şükela:  tümü | bugün sorunsallar (7)
  • kanada daki göllerin sayısı dünyaki geriye kalan göllerin sayısından daha fazladır.
    hatta dünyaki göllerin %60 ını oluşturuyor.
  • ingilzce'nin kökeni cermen dil ailesine mensup olan anglo-saxon dilidir. anglo-saxonca yazılırdı ve yazılırken her harfin temsil ettiği bir fonetik değeri vardı yani konuşulduğu gibi yazılırdı. fakat 1066 yılından sonra her şey altüst oldu. tıpkı osmanlıca gibi ingilizce bir kaç yabancı dilden etkilenerek çok hızlı ve köklü değişimlerine uğradı. 1066 yılında fransızca konuşan normanlar adadaki anglo-saxon krallıklarını fethederek yeni bir birleşmiş devlet kurmuşlar. aynı zamanda fransızca resmi dil oldu, fakat halk anglo-saxon dilini konuşmaya devam etti. birkaç yüzyılldan sonra bu iki dil kaynaşarak yeni bir dil olmuştu. bu yeni dil, asıl yapısı ve temel kelime haznesi cermen olan fakat artık fransızca'dan çok sözcuk alan bildiğimiz ingilizce. bu süreç esnasında anglo-saxon kökenli kelimeler o dilin kendi imla kurallarına göre yazılmaya devam edilirken fransızca'dan ödünç alınan kelimeler fransızca'da olmuş gibi yazılmaya devam ettiler. yani artık bir harfın temsil ettiği ses sözcüğün köküne göre değişiyor. bu esnansda ingilizce'nin sesli harfler büyük bir değişime uğradı. bu değişimin sonucunda ortaya çıkan yeni sesli harfler ki bunun çoğu diftong oldu hecenin sonuna "e" harfını ekleyerek gösterilmeye başlandı: "hat-hate" "bit-bite" gibi. sonra, ortaçağından bu yana ingilizce çok büyük miktar hukuki ve feni terimler latince ve yunanca'dan ödünç aldı. daha önce fransızca'dan gelen sözcukler gibi bu yeni sözcükler aldıkları dillerde ingilizce'nin kendi imla kurallarına uyarlamaya çalışılmadan yazıldığı gibi ingilizce'ye benimsenmişler. sonra bunların telaffuzların da zamanla halk dilinde değişimlere uğradı ama yine aynı şekilde yazılmaya devam edildi. ve artık bügünlere geldik ve ingilizce'nin yazılışı tam bir kaos oldu. aslında bir kelimenin alındığı dili biliyorsak niçin böyle yazıldığını anlamak için yardımıcı olur. örneğin "philosophy"de yunanca kökenli olduğu için "f" yerine "ph" yazılır. veya bazen dilin uğradığı ses değişimleri bilmemiz gerekir. "light" kelimesi çok eskiden bugün almanca'da olduğu gibi "licht" olarak okundu yani "gh"nin fonetik değeri sürekli sert damak sesiydi. sonra bu kelime fonetik değişime uğrayarak "gh"nin temsil ettiği ünsüzü tamamen düştü ve kelimenin ünlüsü diftong oldu. fakat kelime eskisi gibi yazılmaya devam eder.
  • laptop üreticilerinin, laptop ekranına niye açma-kapama düğmesi koymadıkları, laptop ekranını istediğimiz an neden kapatamadığımız senelerdir aklımı hep meşgul etmiştir...

    meğerse, fn tuşu ve f7 ye bastığımız zaman ekran kapanıyormuş...

    vallahi şaka gibi!
  • evde beslenen hayvanların sokağa atıldıklarında yaşayamayacağı gerçeği.
  • ufkumun 8 yaşında falan ikiye çıktığını öğrendiğim şeyler. temmuz ağustos el geçişi falan di mi, enteresan...
  • kristof kolomb'un; o dönemin sömürgeci vampir zihniyeti ve hırsının kurbanı olarak tarihin en büyük ironisiyle sefalet içinde ölmesi.. kendisinin kaleminden gelsin aç gözlülüğünün ve vampirliğin ifadesi.. işte ondan sonra 550 senedir aynı vampirlik hiç vites küçültmeden devam edegelmiş..

    "kolomb hayatının sonlarına doğru yeni dünyanın kıyılarında her
    gün biraz daha çıldırarak dolaşıp durdu. gemisinin küpeştesi üzerinde asileri
    astığı bir darağacı bulunuyordu. onu o kadar sık kullandı ki bir ara kendisini
    zincirleyip cadiz’e geri götürmek zorunda kaldılar. son seferinde tayfaları
    uçsuz bucaksız kıyılarda ganj nehrinin ağzını arayan kaptanlarının eklem
    iltihabından iki büklüm olmuş bir bedenle ve darma dağınık saçlarının perdesi
    altından bakan çılgın gözlerle güvertede topallayarak dolaşmasını korkuyla
    seyrettiler hindistan’da olduklarını yadsıyanları asmakla tehdit etti. gemiler
    dolusu köle ve altın eşya gönderdi. “ey muhteşem altın” diye yazdı kolomb.
    “altını alan, her istediğini satın almasını sağlayan bir hazineye sahip olur.
    onunla dünyaya istediklerini kabul ettirir, hatta ruhunun cennete girmesini bile
    sağlar”diyordu. sonunda yoksulluk içinde öldü"
  • ünlü atari oyunundaki mario'nun soyadının da mario olduğu. boşuna süper mario bros. demiyorlar yani. yeşil kıyafetli kardeşi luigi mario iken kırmızı olan esas oğlanın adı ve soyadı mario mario'ymuş. o kadar oynadık kimse bizi bilgilendirmedi.
  • afyon patlaması değiminin nerden geldiğini öğrendiğimde bir kuple ufkum genişledi doğrusu.

    osmalı yıllarında insanlar yaz sıcaklarında ramazan'da özellikle afyon kullananlar oruç tutmakta oldukça zorlanırlarmış doğal olarak.efenim sonra bunlarda bunu daha kolay hale getirecek ve orucu bozmayacak bir yol bulmuşlar. yolda şöyle ; efenim önce bir miktar afyon bir miktar üzüm yaprağına dikkatlice sarılır. sonra kenarları dikkatlice kapatılıp yutulur ve fazla hareket edilmez. eğer namaz kılınmak istenirse çok dikkatli bir şekilde kılınır sonra hemen yatılır. sabah kalktıktan bir kaç saat sonra ise midede yerini almış afyon vücuda dağılmaya başlar. ve afyon kullanan eleman nispeten daha rahat bir gün geçirmiş olur. ama olurda üzüm yaprağı sağlam çıkar midede o şekilde kalır vücuda dağılmazsa afyon kullanan eleman sağa sola saldırmaya saçma sapan hareketler yapmaya başlar ve ona derler ki bunu afyonu daha patlamamış.
  • (bkz: #58071398)

    başımıza gelmez demeyip okumakta fayda var arkadaş çok güzel anlatmış.
  • amerikalıların "barbar ve vahşi" olarak nitelendirdikleri ve topraklarını işgal etmeye yönelik sözümona barışçıl (!!!) isteklerine; kızılderili şefi "seattle" ın 1853 yılında 14. amerikan başkanı franklin pierce'a yazdığı cevap mektubu:

    beyaz reis, washington’daki büyük reis’in bize selâmlarını ilettiğini
    söylüyor.
    bu çok ince bir davranış, çünkü karşılığında bizim dostluğumuza pek
    ihtiyaç duymadığını biliyoruz.
    onun halkı çok kalabalık.
    uçsuz bucaksız çayırları kaplayan otlar gibiler.
    benim halkımsa az.
    fırtınanın yaladığı bir ovaya dağılmış ağaçlara benziyor.
    büyük ve öyle sanıyorum ki iyi beyaz reis, bize topraklarımızı satın
    almak istediği haberini yolluyor.
    ama rahat bir hayat sürmemizi sağlayacak kadarını bize bırakacakmış.
    toprağımızı alma isteğiniz üzerinde düşüneceğiz.
    halkım beyaz adam’ın almak istediği nedir, diye soracak.
    bunu bizim anlamamız zor.
    eğer o güzelim havanın, köpüren suyun sahibi biz değilsek, onu bizden
    nasıl alabilirsin ki?
    güneşte pırıldayan her bir çam ağacının, kara ormanların üzerinde
    salınan sisin, vızıldayan her arının, halkımızın hafızasında ve düşüncelerinde
    kutsal bir anlamı var. ağaçta yükselen özsuyu kızıl adam’ın hatırasını taşıyor.
    biz toprağın parçasıyız, toprak da bizim parçamız.
    hoş kokulu çiçekler kız kardeşlerimiz bizim, rengeyiği, at, yüce kartal ise
    erkek kardeşlerimiz.
    ırmağın köpüren dalgaları, çayırdaki çiçeklerin özsuyu, tayın teri ve
    insanın teri, her biri bir ve tek soya, bizim soyumuza ait.
    bu yüzdendir ki, washington’daki büyük reis bizden toprağımızı
    isterken, çok şey istiyor.