şükela:  tümü | bugün sorunsallar (6)
37641 entry daha
  • modern tiyatronun doğuşunu ve gelişimini hiç merak ettiniz mi? cevabınız evet ise, ilk bölümle geçmişe bir merhaba diyelim.

    öncelikle tiyatronun basit bir tanımı ile başlayalım.

    türkçeye italyancateatro” kelimesi ile giren “tiyatro” terimi, günümüzde “oyunun oynandığı yer”, “oyunu sahneleyen grup”, “sahnelenmek için yazılmış oyunların tümü” anlamlarında kullanılmaktadır.

    modern tiyatro - tiyatronun doğuşu

    batılı anlamda tiyatronun ilk örnekleri yunan edebiyatında görülür.

    bugünkü anlamıyla tiyatro, eski yunan toplumunda bereket tanrısı dionysos’u (diyanizos) kutsamak için yapılan bağ bozumu törenlerinden doğmuş, daha sonra bağımsızlaşarak bir sanat hâline gelmiştir.

    tiyatronun kurallarını ilk olarak aristoteles, poetika’sında belirtmiştir.

    tiyatronun ilk örnekleri trajedi ve komedi şeklindedir, daha sonra dram ortaya çıkmıştır.

    dram türündeki tiyatroları ilk defa romantikler yazmıştır, tiyatronun ilk örnekleri manzumdur (şiir biçiminde).

    aisklyos (ayklos) ve sophokles (sofokles) modern tiyatroyu ortaya çıkaracak değişiklikler yapmıştır.

    batı uygarlıklarında göstermeye bağlı edebî metinlere, toplu hâlde “tiyatro”, “drama”, “dramatik edebiyat” adları verilmiştir.

    tiyatro metinlerinde, anlatmaya bağlı metinlerdeki anlatıcının yerini, olayı doğrudan yaşayarak gösteren oyuncular alır.

    anlatmaya bağlı metinlerdeki “olay örgüsü”, göstermeye bağlı metinlerde “dramatik örgü” olarak adlandırılır.

    tiyatro öğeleri şunlardır: tiyatro eseri (oyun), olay veya durum, zaman, mekân (yer), kişiler, üslup, oyuncu, sahne ve seyirci.

    tiyatro oyununun bir metne bağlı olarak sahnelenmesi edebiyatla tiyatronun ortak yönünü oluşturur; çünkü tiyatro metni edebiyat sanatının özelliklerini yansıtır.
  • önceki entry'de tersine çevrilmiş çaba yasasından (law of reversed effort) bahsetmiştim. kısaca, bir şeyi fazlaca arzuladığımızda çabalarımızın tam tersi etkiyi yaratabildiğine dair bu yasa.

    şimdi ise bu problemi bir psikiyatrist perspektifiyle ele alan viktor e. frankl'in geliştirdiği başa çıkma yöntemi olan paradoksik niyet (paradoxical intention) yönteminden bahsedeceğim. fakat, bu yönteme geçmeden önce kısaca viktor e. frankl'den bahsetmek istiyorum.

    viktor e. frankl, yahudi olması sebebiyle hayatının dört senesini nazi toplama kamplarında her gün ölmeyi bekleyerek geçirmiştir. fakat, kamptan kurtulduğunda çok daha acı bir gerçekle yüzleşir frankl; annesi, babası, kardeşi ve hamile eşinin toplama kamplarında vefat ettiğini öğrenir. bir mahkumun elinden alınabilecek her şeyin (tüm sevdiklerinin) alındığını söyler, birisi hariç: "daima varlığını sürdüren, herhangi bir durum karşısında kişinin kendi tutumunu belirleyip kendi yolunu seçmesi özgürlüğü". bu acı tecrübeler viktor e. frankl'i derinden sarsmakla beraber, en uç noktaları bizzat yaşayarak içselleştirmesi yönüyle çalışmalarına derinlik kazandırmıştır. özellikle, insanlara hayatlarındaki sorunları hayatlarını doğru anlamlandırarak çözmeleri yönündeki psiko terapi metodu olan logo terapi metodunun gelişiminde frank'in tecrübelerinin önemli katkıları olmuştur.

    paradoksik niyet de logo terapi sınıfında bulunan psikoterapi yöntemlerinden birisidir. terapistler tarafından, anksiyete, korku, fobi ve hatta uykusuzluk tedavilerinde başvurulabilmektedir. bir korkudan kaçmak veya korkuyu azaltmaya çabalamak yerine paradoksik niyet metodu; korkuyu yenmek için korkulan şeyin gerçekleşmesini istemek ve bunun için özel çaba göstermeye dayanmaktadır. fakat, metodun neden işe yaradığını anlamak için önce korkuyu iyi anlamak gerekiyor.

    korku, evrimsel sürecin bize getirdiği en önemli hislerden birisi. zira, korku hayatımıza karşı oluşan tehditlere karşı hızlı ve verimli tepkiler vererek hayatta kalmamız için var. korkudan sorumlu olan limbik sistem öğesi amigdala aynı zamanda savaş veya kaç tepkileriyle birlikte hafızaya duygusal bilgilerin işlenerek kalıcı hale getirilmesinden de sorumludur. zira hayatı tehdit eden unsurlar, zihinde daha belirgin ve kalıcı hale getirilmeli ki, gelecekte savaş ya da kaç tepkisi daha etkin bir şekilde işleyebilsin. ancak, anlayabileceğimiz üzere evrimsel süreçte limbik sistem, hayatını plazada geçiren bir beyaz yakalının can sıkıntılarının çözümlenmesi için değil; her an olası bir ölüm tehdidiyle karşı karşıya kalabilen avcı-toplayıcı primat atalarımızın hayatta kalabilmesi için gelişmiştir.

    bu yüzden korkuya karşı verdiğimiz tepkilerin oldukça güçlü olması son derece normal. ancak, primat atalarımıza göre yaşam standartlarının iyileşmesi ve ölmemize sebebiyet verecek tehditlerin ciddi anlamda azalmasıyla beraber; hayatta kalma korkusuna ilişkin konulardaki korkuların yerini zamanla daha soyut korkular almaya başlamıştır. bu noktada da, korkuyu oluşturan unsurların çok azı hayatımızı tehdit ettiği için; korkuyu tetikleyen unsurlarda önemsizleşme gözlemliyoruz. haliyle korkunun kendisi, korkuyu tetikleyen unsurlardan daha zararlı bir hal alıyor.

    paradoksik niyet tekniği de ilhamını tam olarak buradan alır. bizim için hayat memat meselesi olmayan; bize verebileceği zarar çoğu zaman son derece sınırlı olan meselelere ilişkin korku absürttür. bu gibi durumlarda korkulması gereken tek unsur korkunun ta kendisidir; o halde korkuyla yüzleşilmesi gerekir.

    örneğin, kaygı duyduğunuz için uyku tutmuyor ve uykusuz kalmaktan mı korkuyorsunuz? o zaman kendinizi uyumaya zorlamak yerine tam tersini yapın uyumamak için elinizden gelen her şeyi yapın. öyle ki göz kapaklarınız kapanacak bile olsa açık tutmaya çalışın. çünkü siz uyanık kalmaya çalıştıkça, içinizde uykusuzluğa karşı olan anksiyete de azalma eğilimi girecektir.

    yahut da toplum önünde konuşurken rezil olma korkunuz mu var? o halde toplum önünde yapılan bir konuşmada kendinizi rezil etmek için elinizden geleni yapın. böylelikle, meseleyi zihninizde ne denli gereksiz büyüttüğünüzü anlayacaksınız.

    bir diğer örnek ise için ise tekniği geliştiren viktor e. frankl'in ein psychologe erlebt das konzentrationslager* eserine kulak verelim:
    “hatırladığım bir vakada, genç bir doktor terleme korkusuyla bana başvurdu. ne zaman çok terleyeceğinden korksa, bu kaygısı aşırı terlemeyi hızlandırmak için yeterliydi. bu döngüyü kırmak için hastaya, terlemenin tekrarlaması durumunda, bilinçli olarak ne kadar terleyebileceğini insanlara gösterme kararı vermesini tavsiye ettim. bir hafta sonra geri döndüğünde, ne zaman kaygısını tetikleyen biriyle karşılaşırsa kendi kendine, "daha önce sadece bir litre terliyordum, ama şimdi en az on litre terleyeceğim!" diyerek bu kaygısını aştığını belirtti. sonuç olarak, dört yıl boyunca fobisinden ızdırap çektikten sonra, tek bir seanstan sonra, bir hafta içinde kendisini kalıcı olarak kurtarabildi.”

    bu tedavinin işe yaramasının sebebi viktor e. frankl'e göre mizahi unsurları kullanarak kişinin kendi abartılı hislerine karşı kayıtsız hale gelebilmesiydi. bu konudaki ilhamı ise frankl, amerikan psikolog gordon allport'tan almıştı: "kendine gülmeyi öğrenen nevrotik, kendi kaygılarını yönetme ve hatta iyileşme yoluna girmiş olabilir."

    sonuç olarak korkular, hayatta kalma güdümüzün bir parçası olarak hayatımızda önemli bir yer kaplıyor. ancak, çoğu zaman zihnimizde gereksiz yere büyüttüğümüz korkular zihnimizi meşgul ettiği gibi eylemlerimize de ket vurabiliyor. böyle bir durumda verebileceğimiz tepkilerden birisi de; korkuyu yaşayarak, korkuyla bilinçli bir şekilde yüzleşmektir. böylece, korkularımız bizi yöneticiğine; biz korkularımızı yönetmeye başlarız.

    edit 1: ifade yanlışlığı düzeltildi, kizilca kiyamet'e uyardığı için teşekkür ederim.
  • queen'in afyon'da verdiği bir konser yoktur.

    (bkz: 14 temmuz 1987 queen afyon konseri)
  • kafka ve cehov'un babalarindan zorbalik gormus olmalari ve veremden olmeleri. kafka 40, cehov ise 44 yasinda veremden olmustur.
  • kanımız aslında mavi mi?
    kimi zaman damarlarımızın, özellikle de temiz olmayan, oksijen taşımayan damarlarımızdaki kanın mavi, mor, hatta yeşil gözükmesi insanların kanın orijinal renginin kırmızı değil, mavi olduğunu düşünmeye itmiştir. bu tamamen hatalıdır.
    kirli kan bile hiçbir zaman mavi renkte değildir; sadece deri üzerinden bu şekilde gözükür. kanın rengi parlak kırmızı (temiz kan) ile kopkoyu kırmızı (kirli kan) arasında değişir.
    kan, bazı hastalıklar nedeniyle de mavi renkteymiş gibi gözükebilir ve buna siyanoz adı verilir.
    örneğin hemoglobin kalıcı bir şekilde oksidize olduğunda (fe+2 yerine fe+3 iyonuna dönüştüğünde), kahverengi olan "methemoglobin" denen bir moleküle dönüşür ve artık oksijen taşıyamaz. deri üzerinden ise mavimsi bir renkte gözükür. bu, kırmızı kan hücrelerinin %2-3'lük bir kısmını oluşturur.
    kimi zamansa hemoglobin kısmen oksijen bağlar ve bu duruma "sülfemoglobinemi" denir. çok nadir olan bu hastalıkta da damarlar mavi renkte gözükür. bazı omurgasız hayvanlardaysa (özellikle karides ya da yengeçlerde) kan gerçekten de mavi renktedir. ancak omurgalılarda kan daima kırmızı renktedir.
  • ''inattentional blindness'' yani istem dışı körlük, halk arasında bakıp görmemek hakkında işi görmek olan radyologları ilgilendiren ilginç bir araştırma;

    görsel

    24 radyologdan tanıdık bir akciğer nodülü saptama görevi gerçekleştirmelerini istemişler. son vakaya ise ortalama nodülden 48 kat daha büyük bir goril yerleştirilmiş. radyologların %83'ü gorili görememiş. göz takibi ise, gorili görmeyenlerin çoğunun direk olarak gorile baktıklarını gösteriyor.

    kaynak
  • fahri trafik müfettişlerinin sözü kanun gibi bi şeymiş. ceza yazdığında kanıtlama zorunluluğu yokmuş, gizliliğine zeval gelmesin diye fotoğraf çekme zorunluluğu yokmuş. öyle ceza yazma yetkisi varmış kanuna göre.

    gerçekten hayretler içerisindeyim. ufkum on katına falan çıktı.
61 entry daha

hesabın var mı? giriş yap