şükela:  tümü | bugün sorunsallar (6)
  • türk halkının öğrendiğinde ufkunu iki katına çıkaracak bir konu var. onu burada paylaşmak istiyorum.

    türk tarihini ciddi derecede ilgilendiren iki tane lozan antlaşması vardır. bu anlaşmaların hangileri olduğu bilinmeden üzerine yorumlar yapılır, yalan yanlış bilgilerle insanlar yanlış yönlendirilir, sular bulandırılmaya çalışılır.
    ancak tarih okuyan ve okuduğunu anlayan kişiler gerçeğin ne olduğunu çok net görebilirler.

    * türk tarihini derinden etkileyen ilk lozan antlaşması 1912 yılında italya krallığı ile osmanlı imparatorluğu arasında imzalanan antlaşmadır.
    1912 yılında imzalanan lozan antlaşması, 1911 yılında yaşanan ve mustafa kemal’in de bizzat katıldığı trablusgarp savaşının bir sonucudur. tarih içerisinde yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için uşi antlaşması da denilmektedir. bunun sebebi ise, antlaşmanın isviçrenin lozan şehrinin uşi ( ouchy ) semtinde imzalanmış olmasıdır.
    bu antlaşmanın sonuçları ise şunlardır;
    - trablusgarp ve bingazi yeni bir kanunla özel bir statüde yönetilecek ve özerklik sağlanacaktır. bu maddenin bir sonucu olarak italya, trablusgarp ve bingaziyi rahat bir şekilde işgal edebilmiştir.
    - trablusgarp'da yaşayan halk dini inanış ve gelenek bakımından padişaha bağlı olacaktı. ancak diğer hususlarda kendi çıkarlarını gözetebilecektir.
    - belkide en önemli madde; 12 adalar italya krallığına bırakılacak ve balkan savaşları bitiminde 12 ada osmanlı imparatorluğuna geri verilecektir. tabi beklenen olmamış, adalar osmanlı imparatorluğuna geri verilmemiş, ikinci dünya savaşı sonunda adalar yunanistan'a devredilmiştir.

    bu anlaşma ile birlikte kuzey afrikada osmanlı hakimiyeti son bulmuştur. ve anlaşmanın üzerinden 108 yıl geçmesine rağmen adalar konusu hala güncelliğini korumaktadır.
    anlaşma yapıldığında ise dönemin sultanı, 35. osmanlı padişahı v. mehmed reşad'tır.

    * türk tarihini derinden etkileyen ikinci lozan anlaşması ise, 1923 yılında türkiye büyük millet meclisi temsilcileri ile britanya imparatorluğu, fransa cumhuriyeti, italya krallığı, japon imparatorluğu, yunanistan krallığı, romanya krallığı, sırp krallığı, hırvat krallığı, sloven krallığı arasında imzalanan ve türkiye cumhuriyetinin kuruluş belgesi ve tapusu olarak kabul edilen bir anlaşmadır.
    1918 yılında sona eren birinci dünya savaşı sonrası itilaf devletleri ile osmanlı imparatorluğu arasında imzalanan serv anlaşmasına karşı olarak başlatılan milli mücadelenin bir sonucu olarak imzalanmıştır.
    1919-1923 yılları arasında yaşanan ve mustafa kemal'in önderliğinde başarıyla sonuçlandırılmış türk kurtuluş savaşının taçlandırıldığı, türkiye cumhuriyetinin uluslararası arenada tanınmasının sağlandığı ve türk milletinin yok oluşunun engellendiği bir anlaşmadır.
    bu anlaşma ile;
    - türkiye'nin suriye, ırak, iran ve yunanistan sınırları mîsâk-ı millî sınırlarına en yakın olacak şekilde kabul edilmiştir.
    - yunanistan savaş suçu işlediğini kabul etmiş ve türkiyeye tazminat olarak karaağaç ve bosna köyünü vermiştir.
    - kapitülasyonlar tamamen kaldırılmıştır.
    - azınlıklar sorunu çözülmüş, bütün azınlık grupları türk vatandaşı olarak kabul edilmiş ve hiçbir ayrıcalıktan yararlanmayacakları kabul edilmiştir.
    - osmanlı imparatorluğundan kalan borçlar osmanlı devletinden ayrılarak kurulan diğer devletler arasında paylaştırılmıştır. ( bu anlaşma öncesinde bütün borcun türkiye tarafından ödenmesi isteniyordu. )
    - boğazlar konusunda yapılan görüşmeler neticesinde başkanı türk olan bir uluslararası kurul oluşturulmuştur. bu konu 1936 yılında montrö boğazlar sözleşmesi ile nihayete erdirildi ve boğazlar türk hakimiyetine bırakıldı.
    - patrikhanelerin osmanlı imparatorluğu zamanında verilen ayrıcalıkları da kaldırıldı.

    bu anlaşma ile birlikte anadoludaki türk varlığı tarihin sonuna kadar güvence altına alınmıştır. dönemin lideri ise, türkiye büyük millet meclisi reisi ve türk orduları başkumandanı mustafa kemal paşadır.

    günümüzde ise bu anlaşmalar birbirlerine karıştırılarak halkın önüne atılıyor ve milli değerler zedelenmeye çalışılıyor. halbuki bu konuyu siyasilerin değil de tarihçilerin ağzından dinlesek her şeyi çok net bir şekilde anlayacağız.

    ancak şöyle de bir gerçek var ki; okumayı ve öğrenmeyi sevmeyen halkımız bu özelliklerine oranla kulaktan dolma bilgileri ve hurafeleri çok seviyor. kendisine doğruyu aktarınca da seni vatan haini ilan etmekten çekinmiyor.
    aslında gerçeği anlayabilse gerçekten ufkunu iki katına çıkartacak.

    tarih bilincinden ve birikiminden yoksun bırakılmış bindirilmiş kıtalar, adaları 1923 yılında imzalanan lozan barış antlaşmasıyla kaybettiğimizi zanneder. ancak gerçek tarih bizlere 1912 yılını işaret etmektedir.
  • joseph -> yusuf
    solomon -> süleyman
    benjamin -> bünyamin
    abraham -> ibrahim
    gabriel -> cebrail
    michael -> mikail
    david -> davut
    jacop - > yakup
  • -osmanlı'da yasaklanan kitaplar

    -1576 yılında ııı. murat döneminde rafizilere ait kitapların toplatıldığı söyleniyor. sanırım ilk kitap yasağı olarak bunu söyleyebiliriz. sonraki yıllarda geniş çaplı olmamakla beraber yasaklanan, toplatılan kitaplar olmuştur. toplatılan kitaplar genel olarak ahlaki ya da siyasi sebeplidir.

    -madde madde kaynaklardan ulaşabildiğim yasaklı kitapları yazacağım. kısa kısa da kitaplarla ilgili bilgi vereceğim.

    -hubanname: 1793 yılında enderunlu fazıl bey tarafından yazılmıştır. fazıl bey karakter olarak da farklı biridir. kendisi akka şehrinde doğmuş, devlet hizmetinde görev yapmış bir aileye mensuptur. enderun mektebinde eğitim aldığı için “enderunlu” lakabı verilmiştir. ancak eşcinsel eğilimleri olduğundan dolayı enderundan atılmıştır. bu eserde dünyanın birçok ülkesindeki genç erkekleri anlatıyor. kitaptan örnek vermek gerekirse : “hint erkeği: karaca kuruca hûbânlardır / şive vü işvede hayvânlardır. istanbul erkeği: gerçi kim cüsseleri nâzikdir / akl ü irfana bütün malikdir”

    -zenanname: fazıl bey hubanname’den sonra dünya kadınlarının güzelini, çirkinini, iyisini, kötüsünü anlattığı bu eserini yazar. bu eserde kadınların davranışlarını, giyim kuşamlarını, geleneklerini de anlatmıştır. kitaptan örnek vermek gerekirse: “ispanya kadınları: sanki incüyi eritmişlerdir/tıynet-i pakine katmışlardır. tatar kadınları: zenn-i tatar olamaz vasfa seza /canavar çehreli maymun sima”

    -bu iki kitap 1838 yılında matbaada basılmış, edebe aykırı bulunmuş bu yüzden toplatılmıştır.

    -seyahatname: evliya çelebi’nin seyahatnamesi de bir dönem yasaklanan kitaplardan olmuş. hatta içinde lüzumsuz, boş bilgiler olduğu gerekçesiyle yasaklanmış. (evliya çelebi’yi merak edenler: şuradan izlenir, buradan okunur.)
    -1843 yılında alınan izinle istanbul’da seyahatname’nin 1200 adet baskısı yapılır. baskılar istanbul kitapçı esnafı tarafından satılır. seyahatname çok ilgi görür ve kısa sürede tükenir. bunun üstüne kitapçı esnafı tekrar basım yapılmasını ister. görüşmeler sonucunda 1846 yılında 1200 baskı yapılmasına karar verilir. yeni baskı yapılır ancak piyasaya sürülmeden meclisi vala tarafından kitabın satışı yasaklanır. gerekçe olarak eserde uygunsuz ifadeler, boş ve yalan hikayeler olduğu söylenir. kitaplar depoya kaldırılır ve yakılarak imha edilmek üzere bekletilir. kitaplar 3 yıl depoda bekler, 1849 yılında maliye nazırı safveti paşa kitapların depoya kaldırılmasıyla devletin zarara uğradığını söyler. birinci baskının yapılıp zaten satıldığını söyleyerek ikinci baskının yasaklanmasına itiraz eder. itiraz üzerine eser tekrar incelemek için şeyhülislam arif hikmet efendi’ye verilir. şeyhülislam inceleme sonucunda eserde yalan, yanlış hikayelerin olduğunu, ancak bu hikayelerin halkın hoşuna gittiğini söyler. şeyhülislamlık olarak esere cevaz verilemeyeceğini bu yüzden görmezden gelinebileceğini açıklar.

    -şimdi bahsedeceğim iki eser ıı. abdülhamit döneminde sansüre takılan ve yayımlanmasına izin verilmeyen kitaplardır. yasaklanma sebebini ayrıntılı okumak isterseniz, kaynakça kısmındaki eserlerden yararlanabilirsiniz.

    -kısas-ı enbiya (peygamberlerin kıssaları): kısas-ı enbiya, ahmet cevdet paşa’nın hz. adem’den hz. muhammed’e kadar gelen tüm peygamberlerin hikayelerini anlattığı eseridir. ayrıca türk-islam devletlerinden ve osmanlı devleti’nin kuruluş yıllarından da bahsedilmektedir. kitap içerik olarak bakıldığında gayet faydalı görülmektedir. ancak kitapta bulunan bazı kelimeler (yıldız, murad, sakal, ermenistan, millet, tepe, birader, vatan..) yüzünden sansüre takılmış, yasaklanmıştır. yasağa takılan bir cümleyi örnek verirsek: “musa aleyhisselam tevrat ile tur dağından gelir. geldiğinde israiloğulları’nın buzağıya taptığını görür. bunun üzerine üzülür. samirilere kandırıldılar diye harun aleyhisselamın sakalından tutar.” cümledeki “sakal” kelimesi sansüre takılmıştır.

    -vatan yahut silistre: namık kemal’in tiyatro eseri ilk yazıldığında ismi vatan’dı. 1853’teki osmanlı-rus savaşında silistre’deki türk askerinin gösterdiği cesaret ve fedakarlıklar anlatılıyor. eser ıı.abdülhamit dönemi öncesinde yazılmıştır. hatta sultan abdülaziz, sarayda tiyatro olarak huzurunda oynatılmıştır. sonraki yıllarda “vatan” kelimesi ayrılıkçı düşünceleri destekleyeceğini düşünülerek sansüre uğramıştır. namık kemal’in bu eseri de sansüre uğrayıp, yasaklanmıştır. hatta namık kemal’in eserleri siyasi anlamda muhalefet aracı olarak görülmüş, yasak yayın olarak değerlendirilmiştir.

    entry videosu
    tarih ve genel kültür içerikli videolar hazırlıyorum. amacım güzel vakit geçirirken bir şeyler öğrenmek/öğretmek. youtube kanalıma bakmak isterseniz buradan ulaşabilirsiniz.

    kaynakça
    •çağrı çalışkan, ıı. abdülhamid döneminde kitaplar üzerinde sansür uygulamaları (1876-1909).
    •uğur demir, yasaklanan ve sansürlenen bir kitabın macerası evliya çelebi seyahatnamesi’nin ilk baskıları.
    •nebiye öztürk, zenanname enderûnlu fazıl.
    •saliha içen, hûbanname ve zenanname’de metin-resim ilişkisi.
  • sizinle bugün 19.yüzyıla gidiyoruz rusya'nın en büyük şairlerinden, modern rus edebiyatının kurucusu "alexandr sergeyeviç puşkin'in" ölümüne, 19.yüzyılda düello rusya'da inanılmaz bir şekilde yayılmıştı, öyle ki insanlar anlaşmazlıklarını düelloyla halletmeye kalkıyorlardı.puşkin'in ise "natalya gonçarova" isimli bir karısı vardı.natalya gerçekten çok güzeldi, güzelliği dillere destandı,hatta o kadar güzeldi ki kendi güzelliğine aşık olmuştu, neyse efendim takvimler 1836 yılını gösterdiğinde, aristokrat çevrede natalya hakkında birçok dedikodu dolaşmaya başladı, bu dedikodular; çarın muhafız alayında görevli, fransız ihtilali’nden kaçan bir ailenin çocuğu ve hollanda büyükelçisi baron van heeckeren’in evlatlığı olan baron d’anthès ile natalya’nın gönül ilişkisi olduğuna yönelikti, bu dedikoduların üzerine puşkin, isimsiz bir mektup aldı bu mektup puşkin’in ‘’boynuzlu bir koca’ olduğunu ima ediyordu, d'anthès adındaki bu fransız, puşkin'in karısı natalya'ya kur yapıyordu, zaten son derece mutsuz bir evlilik geçiren puşkin için bu mektup, son damlaydı, zaman kaybetmeden dantes'i düelloya davet etti, baron van heeckeren’in araya girmesiyle; düello, kısa bir süre için ertelendi, ancak, puşkin’in öfkesi dinmedi, çünkü dedikodular devam etmekteydi, d’anthès, hâlâ natalya’nın etrafında dolaşmaktaydı. bunun üzerine puşkin, hem d’anthès’e hem de üvey babasına hayli aşağılayıcı ifadeler içeren bir mektup gönderdi, tek isteği tekrardan bir düello ayarlayabilmekti. istediği düello 27 ocak 1837'de gerçekleşti ilk atış hakkına sahip olan d’anthès, puşkin’i karnından vurdu.aldığı darbe sebebiyle puşkin, rakibini ancak omzundan yaralayabildi. puşkin, o dönemler ölümcül sayılan mermi yarası sebebiyle, iki günlük ıstırap sonrasında, 29 0cak’ta vefat etti. şairin ölümü üzerine başlayan huzursuzluk, neredeyse hükümete karşı bir ayaklanma noktasına geldi,
    puşkin’in cenazesi ise, herhangi bir ayaklanmayı önlemek adına, bir gece yarısı polis tarafından kiliseden alınıp mihaylovskoye köyü’ne götürülerek toprağa verildi.
    "puşkin adeta ileriyi gören bir peygamber gibidir. "
    (dostoyevski)
  • bir cinayet işlenir. bir berber, bir bahçıvan ve mesleği bilinmeyen biri, birlikte husumet içinde oldukları bir memuru öldürür. sonra gidip cinayeti adamın karısına da söylerler, lakin kadın sessiz kalır ve bunu yetkililere bildirmez. sonradan olay duyulur ve suçlular mahkemeye çıkarılır. 11 kişilik mahkeme kurulunun 9 üyesi, katiller kadar, bu cinayeti yetkililere haber vermeyen kadının da aynı şekilde cezalandırılması gerektiğini söyler. ancak bugünkü jüriler gibi halk arasından seçilen kuruldan 2 kişi kadının cinayete ne azmettirici olarak ne de bedenen katılmadığını, suçsuz sayılması gerektiğini savunurlar ve bunu diğerlerine kabul ettirirler. zaten ölen adam da karısına doğru dürüst bakmamakta, görevlerini yerine getirmemektedir. üç adam ölümle cezalandırılır, kadın serbest bırakılır…
    şimdi işin ilgi çekici yanına gelelim.
    bu olay 3870 yıl önce sümer kenti nippur’da yaşanıyor. ve antik nippur kentinde bulunan bir tabletten çözümleniyor. bu aynı zamanda, tarihteki yazılı ilk mahkeme kararı olarak kayıtlara geçiyor. karakterlerin isimleri şöyle:
    katil berber: nanna-sing
    katil işsiz: lu-sin
    katil bahçıvan: enlil-ennam
    öldürülen memur: lu-innanna
    ölenin karısı: nindada
    kral: ur-ninurta
    mahkemer: nippur kurulu
    kadını savunan üyeler: şu-lilum ve ubar-sin
    daha da güzeli bu tableti bularak çevirisini yapan uzmanlar, bu kararı, pennsylvania üniv. hukuk dekanı o. j. roberts’a danıştıklarında, günümüz mahkemesinin de aynı kararı alacağını öğrenmişler. merak edenler 1950 de çekilen “12 öfkeli adam” filminde konuyu aynen görebilirler.
    *adalet, her zaman adalettir, zamana bağlı olarak değişemez…
    tarih sumer’de başlar /s. n. kramer.
    çeviri /muazzez ilmiye çığ.
  • en çok ilgimi çeken başlık olan bu başlığa bir katkıda daha bulunmak istiyorum.

    piyasada satılan cerrahi maskelerin çoğu ön ve arka kısmına koyulan tela denilen bir tekstil katmanı kullanır, bu tela (bkz: spunbond) maskeyi daha sağlam, yüze oturmasını ve tok durmasını sağlar kısmi olarak virüs koruması da vardır. lakin asıl virüsün geçirgenliğini engelleyen, polimer esaslı melt blown dur. melt blown iki telanın arasında bulunur ve virüsün geçirgenliğini %90 ile %99 engeller.

    maskenizi alırken eczacınıza danışınız demek isterdim ancak onlar da bilmiyordur muhtemelen.

    edit.imla
  • virüslerin erkekleri daha şiddetli etkilemesinin nedeni varmış. kadınlar hayatı yaratma (doğurganlık, emzirme, besleme, bakım vb.) kapasiteleriyle, virüsler için, erkeklerden daha değerliymiş. o yüzden, erkekler için öldürücü olabilen virüsler kadınlara karşı daha koruyucu, centilmen ve nazikmiş. coronavirüsün de erkekleri daha çok vurduğu malum. yani kadınlar virüsler için daha değerli konakçı oluyorlarmış

    kaynak: https://www.rt.com/…0278-viruses-evolved-men-women/
  • cırcır böcekleri nin biyolojik termometre görevi görmesi. bugün öğrendim efendim hemen açıklayalım:

    cırcır böceklerinin 8 saniyedeki ötüş sayısına 5 eklenince o ortamdaki hava sıcaklığının kaç derece olduğu bulunabiliyormuş.

    kaynak da ekleyelim buyurun
  • orta çağ'da fransız bir kasabada kadınlar, sabah evden çıkan kocalarına düşük dozlu öldürmeyen ancak hastalanmalarına neden olan bir zehir verirlermiş.

    akşam olunca eşleri ola ki geceyi başka bir yerde geçirmek isterlerse ağrı şiddetini zaman geçtikçe artırır bulantı, kusma, baş ağrısı vs eklenirmiş mevcut rahatsızlığa. eve geldiklerinde panzehir içirilen erkekler bir anda sağlıklarına kavuşur ve huzuru, mutluluğu eşlerinden başka bir yerde aramamalılarına inanırlar, evlerine ve eşlerine aşırı bağlı kalırlarmış.
  • cep telefonu türkiye'de ilk kez dönemin cumhurbaşkanı süleyman demirel tarafından 1993 yılında kullanıldı. aradan 25 yıl geçmesine rağmen neden hala yerli telefonumuz yok? bir vatan hainliğinin incelenmesi, buyrun !..

    ilk telefonun türkiye'de kullanıma geçmesinden sadece 9 ay sonra aselsan'da görevli 30 kişilik bir mühendis grubu ilk yerli telefonumuzu ürettiler. telefonun adı "aselsan 1919" idi.

    görsel

    görsel

    takdir edersiniz ki o yıllarda samsungmuş, apple'mış hak getire.. motorola, ericsson ve nokia gibi markalar revaçta. e tabi bir de dünyada cep telefonu üreten 9. ülkenin markası olarak aselsan çıkıyor bir de karşılarına.

    aselsan, aselsan 1919 markalı ilk telefonundan piyasaya 500 tane sürer. çok az demeyin, o zamanlar cep telefonu kullanım oranı nüfusa oranla yüzde bir civarındaydı.. ayrıca cep telefonu da oldukça pahalıydı tabi ki.

    ilk 500 cep telefonunun iç piyasada kullanıma arzıyla telefondan çok memnun kalınır. ilerleyen ikinci mali çeyrek döneminde(3 aylık dönem) 10 ülkeye 5.000'den fazla telefon ihraç edilir.

    toplamda 7500 küsür telefon üretmiş olan aselsan'ın aselsan 1919 adlı telefonu 1995 ingiltere teknoloji fuarında birinci seçilir. nokia,motorola,ericsson gibi günün devlerinin de katıldığı teknoloji fuarında,aselsan'ın yaptığı telefon titreşim özelliğine sahip tek telefondur:)

    yani aslında bugün tüm dünyada kullanılan cep telefonlarındaki titreşim özelliğinin patenti türkiye'ye aittir, fikir babası da türk mühendislerdir. bu patentten de çok paralar kazanılabilirdi, tabi bahsedeceğim ihanet olmasaydı:)

    birleşik krallıkta alınan bu başarıdan teşvik olan aselsan, hemen 1920 ve 1923 modellerini çıkartmak için işe koyulur. ilerleyen modellerde daha büyük işler başarılması için nokia'dan daha başarılı olmasına rağmen, aselsan'a oradan bir mühendis getirtilir..

    üretilmesi planlanan aselsan 1920 adlı telefonun dönemin telefonlarına göre gelişmiş olan versiyonu tam üretilecekken titreşim de dahil 1920'nin tüm özelliklerinin patentinin nokia tarafından alındığı duyurulur.. 1920 üretimi mahkeme yoluyla engellenir..

    dönemin hükümeti aselsan'a sahip çıkmaz.. patent olayından sonra nokia'dan gelen mühendis istifa eder ve işine geri döner.. buna öylece göz yumulur.. aselsan yılmaz ve patentlerin kullanım hakkını nokia'dan alıp 1923 üretimine geçmeye başlar.

    1923lerden 1000 adet üretilir. dönemin bu tarz teknolojik aletlerinin halka dağıtımı çukurova holding'in kvk denilen kuruluşunun tekeli altındadır.holding, 1923'leri satın alır;dağıtmaz ve stoklar.stokladığı miktarın bedelini nokia'dan alır ve yerine nokia'yı piyasaya dağıtır.

    dolayısıyla türk milleti kendi üretimi olan, "yerli ve milli" olan 1920 ve 1923'leri piyasada bulamaz hâle gelir. aselsan zarara geçtiğinden bir süre sonra telefon üzerine teknoloji araştırmalarını bırakır ve sonuç olarak yerli telefon hayal olur..

    bir yorum: eğer bu ihanetlerle karşılaşmamış olsaydık bugün çok yüksek teknolojilerde dünya devi bir telefon markamız olabilirdi. bir not da bırakayım, nokia'lı mühendis aselsan'a tehditlerle işe aldırılıyor. tehditleri dönemin hükümeti yapıyor..bunun adı şirketokrasi'dir.

hesabın var mı? giriş yap