şükela:  tümü | bugün sorunsallar (7)
  • size yapılacak bir kolonoskopi işleminin daha kısa ve acılı olmasını mı, yoksa dikkatlice yapılıp uzun sürmesini mi tercih edersiniz?

    daniel kahneman ve donald redelmeier 1990'ların başında, deneyimleyen ve anlatıcı benlikleri araştırmaya başlarlar ve kolonoskopi'ye giren hastalar üzerinde bir çalışma yaparlar. hastalar açısından oldukça rahatsız edici olan bu işlemi daha katlanılır hale getirmek için süreyi mi kısaltmak iyi olur, yoksa daha yavaş ve dikkatli çalışmak mı?

    bu sorunun cevabını bulmak için kahneman ve redelmeier, 154 hastadan kolonoskopi prosedürü sırasında birer dakika arayla acı seviyelerini puanlamalarını ister. acıyı ölçmek için 0 ile 10 arasında bir ölçeklendirme kullanırlar. dakikalık ölçümlerin yanında, işlem sonrası bir ortalama acı puanı vermeleri istenir. ortaya çıkan sonuçlar şaşırtıcı olmuştur.

    hastalar her dakika acıya verdikleri puanı ve geçen zamanı görmezden gelerek sadece doruk-son kuralına (peak-end rule) uygun puanlama yaparlar.

    bu ne anlama geliyor anlatalım:

    8 dakika süren kolonoskopinin en kötü anında 8, son dakikasında 7 puan acı çektiğini bildiren bir hasta, prosedürün genelinin puanlanması istendiğinde 7.5 puan acı hissettiğini belirtir.

    24 dakika süren bir işlem sırasındaki en yüksek acı puanı yine 8 iken, hasta uygulamanın son dakikasında 1 puan acıya maruz kaldığında sürecin ortalamasını 4.5 olduğuna kanaat getirir. üç kat daha uzun sürerek toplamda çok daha fazla acıya neden olması, hastanın hafızasında hiçbir iz bırakmaz. anlatıcı benlik deneyimleri biriktirmez, ortalamalarını alır.

    peki hastaların tercihi daha kısa ve ağrılı bir kolonoskopi mi, yoksa daha uzun ve dikkatli bir uygulama mı olurdu? hastaların iki farklı benliğinin farklı beklenti ve istekleri olduğundan bu soruya tek bir yanıt vermek mümkün değildir. elinin hafif olmasıyla ün yapmak isteyen bir doktor, testin son etabını uzatıp acınızı azaltabilir ve anlatıcı benliğiniz sayesinde istediği üne kavuşabilir. pediatristler ve veterinerler de bu yönteme başvurur. can yakan iğnelerinden sonra çocuk ya da köpeklere bir şeker verirler. anlatıcı benlik doktor ziyaretini hatırladığında, son andaki on saniyelik mutluluk tüm muayenenin endişe ve ağrısının anılarını götürüverir.

    evrim bu hileyi çok önce keşfetmiştir. doğum sırasında kadınların yaşadığı dayanılmaz acılar düşünüldüğünde aklı yerinde hiçbir kadının bir daha doğurmak istemeyeceği varsayılabilir. ancak doğumun sonunda ve takip eden günlerde hormon sistemi ağrıyı azaltan ve rahatlamayla beraber mutluluk hissi de yaratan kortizol ve beta endorfin hormonları salgılar. bunların yanı sıra bebeğe duyulan sevgi, arkadaşlar, aile üyeleri ve milliyetçi duygular sayesinde doğum travması olumlu bir anıya dönüşür.

    2428 isveçli kadından doğumun üzerinden iki ay geçtikten sonra doğum anılarını anlatmaları istenir. aktarılan deneyimlerin yüzde 90'ı olumlu ya da çok olumludur. bu kadınların yüzde 28.5'i yaşadıklarını hayal edilebilecek en kötü acı olarak tanımlamalarına rağmen...

    anlatıcı benlik bir elinde keskin bir makas, diğer elinde kalın uçlu siyah bir kalemle anılarımızla oynar. en korkunç anları sansürlerken mutlu sonla biten hikayelerimizi arşivler.

    kaynak: yuval noah harari - homo deus yarının kısa bir tarihi sf. 297-299
  • groundhog day filminde bill murray'nin yaşadıklarının bir benzerinin gerçekten de tarihte yaşanmış olması.

    olay tıp literatüründe "hm vakası" olarak geçiyor. henry molaison adlı hasta, şiddetli epilepsiden mustarip bir şekilde tedavi görürken, doktorlar en sonunda henry'nin beyninin bir bölümünü almaya karar veriyorlar. bu ameliyat, henry'nin epilepsi nöbetlerine son veriyor; fakat daha ciddi başka bir sonuç ortaya çıkıyor. ameliyatla alınan beyin kısımları arasında anıların depolanmasını sağlayan hipokampus da bulunduğu için, henry hayatının geri kalanında bir daha anı biriktiremiyor. 1953 yılında ameliyat olduğunda 27 yaşında olan henry molaison, ameliyat olduktan sonra gözlerini açtığı her gün, kendi zihninde hâlâ ameliyat olmadan önceki kişi olduğunu sanmaya başlıyor. ve gün içerisinde ne yaşarsa yaşasın, birkaç saat içinde yaşadıklarını unutmaya başlıyor. yaşadığı problemle ilgili araştırma yapmak için kendisiyle her gün bıkmadan usanmadan tekrar tekrar tanışan suzanne corkin'i, ertesi gün hatırlayamıyor örneğin. ve yıllar geçip de yaşlandıkça ve fiziksel anlamda değişim yaşamaya başladıkça, her gün, tekrar tekrar, aynada gördüğü yüze şaşkınlıkla bakmaya başlıyor. çünkü gerçekte 80 yaşında da olsa, aradan geçen onlarca yılı hatırlayamadığı için, kendisine göre o hâla 27 yaşında.

    henryciğim molaison'ın hikayesini öğrendiğimden beri hakkında düşünmekten kendimi alamıyorum. her gün ne yaşarsanız yaşayın, gece yatağa girdiğinizde yaşadıklarınızı çöp kutusuna atıyorsunuz. hiçbir şey hatırlayamıyor, bugün ile dün arasında bağlantı kuramıyor, ne plan yaparsanız yapın, ertesi gün verdiğiniz kararları hatırlamıyorsunuz bile. belki bugün "işte hayatımın kadını" dediğiniz harika biriyle tanıştınız, "ben bununla evlenirim ki" dediniz; ama ertesi gün o kadına dair hiç ama hiçbir şey hatırlamıyorsunuz. başlarken groundhog day'e benzetmiştim bu olayı ama, entry ilerledikçe sanki 50 first dates'i de fena bir şekilde andırdığını fark ettim. bilemiyorum altan... (ekleme: koskoca memento'yu unutmuşum iyi mi... teşekkürler @leylin)

    murathan mungan, çok sevdiğim bir sözünde, "hatırlamak için bir hafızamız varken, unutmak için elimizde hiçbir şeyin olmaması, hayatın bize attığı en büyük kazıktır." demişti. hipokampusumuzu mu aldıralım illa?
  • hülagû'nün asla ele geçirilemez denilen alamut kalesi'ni tarih sahnesinden silmesi hakkında;

    hülagû; cengiz han'ın torunu, ilhanlı devleti'nin kurucusu ve ilk hükümdârıdır.
    adının geçtiği ilk kaynağa göre daha 9 yaşında iken 11 yaşındaki abisi kubilay ile birlikte at üzerinde ava çıkmış ve iyi bir av çıkardıkları için dedeleri cengiz han tarafından ödüllendirilmişlerdir.
    mengü han döneminde bu iki kardeşten kubilay, çin üzerine; hülagû ise yakındoğu'ya sefere gönderilir.

    moğol merkezî kurultayı, hülagû'ye bu dönemde islâm dünyasında terör estiren ismailî yani haşhaşî tehdidini ortadan kaldırması görevini verir.
    hatta hülagû, meşhur bağdat saldırısını gerçekleştirip halife müstas'ım billah'ı öldürmeden önce kendisine mektuplar yazıp alamut kalesi'ni ortadan kaldırmak istediğini, abbasî - islâm halifesi olarak kendisinin de bu konuda ona asker göndererek yardımcı olmasını istemiş fakat bu isteği kabul görmemiştir.

    nitekim hülagû'nün ordusu tarih boyunca onlarca kez binlerce asker tarafından kuşatılan ama hiçbir zaman ele geçirilemeyen alamut kalesi'ni 1256 yılının aralık ayında bir kez daha kuşatır. bu kuşatmada kayıtlara göre 200.000 civarında çadır vardır.
    kaleye sadece dar bir patikadan çıkılabilmektedir ve elbruz dağları üzerinde yaklaşık 2.000 metre yükseklikteki bu kaleye bu yoldan saldırıya uğramadan ulaşmak mümkün değildir.

    askerler, umutsuz bir şekilde kuşatmayı devam ettirirlerken hülagû, beklemenin anlamsız olacağını düşünür ve dağın içerisinde yüzlerce tünel kazılmasını emreder.
    bu tünellerin içerisine petrol ve barut doldurulur.
    metrelerce uzunluktaki fitiller ateşlenir ve kale yerle bir edilir.
    bu işlemleri gerçekleştirenler hülagû'nün ordusunda bulunan hitaylı mühendislerdir. bu kişiler kuzey çin bölgesinde bulunan hitay eyaletinin halkındandır. malumunuz barutun icadı da çinliler tarafından gerçekleştirilmiştir ve ilk olarak 8. yüzyılın sonlarında patlayıcı olarak kullanıldığı belirlenmiştir. çin yazılı kaynaklarında yanılmıyorsam 11. yüzyılın başlarına ait bir kitapta barutun nasıl üretilip saklanılacağı ve nasıl patlayıcı olarak kullanılabileceği yazılıydı. bu arada hitaylılar için " kıtay türkleri " diyen bilimadamları da mevcuttur.
    görülüyor ki hülagû'nün ordusu da tıpkı dedesi cengiz han'ın ordusundaki gibi görev dağılımları konusunda işin ehli kimselerden oluşmaktadır: komutanların çoğunun türk, mühendislerin çinli oluşu vs.

    tabii kale patlatılmadan önce alamut'un o dönemki reisi rükneddin hürşah, hülagû'ye teslim olmuş; kaledekiler kılıçtan geçirilmişlerdir.
    burada özellikle bazı arap tarihçiler kütüphanenin de yakıldığını söylerler ama bu yalandır. kale patlatılmadan önce meşhur alamut kütüphanesi hülagû tarafından dönemin en ünlü tarihçilerinden cuveynî'ye teslim edilmiştir.
    rükneddin ise hülagû tarafından affedilip karakorum'a, mengü han'ın yanına gönderilmişse de mengü han, kendisini öldürtmüştür.

    islâm dünyası, devrin en tehlikeli suikastçileri olan haşhaşîlerden böylece sonsuza dek kurtulmuştur.
  • sözlüğün başlıkta ara zımbırtısından bihaber davarların varlığıdır.

    hay sokayım lumos'unuza da nox'unuza da ya. 1 kere yetmez abi aynı bilgiyi 50 kere girin. bu sözlüğün başlıkta ara diye bir zımbırtısı var bir kere de kullanın şunu mk.
  • roketlerin aslında çok basit newton un ikinci yasası etki tepki prensibiyle çalışması.
  • bir kadın hayatı boyunca ortalama 2 bin 535 gün (yaklaşık 7 yıl) boyunca regl olur. regl döneminde kullanılan ve aslında pek çok ülkede temel ihtiyaç olarak değerlendirilen hijyenik ped, tampon gibi ürünler ülkemizde temel ihtiyaçlar kapsamında değerlendirilmemektedir. dolayısıyla söz konusu bu ürünler %18 kdv ile satılmaktadır ve bu vergi tampon vergisi olarak adlandırılmaktadır. bunun yanında erkekler için cinsel gücü artırıcı ürünler vergisiz ya da regl döneminde kullanılan hijyenik ürünlere oranla daha düşük vergiler ile satılmaktadır.
    (bkz: cinsiyet adaleti)

    hijyen ürünlerini temel ihtiyaç olarak kabul etmeyen diğer ülkeler ise bulgaristan, hırvatistan, isviçre, danimarka ve slovakya'dır. hijyen ürünlerine bu ülkelerde uygulanan vergi oranları ise sırası ile şöyledir; bulgaristan %27, hırvatistan, isviçre ve danimarka %25, slovakya'da ise %20'dir. bunun yanında irlanda dışında dışındaki tüm ab üyeleri ülkeler, ab'nin izni ile bu ürünler üzerindeki vergilerini %5'e kadar indirmiştir. 2019 yılında ispanya %10'dan %4'e, fransa %20'den %5.5'e indirme kararı almıştır.

    avusturalya'da kadınların 2000 yılından beri 18 yıl verdikleri mücadele sonucunda federal ve yerel yönetimler tampon vergisini kaldırma kararı vermiştir. ruanda'da regl olan kadınların ya da trans bireylerin %18'i hijyenik ürünlere ulaşamadığı için okuldan ve işten uzak kalmaları sebebiyle 2019 yılının sonunda tampon vergisi kaldırılmıştır. irlanda, kanada, hindistan, malezya, kenya ve abd'nin bazı eyaletlerinde de artık tampon vergisi uygulanmamaktadır.

    kaynak: beijewomen
  • vodafone hattin varsa ilk yapman gerekenlerden birinin 'kapat' yazip 7232' ye gondermek oldugu.

    ara ara ekrana hat kampanyasi mesajlari cikiyor, bilen bilir.
    diyor ki hattini suna yukseltelim soyle kampanya yapalim. o an yanlislikla evet e basabiliyorsun ve henuz icinde buludugun fatura donemindeki kullanimlarin siliniyor ve seni yeni fatura uzerinden ucretlendirmeye basliyor. bildigin tipik vodafone dolandiricilgi. bu soyledigim mesaji gonderdiginizde boyle bir sorunla karsilasmiyorsunuz ama bu metodu ogrenmek icin musteri hizmetlerini arayip 10 dakika beklemek gerekiyor bir musteri temsilcisine baglanmak icin.
  • türk halkının öğrendiğinde ufkunu iki katına çıkaracak bir konu var. onu burada paylaşmak istiyorum.

    türk tarihini ciddi derecede ilgilendiren iki tane lozan antlaşması vardır. bu anlaşmaların hangileri olduğu bilinmeden üzerine yorumlar yapılır, yalan yanlış bilgilerle insanlar yanlış yönlendirilir, sular bulandırılmaya çalışılır.
    ancak tarih okuyan ve okuduğunu anlayan kişiler gerçeğin ne olduğunu çok net görebilirler.

    * türk tarihini derinden etkileyen ilk lozan antlaşması 1912 yılında italya krallığı ile osmanlı imparatorluğu arasında imzalanan antlaşmadır.
    1912 yılında imzalanan lozan antlaşması, 1911 yılında yaşanan ve mustafa kemal’in de bizzat katıldığı trablusgarp savaşının bir sonucudur. tarih içerisinde yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için uşi antlaşması da denilmektedir. bunun sebebi ise, antlaşmanın isviçrenin lozan şehrinin uşi ( ouchy ) semtinde imzalanmış olmasıdır.
    bu antlaşmanın sonuçları ise şunlardır;
    - trablusgarp ve bingazi yeni bir kanunla özel bir statüde yönetilecek ve özerklik sağlanacaktır. bu maddenin bir sonucu olarak italya, trablusgarp ve bingaziyi rahat bir şekilde işgal edebilmiştir.
    - trablusgarp'da yaşayan halk dini inanış ve gelenek bakımından padişaha bağlı olacaktı. ancak diğer hususlarda kendi çıkarlarını gözetebilecektir.
    - belkide en önemli madde; 12 adalar italya krallığına bırakılacak ve balkan savaşları bitiminde 12 ada osmanlı imparatorluğuna geri verilecektir. tabi beklenen olmamış, adalar osmanlı imparatorluğuna geri verilmemiş, ikinci dünya savaşı sonunda adalar yunanistan'a devredilmiştir.

    bu anlaşma ile birlikte kuzey afrikada osmanlı hakimiyeti son bulmuştur. ve anlaşmanın üzerinden 108 yıl geçmesine rağmen adalar konusu hala güncelliğini korumaktadır.
    anlaşma yapıldığında ise dönemin sultanı, 35. osmanlı padişahı v. mehmed reşad'tır.

    * türk tarihini derinden etkileyen ikinci lozan anlaşması ise, 1923 yılında türkiye büyük millet meclisi temsilcileri ile britanya imparatorluğu, fransa cumhuriyeti, italya krallığı, japon imparatorluğu, yunanistan krallığı, romanya krallığı, sırp krallığı, hırvat krallığı, sloven krallığı arasında imzalanan ve türkiye cumhuriyetinin kuruluş belgesi ve tapusu olarak kabul edilen bir anlaşmadır.
    1918 yılında sona eren birinci dünya savaşı sonrası itilaf devletleri ile osmanlı imparatorluğu arasında imzalanan serv anlaşmasına karşı olarak başlatılan milli mücadelenin bir sonucu olarak imzalanmıştır.
    1919-1923 yılları arasında yaşanan ve mustafa kemal'in önderliğinde başarıyla sonuçlandırılmış türk kurtuluş savaşının taçlandırıldığı, türkiye cumhuriyetinin uluslararası arenada tanınmasının sağlandığı ve türk milletinin yok oluşunun engellendiği bir anlaşmadır.
    bu anlaşma ile;
    - türkiye'nin suriye, ırak, iran ve yunanistan sınırları mîsâk-ı millî sınırlarına en yakın olacak şekilde kabul edilmiştir.
    - yunanistan savaş suçu işlediğini kabul etmiş ve türkiyeye tazminat olarak karaağaç ve bosna köyünü vermiştir.
    - kapitülasyonlar tamamen kaldırılmıştır.
    - azınlıklar sorunu çözülmüş, bütün azınlık grupları türk vatandaşı olarak kabul edilmiş ve hiçbir ayrıcalıktan yararlanmayacakları kabul edilmiştir.
    - osmanlı imparatorluğundan kalan borçlar osmanlı devletinden ayrılarak kurulan diğer devletler arasında paylaştırılmıştır. ( bu anlaşma öncesinde bütün borcun türkiye tarafından ödenmesi isteniyordu. )
    - boğazlar konusunda yapılan görüşmeler neticesinde başkanı türk olan bir uluslararası kurul oluşturulmuştur. bu konu 1936 yılında montrö boğazlar sözleşmesi ile nihayete erdirildi ve boğazlar türk hakimiyetine bırakıldı.
    - patrikhanelerin osmanlı imparatorluğu zamanında verilen ayrıcalıkları da kaldırıldı.

    bu anlaşma ile birlikte anadoludaki türk varlığı tarihin sonuna kadar güvence altına alınmıştır. dönemin lideri ise, türkiye büyük millet meclisi reisi ve türk orduları başkumandanı mustafa kemal paşadır.

    günümüzde ise bu anlaşmalar birbirlerine karıştırılarak halkın önüne atılıyor ve milli değerler zedelenmeye çalışılıyor. halbuki bu konuyu siyasilerin değil de tarihçilerin ağzından dinlesek her şeyi çok net bir şekilde anlayacağız.

    ancak şöyle de bir gerçek var ki; okumayı ve öğrenmeyi sevmeyen halkımız bu özelliklerine oranla kulaktan dolma bilgileri ve hurafeleri çok seviyor. kendisine doğruyu aktarınca da seni vatan haini ilan etmekten çekinmiyor.
    aslında gerçeği anlayabilse gerçekten ufkunu iki katına çıkartacak.

    tarih bilincinden ve birikiminden yoksun bırakılmış bindirilmiş kıtalar, adaları 1923 yılında imzalanan lozan barış antlaşmasıyla kaybettiğimizi zanneder. ancak gerçek tarih bizlere 1912 yılını işaret etmektedir.
  • -osmanlı'da yasaklanan kitaplar

    -1576 yılında ııı. murat döneminde rafizilere ait kitapların toplatıldığı söyleniyor. sanırım ilk kitap yasağı olarak bunu söyleyebiliriz. sonraki yıllarda geniş çaplı olmamakla beraber yasaklanan, toplatılan kitaplar olmuştur. toplatılan kitaplar genel olarak ahlaki ya da siyasi sebeplidir.

    -madde madde kaynaklardan ulaşabildiğim yasaklı kitapları yazacağım. kısa kısa da kitaplarla ilgili bilgi vereceğim.

    -hubanname: 1793 yılında enderunlu fazıl bey tarafından yazılmıştır. fazıl bey karakter olarak da farklı biridir. kendisi akka şehrinde doğmuş, devlet hizmetinde görev yapmış bir aileye mensuptur. enderun mektebinde eğitim aldığı için “enderunlu” lakabı verilmiştir. ancak eşcinsel eğilimleri olduğundan dolayı enderundan atılmıştır. bu eserde dünyanın birçok ülkesindeki genç erkekleri anlatıyor. kitaptan örnek vermek gerekirse : “hint erkeği: karaca kuruca hûbânlardır / şive vü işvede hayvânlardır. istanbul erkeği: gerçi kim cüsseleri nâzikdir / akl ü irfana bütün malikdir”

    -zenanname: fazıl bey hubanname’den sonra dünya kadınlarının güzelini, çirkinini, iyisini, kötüsünü anlattığı bu eserini yazar. bu eserde kadınların davranışlarını, giyim kuşamlarını, geleneklerini de anlatmıştır. kitaptan örnek vermek gerekirse: “ispanya kadınları: sanki incüyi eritmişlerdir/tıynet-i pakine katmışlardır. tatar kadınları: zenn-i tatar olamaz vasfa seza /canavar çehreli maymun sima”

    -bu iki kitap 1838 yılında matbaada basılmış, edebe aykırı bulunmuş bu yüzden toplatılmıştır.

    -seyahatname: evliya çelebi’nin seyahatnamesi de bir dönem yasaklanan kitaplardan olmuş. hatta içinde lüzumsuz, boş bilgiler olduğu gerekçesiyle yasaklanmış. (evliya çelebi’yi merak edenler: şuradan izlenir, buradan okunur.)
    -1843 yılında alınan izinle istanbul’da seyahatname’nin 1200 adet baskısı yapılır. baskılar istanbul kitapçı esnafı tarafından satılır. seyahatname çok ilgi görür ve kısa sürede tükenir. bunun üstüne kitapçı esnafı tekrar basım yapılmasını ister. görüşmeler sonucunda 1846 yılında 1200 baskı yapılmasına karar verilir. yeni baskı yapılır ancak piyasaya sürülmeden meclisi vala tarafından kitabın satışı yasaklanır. gerekçe olarak eserde uygunsuz ifadeler, boş ve yalan hikayeler olduğu söylenir. kitaplar depoya kaldırılır ve yakılarak imha edilmek üzere bekletilir. kitaplar 3 yıl depoda bekler, 1849 yılında maliye nazırı safveti paşa kitapların depoya kaldırılmasıyla devletin zarara uğradığını söyler. birinci baskının yapılıp zaten satıldığını söyleyerek ikinci baskının yasaklanmasına itiraz eder. itiraz üzerine eser tekrar incelemek için şeyhülislam arif hikmet efendi’ye verilir. şeyhülislam inceleme sonucunda eserde yalan, yanlış hikayelerin olduğunu, ancak bu hikayelerin halkın hoşuna gittiğini söyler. şeyhülislamlık olarak esere cevaz verilemeyeceğini bu yüzden görmezden gelinebileceğini açıklar.

    -şimdi bahsedeceğim iki eser ıı. abdülhamit döneminde sansüre takılan ve yayımlanmasına izin verilmeyen kitaplardır. yasaklanma sebebini ayrıntılı okumak isterseniz, kaynakça kısmındaki eserlerden yararlanabilirsiniz.

    -kısas-ı enbiya (peygamberlerin kıssaları): kısas-ı enbiya, ahmet cevdet paşa’nın hz. adem’den hz. muhammed’e kadar gelen tüm peygamberlerin hikayelerini anlattığı eseridir. ayrıca türk-islam devletlerinden ve osmanlı devleti’nin kuruluş yıllarından da bahsedilmektedir. kitap içerik olarak bakıldığında gayet faydalı görülmektedir. ancak kitapta bulunan bazı kelimeler (yıldız, murad, sakal, ermenistan, millet, tepe, birader, vatan..) yüzünden sansüre takılmış, yasaklanmıştır. yasağa takılan bir cümleyi örnek verirsek: “musa aleyhisselam tevrat ile tur dağından gelir. geldiğinde israiloğulları’nın buzağıya taptığını görür. bunun üzerine üzülür. samirilere kandırıldılar diye harun aleyhisselamın sakalından tutar.” cümledeki “sakal” kelimesi sansüre takılmıştır.

    -vatan yahut silistre: namık kemal’in tiyatro eseri ilk yazıldığında ismi vatan’dı. 1853’teki osmanlı-rus savaşında silistre’deki türk askerinin gösterdiği cesaret ve fedakarlıklar anlatılıyor. eser ıı.abdülhamit dönemi öncesinde yazılmıştır. hatta sultan abdülaziz, sarayda tiyatro olarak huzurunda oynatılmıştır. sonraki yıllarda “vatan” kelimesi ayrılıkçı düşünceleri destekleyeceğini düşünülerek sansüre uğramıştır. namık kemal’in bu eseri de sansüre uğrayıp, yasaklanmıştır. hatta namık kemal’in eserleri siyasi anlamda muhalefet aracı olarak görülmüş, yasak yayın olarak değerlendirilmiştir.

    entry videosu
    tarih ve genel kültür içerikli videolar hazırlıyorum. amacım güzel vakit geçirirken bir şeyler öğrenmek/öğretmek. youtube kanalıma bakmak isterseniz buradan ulaşabilirsiniz.

    kaynakça
    •çağrı çalışkan, ıı. abdülhamid döneminde kitaplar üzerinde sansür uygulamaları (1876-1909).
    •uğur demir, yasaklanan ve sansürlenen bir kitabın macerası evliya çelebi seyahatnamesi’nin ilk baskıları.
    •nebiye öztürk, zenanname enderûnlu fazıl.
    •saliha içen, hûbanname ve zenanname’de metin-resim ilişkisi.
  • sizinle bugün 19.yüzyıla gidiyoruz rusya'nın en büyük şairlerinden, modern rus edebiyatının kurucusu "alexandr sergeyeviç puşkin'in" ölümüne, 19.yüzyılda düello rusya'da inanılmaz bir şekilde yayılmıştı, öyle ki insanlar anlaşmazlıklarını düelloyla halletmeye kalkıyorlardı.puşkin'in ise "natalya gonçarova" isimli bir karısı vardı.natalya gerçekten çok güzeldi, güzelliği dillere destandı,hatta o kadar güzeldi ki kendi güzelliğine aşık olmuştu, neyse efendim takvimler 1836 yılını gösterdiğinde, aristokrat çevrede natalya hakkında birçok dedikodu dolaşmaya başladı, bu dedikodular; çarın muhafız alayında görevli, fransız ihtilali’nden kaçan bir ailenin çocuğu ve hollanda büyükelçisi baron van heeckeren’in evlatlığı olan baron d’anthès ile natalya’nın gönül ilişkisi olduğuna yönelikti, bu dedikoduların üzerine puşkin, isimsiz bir mektup aldı bu mektup puşkin’in ‘’boynuzlu bir koca’ olduğunu ima ediyordu, d'anthès adındaki bu fransız, puşkin'in karısı natalya'ya kur yapıyordu, zaten son derece mutsuz bir evlilik geçiren puşkin için bu mektup, son damlaydı, zaman kaybetmeden dantes'i düelloya davet etti, baron van heeckeren’in araya girmesiyle; düello, kısa bir süre için ertelendi, ancak, puşkin’in öfkesi dinmedi, çünkü dedikodular devam etmekteydi, d’anthès, hâlâ natalya’nın etrafında dolaşmaktaydı. bunun üzerine puşkin, hem d’anthès’e hem de üvey babasına hayli aşağılayıcı ifadeler içeren bir mektup gönderdi, tek isteği tekrardan bir düello ayarlayabilmekti. istediği düello 27 ocak 1837'de gerçekleşti ilk atış hakkına sahip olan d’anthès, puşkin’i karnından vurdu.aldığı darbe sebebiyle puşkin, rakibini ancak omzundan yaralayabildi. puşkin, o dönemler ölümcül sayılan mermi yarası sebebiyle, iki günlük ıstırap sonrasında, 29 0cak’ta vefat etti. şairin ölümü üzerine başlayan huzursuzluk, neredeyse hükümete karşı bir ayaklanma noktasına geldi,
    puşkin’in cenazesi ise, herhangi bir ayaklanmayı önlemek adına, bir gece yarısı polis tarafından kiliseden alınıp mihaylovskoye köyü’ne götürülerek toprağa verildi.
    "puşkin adeta ileriyi gören bir peygamber gibidir. "
    (dostoyevski)