölmeyi bekliyordu. birden dışarıdan tekrar sesler duymaya başladı. bir süre bilincinin yavaş yavaş kapanıyor olması yüzünden sesleri kendisinin uydurduğunu düşündü. ancak sesler çok gerçekçiydi; çekiç sesine benziyorlardı ve gittikçe yaklaşıyorlardı. günlerdir içinde öylesine tuttuğu umut tekrar yeşerdi. olanca gücüyle duvarı yumruklamaya başladı. bir süre sonra ince ince sızan bir ışık gördü ve o tarafa doğru yöneldi ancak dalgıç koridordan çok hızlı geçtiği için ona ulaşamadı ve ikinci kez sesini duyuramadı.

    dalgıç nico’ydu bu. karanlığın ve o karmaşanın içinde ceset bulmak için görevliydi. geldiği yöne doğru tekrar bir hamle yapıp etrafı kolaçan etmek üzereyken bulanık suyun içinde bir el gördü. bir ceset bulduğunu düşünerek, kamerasına bağlı olan yukarıdaki teknik ekiple bağlantısını kesmeden ele doğru uzandı. amacı eli çekip cesedi kendine doğru çekmekti ancak hiç beklemediği bir şey oldu ve el, dalgıçın elini sıktı. kısa bir an şok yaşayan dalgıç, kamerasına bağlı olan teknik ekibin ‘yaşıyor, yaşıyor’ sesleriyle kendine geldi. evet, ele ait olan beden hala canlıydı. ve bu bir mucizeydi.

    görsel

    diğer arkadaşlarını da bulunduğu yere yönlendiren nico ve arkadaşları harrison’la ilgilenmeye başladılar. harrison’ın anlattığına göre; dalgıçların onu bir hayalet sanıp kaçacak olmalarından çok korkan harrison, ona uzatılan suyu hepsinin gözlerinin içine bakarak içmiş.
    ancak susuzluğunu dindiren harrison’ın kurtulması için çoğu şey hala eksikti. suyu içerek bir hayalet olmadığını dalgıçlara kanıtlayan harrison, artık ciddi anlamda zor nefes alıyordu. çünkü bulunduğu hava cebinin içindeki oksijen miktarı yerini karbondioksite bırakmıştı ve harrison yavaş yavaş karbondioksit zehirlenmesi yaşıyordu.

    dalgıçlar herhangi bir canlıyla değil, cesetlerle karşılaşacaklarını var sayarak yanlarında yedek oksijen tüpü getirmemişlerdi. destek ekibi harrison’a ulaşıldığı anda oksijen tüpünü enkaza büyük bir hızla yönlendirse de bu bir saati bulabilirdi ve harrison’ın o kadar dayanıp dayanamayacağı belli değildi. çünkü artık zor nefes aldığı apaçık belli oluyordu. dalgıçlar bilinci kaybolmasın diye onu oyalamaya çalıştılar. bir süre sonra oksijen tüpü tedarik edildi. buna rağmen harrison için her şey hala bitmiş değildi. çünkü hiç dalış yapmamış normal bir insan için bile dalış büyük bir risk iken; harrison 3 gündür bedensel olarak da yıpranmıştı ve vücudu bunu kaldıramazdı. en profesyonel dalgıçlar için bile yüksek risk taşıyan vurgun yeme riski vardı. üstelik yüksek heyecan ve gerilim, kan basıncını artırabilirdi. ancak harrison’ın bu defa başka bir şansı yoktu ve ne olursa olsun bunu denemeye kararlıydı.

    gemi oldukça büyük bir gemiydi ve ters dönmüştü. bu yüzden dalgıç ekibi ve harrison’ın önce birkaç metre kadar aşağı, sonra tekrar suyun yüzüne çıkmak için yukarı doğru yüzmeleri gerekiyordu. harrison için bir yaşam halatı tedarik edildi. yol boyunca eliyle o ipi tutup ilerlemesi gerekiyordu. çünkü her an bilincini kaybedebilirdi. büyük bir cesaretle ekip ve harrison suya daldılar, her şey güzel gidiyordu. bir süre sonra dalgıçlardan biri harrison’ın ipi artık tutmadığını fark etti. bilincini kaybetmeye başladığını anladı. ekip, harrison’ı kendine getirmek için uğraş verdikten sonra harrison tekrar kendine geldi ve 32 metre derinlikten sonra suyun yüzeyine ulaşabildiler.

    akşam olmuştu. günler sonra suyun üstüne çıkan harrison sesli olarak;
    -bütün gün suyun altında durmuşum!
    diyerek şaşkınlığını gizleyemedi. ilk şoku atlattıktan sonra arkadaşlarını sordu ancak hepsinin öldüğünü öğrenince artık gözyaşlarını daha fazla tutamadı ve ölüme karşı bu zamana kadar cesurca direnen kocaman adam hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

    görsel

    ancak sandığının aksine bir gün değil, tam üç gün boyunca suyun metrelerce altında yaşamaya çalışmıştı. hemen bir sağlık ekibinin çabasıyla özel bir basınç odasına yerleştirildi. vücut değerleri normal seviyeye gelene kadar orada kaldı.

    harrison, yaşamak için çok büyük bir çaba sarf etmişti. üstelik umudunu hep diri tutarak yaşadığı korkunç travmalara karşı kendini korumuş, tekrar yaşama ve gün ışığına dönmüştü. yaşadığı bu olaydan sonra dalgıç olmaya karar verdi. bunun altında yatan sebepse tahmin ettiğimiz gibi yaşadığı bu travmatik olaydı. onun yerinde bir başkası olsa ve böyle bir şey yaşasa bırakın dalgıç olmayı, suyun 1 metre yakınından bile geçmemeye özen göstererek hayatına devam ederdi. ancak suyun altında geçirdiği 3 gün ve yaşama savaşında takındığı tavırdan anlaşılacağı üzere o; dalgıç olup kendisi gibi deniz kazalarında ölümle burun buruna gelebilecek insanları kurtarmak için bu yola adım attı.

    ve ölümün nefesiyle birlikte, 60 saat boyunca vakit geçirdiği o zifiri karanlığın altına tekrar; bu amaçla girmeye koyuldu. üstelik bu defa ölümü bekleyen kazazede bir aşçı olarak değil, ölümle burun buruna gelenleri kurtarmak için çalışan profesyonel bir dalgıç olarak...

    bu hikayeden öğreneceğiniz, ders alabileceğiniz ve hayat felsefenize katkıda bulunarak ufkunuzu iki katına çıkarabileceğiniz onlarca şey var. gerisi size kalmış...

    ekleme: merak edip kaynak soranlar olmuş. bbc earth izliyorum akşamları fırsat buldukça. orada haftalık belirlenen belgesel dizileri var; bir tanesi ise harrison’ın hikayesini dinlediğim world’s deadliest weather bölümüydü. tesadüf eseri denk gelince izledim ve çok ilgi çekici bulunca paylaştım.
    bildiğim kadarıyla geriye dönük uzunca süre tekrar verilmiyor. ancak yine de bbc earth yayın akışına göz atabilirsiniz. bölümde; harrison’ın kurtarılma anını dalgıçların baş kamerasının kayıtlarından saniye saniye izleyebiliyorsunuz. onun dışında bu kadar kapsamlı bir kaynak bulamadım.

    ek ekleme: kurtarılma anı

    @fıratc nickli yazar arkadaş sağ olsun yukarıdaki linki bulup eklemem için göndermiş. siz de buradan bir kısmını izleyebilirsiniz.
  • akp’nin gidiyor olması.
  • yemek pişirmenin 14 yöntemi olduğunu ve her yöntemin yiyecekleri farklı şekilde etkilediğini biliyor muydunuz?

    bu yukarıda bahsettiğim 14 yöntemi 2 ana kategoride inceleyebiliriz; ıslak pişirme ve kuru pişirme. ama tabi buraya yazıldığı gibi basit değil bu yöntemler. öncelikle ıslak pişirme ve kuru pişirme nedir bunun tanımını yapayım, daha sonra bu yöntemleri tek tek açıklamaya çalışacağım.

    ıslak pişirme, adından da anlaşılacağı gibi, su veya su bazlı bir sıvının kullanılarak pişirmenin yapılması demektir. bu sıvılara su, şarap, bira, et suyu, tavuk suyu, süt, sirke gibi su bazlı olan her şey dahildir. kaynatma, ağartma, haşlama, buharlama, yahnileme gibi yöntemlerden oluşurlar. tüm bu yöntemlerin içerdiği sıcaklıklar aslında oldukça düşüktür çünkü su 100 santigrad dereceden daha fazla ısınamaz. kuru pişirme teknikleri arasında fırınlama, kavurma, kızartma, soteleme ve derin kızartma yer alır. kızartma kuru pişirme teknikleri arasındadır çünkü yağ, sıvı olmasına rağmen su bazlı değildir. kuru pişirme, 132 santigrad üzeri sıcaklıklarda pişirmeyi içerir. yiyeceklerin kahverengi olmasını sağlayan, bu daha yüksek sıcaklıklardır ve ıslak pişirme ile bu rengi almazlar.

    ıslak pişirme yöntemleri

    haşlama: basitçe, yemeklerin su bazlı sıvıda tam kaynatılmış halde pişirilmesidir. makarna, patates, pirinç, fasülye gibi nişastalı ve sert yiyecekler için en iyisidir. ancak balık gibi daha yumuşak yiyeceklere zarar verebilir. kaynatma ayrıca sosları daha kıvamlı hale getirmek için ve bakterilerle temas etmiş olabilecek yiyecekleri arındırmak için de kullanılır.

    ağartma: yemeklerin bir anlığına kaynar suya daldırılması ve ardından pişirme sürecini durdurmak için buzlu suya daldırılmasıdır. genellikle sebze ve meyve kabuklarını çıkartmak için gevşetmek ve sebzelerin rengini açmak, acıyı gidermek için kullanılır. bu yöntemde yiyecekleri eklediğinizde suyun sıcaklığının düşmemesi için bol su kullanılması gerekiyor.

    yarı haşlama: genellikle daha sonraki bir pişirme tekniğini hızlandırmak için bir süreliğine yiyecekleri kaynar suda pişirme tekniğidir. örneğin, havuç gibi sert sebzeleri bu teknikle yumuşatabilirsiniz ve kızarttıktan sonra çok sert olmazlar. ya da ızgarayı hızlandırmak için eti kaynatmak isteyebilirsiniz. yarı haşlama tekniği, sebzeleri dondurmadan önce de kullanılır, yalnız bazıları yarı haşlama değil de ağartma gerektirebilir. bu biraz da kullanılan yiyeceğin sertliğine bağlı.

    buğulama: 71 - 82 santigrad derece arasında, kaynama sıcaklığının altındaki suda veya su bazlı sıvılarda pişirmektir. bu, yumurta, balık veya meyve gibi hassas yiyeceklerle iyi sonuç veren nazik bir yöntemdir.

    kısık ateşte pişirme, 82 - 96 santigrad derece arasındaki sıcaklıklarda yapılan, buğulama ve haşlama arasındaki adımdır. et ve çorba hazırlamanın yanısıra, paça, kelle gibi sert bölgeleri ve göğüs etini yumuşatmak için kullanılan bir yöntemdir. bu yöntemi uygulamak için, suyu tamamen kaynatın, ardından ocağı kısın. zaman zaman yüzeye çıkan küçük baloncuklar görünce pişireceğiniz şeyleri suya atın.

    buharlama, kaynayan sıvının buharıyla pişirilmesidir. sağlıklı bir pişirme tekniği olarak kabul edilir çünkü yiyeceklere yağ katmaz ve besinler daldırma tekniklerinde olduğu gibi suya sızmaz. buharın buharlı pişiricinin altındaki bir sıvıdan gelmesi gerekmez - gıdanın kendisinden gelebilir. iyi bir örnek, kağıtta pişirilmiş balıktır: balığı parşömen kağıdına sarın ve bir fırında ısıtın, balık kendi suyunda buharlaşıp pişecektir.

    yahnileme, ısırık büyüklüğünde parçalar halinde kesilmiş etleri ve sebzeleri yiyeceği tamamen kaplayan sıvı içinde kısık ateşte pişirmektir. sert etler için iyidir, ancak her türden balık da pişirilebilir. ayrıca braising denen bir yöntemi daha vardır. bu yöntemde yiyecekler önce yağda kavrulup renk verilir ardından basınçlı bir kapta yahnileme olarak pişirilir.

    kuru pişirme yöntemleri:

    fırınlama, 132 - 232 santigrad derece arasında değişen sıcaklıklarda açık veya kapalı bir fırında sıcak hava ile uzun süreli kuru pişirme işlemidir. ekmek, kekler, hamur işleri, turtalar, patatesler, fasulye ve lazanya, bu yöntemle pişilerecek birkaç yiyecek.

    rostolama, esasen fırında ısıtılmış hava ile pişirme olduğu için fırınlama ile aynıdır, ancak rosto terimi yemek et olduğunda kullanılır. (veya kestane. kimse nedenini bilmiyor gibi görünüyor.) rostolanmış et genellikle bir tavada bir tel ızgaraya konur, bu nedenle etin tabanı ıslak kalmaz ve tavada toplanan et suları fırın içinde buharlaşarak etin daha lezzetli pişmesine olanak tanır. ipucu: rostolanmış etler, pişirildikten sonra 10 dakika kadar dinlenmelidir. bu, dilimleme sırasında et sularının yerleşmesine ve akmamasını sağlar.

    karartma, balık pişirmek için kullanılan bir tekniktir. çok sıcak ve çok kuru bir dökme demir tavada yapılır. balık, eritilmiş tereyağına batırılır, baharatlarla kaplanır, tavaya atılır ve her iki tarafı da bir ila iki dakika pişirilir. ipucu: gerçekten iyi bir havalandırmanız yoksa bunu iç mekanlarda yapmayın. karartma çok fazla duman yaratır.

    ızgara, yiyecekleri yukarıdan bir alev veya aşağıdan yayılan ısı ile pişirmektir. yiyecek bir ızgaraya veya oluklu bir tepsiye oturur ve yağların yiyeceklerden uzaklaşmasına izin verir. sürekli ısı istediğiniz için termostatın ısıyı kapatmasını önlemek için bazen broyler kapısını biraz açık tutmanız önerilir. ızgara, yumuşak etler için en iyisidir - ete kendine has bir aroma katar. mangal yapmak, ısı kaynağının yiyeceğin üstünde değil de altında olması dışında ızgara ile aynı teknik sayılır.

    kavurma, bir yiyeceğin yüzeyini yüksek ısıda hızlı pişirmektir. tavada, fırında veya mangalda yapılabilir. esmerleşme, gıdalardaki doğal olarak oluşan şekerleri ve proteinleri etkiler ve renklerini, dokularını değiştirerek tatlarının daha lezzetli hale gelmesini sağlar.

    kızartma, yiyeceğin 176 - 190 santigrad derece arasında ısıtılmış yağa tamamen daldırılmasıdır. doğru yapıldığında, yağ yiyeceğin içindeki suyu buhara çevirir, bu sadece yağın yiyeceğe girmesini engellemekle kalmaz (kaçan buhar yağı dışarıda tutar) aynı zamanda yiyeceği içeriden pişirir. kızartma kötü bir şöhrete sahiptir, ancak doğru şekilde yapıldığında, aslında ekonomik, güvenli ve sağlıklı bir pişirme tekniği olabilir. yağ yeteri kadar sıcak değilse yiyeceğin içine çok miktarda yağ girer, yağ çok kızgınsa yiyeceği yakar ve yapısını bozar. (kanserojen hale getirir)

    soteleme, çok sıcak bir tavada ince bir yağ tabakası ile tavada kızartmaktır. gıdanın yağı emmesini önlemek için hızlı yapılması amaçlanmıştır. eşit şekilde pişmeleri için benzer büyüklükte parçalara kesilen yiyecekler sık sık döndürülerek, yiyeceğin her tarafında hafif bir kızarmaya neden olur. (sauté, fransızcada "atlama" anlamına gelir ve yemeğin tavada nasıl hareket ettiğini ifade eder.)

    ek bilgi: bu yöntemlerin dışında mikrodalga ile pişirme yöntemi de son zamanlarda literatüre girmiştir. ama mikrodalga ile pişirme tekniği, yiyeceğin içindeki su moloküllerini harekete geçirmek ve bunların sürtünmesi ile ısı oluşturmak olduğundan, suyun kaynama sıcaklığı olan 100 dereceye kadar pişirme yapabilir. bu yöntemle en yaygın olarak yapılan pişirme, mısır patlatmaktır. aynı zamanda pratikliği yüzünden çoğu kişi yemeklerini mikrodalgada ısıtır.

    kaynakça:
    1) 10 essential cooking methods everyone should know
    2) list of cooking techniques - wikipedia
    3) 25 cooking techniques everyone should know
  • birine para göndermek için upuzun ıbanı yazmaya çalışmak yerine mail adresini bilmenizin yeterli olacağı
  • 1930’larda çocuklarda kekemeliğin nedeni genetik sebeplere bağlanıyordu ve tedavi edilmesi imkansız olarak görülüyordu. bu teoriye inanmayan wendell johnson yetimhaneden 22 tane çocukla bi deney başlatır.

    22 yetimi iki gruba ayırır. normaller ve kekemeler diye. ama gruplar tabiki de bu şekilde değildi. öğrencilerin dağılımı rastgeleydi.

    normal diye adlandırılan grupta gerçekte kekeme olan öğrencilerde pozitif gelişmeler oldu ve diğer normal öğrencilerde herhangi bi negatif etki olmadı. asıl mesele kekeme diye adlandırılan gruptaydı.

    öğretmenler bu gruptaki öğrencilere sürekli olarak kelimeleri tekrarlamayın, kekemelikle mücadele edin, kısa cümleler kurun gibi hatırlatmalar yapıyorlardı.

    bu 11 kişilik grupta 6 öğrenci en başta kekeme değildi, bunlardan 5i ciddi bi şekilde kekelemeye başladılar. 1i ise kekeme olmasa bile konuşması zorlaşmaya başladı.

    diğer, yani 5 tane normalde kekeme olan öğrenciyse
    daha da kötüleşti.

    işin kötü tarafı bu deneylerin negatif etkilerini gören araştırmacılar deneyi hemen sonlandırdılar ama sonradan kekeme olan normalde düzgün konuşan bu 5 öğrencinin kekemeliği kalıcı oldu ve o zamanki hiç bir terapi buna bi çözüm olmadı.

    uzun lafın kısası pozitif geribesleme neredeyse hayatın her alanında daha kıymetli.

    bu araştırma yapıldığında alınan negatif sonuçlar ve yetimler üzerinden yapılması ciddi yankı uyandıracağı için bilimsel dergide bi tez olarak yayınlanmadı. o sırada 2. dünya savaşı ve alman ve japonların insanlar üzerinde yaptıkları insanlık dışı deneylerde ortaya çıkınca bu araştırma tarihin karanlık köşelerine gömülmüştü.

    2001 yılında bu araştırmaya kaynak harcayan university of iowa halen o araştırmanın sonucundan dolayı kekemelik ile cebelleşen insanlardan resmî olarak özür diledi.

    kaynak

    —————————————————————
  • bilmiyordum öğrenmiş oldum.
    görme engelli bir kişi kırmızı-beyaz renkli baston taşıyorsa bilin ki işitme sorunu da var.
  • mukaddes roma vatandaşları qardaşlarım

    "taşların hareket ettiği ve ağaçların konuştuğu vakidir."
    shakespeare, macbeth

    bitkilerin gözleri yoktur. tıpkı bizim yapraklarımızın olmadığı gibi.
    ama bu onların göremediği anlamına gelmez. ya da onlarla bizim aramızda çok büyük farklılıklar olduğunu göstermez.

    duvara tutunmuş sarmaşığa bakarken, çok eskiden gerçekleşmiş rastgele bir olay olmasaydı, onun yerinde kendimizin olabileceğini aklımızdan geçirmeliyiz

    belki de hala onunla aramızda çok fark olmadığını ve bundan fayda görebileceğimizi bilmeliyiz.

    mesela bitkilerin gözleri yoktur ama görürler.

    380 nm – 390 nm aralığına denk gelen ultraviyole ışıklar, bitkilerin çiçeklenmesine rehberlik eder.

    400 nm – 410 nm aralığına denk gelen viyole mavi renkli ışıklar, bitkinin yeşil yaprak gelişimini destekler.

    440 nm – 460 nm aralığına denk gelen mavi ışık, kök büyümesini ve yeşil yaprak büyümesini destekler.

    585 nm – 595 nm aralığına denk gelen sarı ışık, besin içeriğini ve eser elementleri arttırarak tadı iyileştirir.

    600 nm – 610 nm aralığına denk gelen turuncu ışık, kök ve yaprak kalitesini arttırır, meyvenin tadını iyileştirir.

    660 nm – 670 nm aralığına denk gelen kırmızı ışık, bitkinin fotosentezini ve fotoperiyodunu destekler.

    730 nm – 840 nm aralığına denk gelen koyu kırmızı ışık ise, bitkinin büyüme ve çiçeklenme performansını dolayısıyla verimi arttırır.

    bitkiler güneşin gün içindeki ve yıl içindeki hareketine göre yapraklarına düşen ışığın dalga boyuna göre ne yapması gerektiğini anlar. ilk bahar daki ışığın dalga boyu ile meyvelerin olgunlaştığı ağustos ayındaki dalga boyu aynı değil. bitki ışık takvimini kullanarak kendisi için uygun olan kararları verir.
  • insanlar uygarlığı kurmadan önce gökyüzüne bakarak uyuyordu.

    göğün altında; yani insanlar yapay ışığı bulmadan, geceleri aydınlatmadan önce yıldızları seyrederek uyurdu.
    bu yüzden her kültürde, her kültürün dininde, milyonlarca yıldır baktığımız gökyüzünün etkisi vardır.

    atalarımız gökyüzüne bakarak güneş, ay ve gezinen yıldızlara bakarak toplamda 7 cisim belirlemişler ve bu 7'yi kutsal saymışlardır.

    bu 7'li atalarımız için öyle önemliymiş ki haftayı 7 gün olarak belirlemişler ve haftanın her bir gününü, bu 7 cisme göre isimlendirmişler.

    gezegenlerden parlak ve ağır hareket edenini babilliler marduk, iskandinavlar odin, yunanlılar zeus ve romalılar jüpiter olarak isimlendirmiştir.
    yani farklı kültürler, tek bir cisme kendilerince bir büyüklük atfetmiştir.

    soluk, hızlı hareket edene ama güneşten hiç uzaklaşmayana; romalılar, tanrının habercisi merkür'ün adını verirler.
    içlerinden en parlak olanaysa aşk ve güzellik tanrıçası venüs'ün adı verilir.
    kan kırmızısı rengine sahip olana ise savaş tanrısı mars'ın ve aralarındaki en ağır ilerleyenine ise zaman tanrısı satürn'ün adı verilir.

    o zamanki insanlığın çıplak gözden başka hiçbir araçları yoktur.
    gökyüzüne bakan insanlığın elinden ancak bu kadarı geliyordu: metaforlar ve göndermeler.

    sıra haftayı -yani 7 günü- tasarlamaya gelince, haftaya 7 gün tahsis edilmiş ve haftanın her bir gününe, gece gökyüzünde beliren 7 farklı ışığın adı verilmiştir.

    pazar, güneş'i ve pazartesi ay'ı temsil etmiştir.
    "(sun)say ve mo(o)nday"

    salı'dan cuma'ya kadar bütün günlere kelt/roma britanya'sını istila eden saksonların ve cermenlerin tanrılarının adı verilmiştir: salı (tuesday) yani cermen gök tanrısı 'tiwaz'ın günü' anlamına gelir.

    çarşamba (wednesday), odin'in ya da wodin'in günüdür ve hecelendiğinde "wedn's say" olduğu gibi.

    perşembe (thursday), iskandinav tanrılarının en güçlüsü, şimşek tanrısı "thor'un günü"dür.
    thunder (şimşek) aynı kökenden gelir.

    cuma (friday), aşk tanrıçası freya'nın günü, cumartesi (saturday) ise satürn'ün günüdür.

    fransızca, ispanyolca ve italyanca gibi latince kökenli bütün dillerde ise bu eğilim daha da belirgindir çünkü bunların hepsi haftanın günlerine (sırasıyla, pazar'dan başlayarak); güneş, ay, mars, merkür, jüpiter, venüs ve satürn'ün adı verilmiştir.
  • poşet çay, sıcak sudan nasıl çıkarılmalı?

    bazı poşet çayların etiketinde, demlendikten sonra poşetin sıkılmaması gerektiği yazar, öte yandan bazı çay poşetlerinde ise poşet sıkılabilsin diye özel olarak tasarlanmış bir bölüm bulunur. peki hangisi doğru, poşet çayı fincandan nasıl çıkarmalıyız?

    poşet çay
    bildiğiniz gibi poşet çay, demleme işlemini fincanda yapabilmek için geliştirilmiştir. küçük gözenekli poşetler içine konan çay ya da kurutulmuş bir bitki, sıcak su dolu fincana daldırılarak, 1-3 dakika arasında bekletildiğinde çay içmeye hazır hale gelir.

    tarihi
    ilk çay poşetlerinin tang hanedanı döneminde çay tadının ve aromasının uzun süre kullanabilmesi için kullanıldığı düşünülmektedir. ancak modern çay poşetlerinin ortaya çıkmasının ilginç bir hikayesi vardır.

    poşet çay, 1904 yılında tesadüfen icat edilmiştir. mucit thomas sullivan, müşterilerine göndereceği çay numunelerini, karton kutular yerine, ipek poşetler içinde göndermeyi akıl eder. numunelerin bu şekilde paketlenmesi, maliyeti düşürmektedir. ancak müşteriler numunenin, sıcak su dolu bardağa daldırılarak demlemek için dizayn edildiğini sanırlar, üstelik dizaynı çok beğenerek, yüksek miktarda sipariş verirler. bu çay poşetlerinin kullanmadan önce yırtılması gerekmektedir. ancak daha sonra gözenekli torbalara konulmasının demlemek için daha elverişli olduğu keşfedilir. poşetin sıcak suya daldırılmasının çayın tadını değiştirmediği keşfedilince de poşet çay üretimi ve kullanımı yaygınlaşır.

    poşet çay sıcak sudan nasıl çıkarılmalı?
    çay poşetinin fincandan çıkarılırken sıkılmaması gerektiği görüşünün ardında kimyasal bir neden yatar. çay tanen içerir. tanen birçok bitki türünde bulunan birleşiktir. daha spesifik olarak belirtmek gerekirse tanen proteine bağlanan polifenolik moleküller sınıfına girer. tanen sıklıkla tannik asitle karıştırılır. ancak aslında tanen, tannik asitin türlerinden biridir.

    nar, çilek, fındık, baklagiller, karanfil, vanilya vb. dahil olmak üzere birçok meyve ve sebze tanen içerir. tanenin sağlıkla ilgili bazı faydaları vardır. bununla birlikte, çay poşetinin sıcak sudan çıkarıldıktan sonra sıkılmaması önerisi de tanenden kaynaklanır. çay poşeti, sıcak suda demlendiğinde küçük bir miktar tanen konsantrasyonu suya karışır. ancak büyük bir bölümü bitki yapraklarında kalır. poşetin sıkılmasıyla içeceğe daha fazla miktarda tanen yayılır. bunun sonucunda içeceğin tadı acılaşır. bazı insanlar bu tadı fazla güçlü ve rahatsız edici bulurlar.ancak, bazı insanlar da bu acı tadı sever. onlar için çay içmenin zevki, bu buruk tatta gizlidir. sonuç olarak, poşet çayı sıcak sudan çıkarırken sıkıp sıkmama kararı tamamen kişisel tercihinize bağlıdır. çayınızı acımsı buruk bir tatta içmeyi seviyorsanız poşet çayı sıcak sudan çıkarırken sıkabilirsiniz.
105 entry daha