şükela:  tümü | bugün sorunsallar (6)
  • insanlığa, zıkkım, zıkkımın kökü deyimlerini kazandıran kişinin aristo olması.
    her şeye meraklı bu arkadaş yakalandığı kanser hastalığına da çare olur düşüncesiyle zakkumu kaynatır ve içer. bittabi oracıkta ölür ve olaylar gelişir.
  • aziz nesin'in bu entry'de bahsedilen hikayesi. #61952285

    fransızcadan çevirdiğim romanı kitapçıya bıraktım, parasını da aldım. beyazıt'a doğru yürümeye başladım. önümde, dalgalana dalgalana, akar gibi bir kadın gidiyor, insanın önünde her zaman bir kadın gidebilir. ama böyle bir kadın olursa, işte o zaman insan, önünde gidenin kadın olduğunun farkına varır. kiminle olsa istediğine bahse girerim ki, bu kadın fransız; saçının ucundan iskarpinin ökçesine kadar paris kokuyor. boynundaki beyaz puvanlı mavi eşarp, gelip geçenleri çağırır gibi rüzgârda pırpır kanat çırpıyor.

    ben dememiş miydim, bu kadın fransız diye? nasıl da anlamışım ama... caddedeki trafik polisine gitti. söylediklerini duyuyordum.
    - esküze muva mösyö l'ajan... parle vu franse? polis şaşırdı.
    - hıı? efendim
    - parle vu franse?
    trafik polisi bişeyler yapmak, bişeyler söylemek istiyor ama, elinden hiçbir şey gelmediği için de, ne yapacağını bilmeden, telaşlı telaşlı boyuna elini kolunu oynatıyor. genç fransız kadına yardım etmek için çırpınıyor.

    tüh, şu işe bak... turist turist deyip dururken, turist ayağımıza kadar gelmiş, ama onun da dilini, derdini anlayamıyoruz. polisin, fransız kadına yardım için çırpınmasından turizm işini iyice benimsediği belli.

    umarsız kalan polis, yoldan geçenlere,
    - heeey yurttaşlar, içinizde bir fransızca bilen yok mu yahu? diye seslendi. aldıran olmadı.
    yalnız bir yaşlıca adam,
    - valla, bilsem n'olacak yardım ederdim, ama bilmiyorum... dedi. sonra ekledi:
    - çocukken "donne muva" filan diye bişeyler öğrenmiştik ama, "donne muva ön beze" mi neydi...

    trafik polisi, fransız kadınına ille de yardım etmek istiyordu. kadına eliyle, gel işareti yaptı. polisle kadın karşı yaya kaldırımına çıktılar. ordan üç okul çocuğu geçiyor, on beş on altı yaşlarında... polis, çocuklardan birinin kolunu tutup,
    - oğlum, parle vu franse? diye sordu.
    oğlan, şöyle bir duraksadıktan sonra, yardım istercesine arkadaşlarına baktı. polisin yan türkçe, yan fransızca sözleri öğrencileri şaşırmıştı.
    polis, öteki çocuğa döndü:
    - parle vu franse oğlum?
    öğrenci,
    - no amca... dedi.
    üçüncü öğrenci,
    - viy ama amca, konuşamam ki... dedi.
    fransız kadın,
    - par u il fo aile... diye söze başladıysa da, kadınla polisin çevresini birden çeviren meraklı kalabalığın gürültüsünden, kadının sözleri boğuldu.
    kalabalıktan biri,
    - ingilizce olsa kolay, dedi, ben ingilizcenin elenikasını konuşurum...
    biri de ona,
    - ingilizceyi herkes bilir... dedi. kalabalıktan konuşanlar arttı.
    - yahu, kadın pek sıkışmış gibi... sakın helayı sormasın...
    - yazık kadıncağıza be...
    - yardım edelim zavallıya...
    türkçeyi fransızmış gibi konuşursa kadının anlayacağını sanan bir delikanlı şöyle dedi:
    - madam... pardon... yani sen arıyor burda hela?
    birisi,
    - hela deme yabancı kadına ayıp olur, deyip düzeltti.
    - tuvalet madam, tuvalet... senin var tuvalet?
    trafik polisi yine öğrencilere döndü:
    - tüh, bir de öğrenci olacaksınız. yazıklar olsun, bir parle vu'ya karşı laf edemediniz.
    çocuklardan biri, şaşkınlıktan olacak, kadına sordu:
    - parle vu franse?
    kadın gülümseyerek konuştu?
    - vıy... natürelman... u e la müze d'arkoloji?
    polis bu konuşmadan öyle memnun olmuştu ki, çocuğu coşkuyla desteklemeye çalıştı:
    - hadi oğlum, susma! cevap ver. biraz daha parle vu fransızca! parle oğlum, parle! hadi!
    - amca konuşamam, yalnız okurum...
    arkadaşı bu öğrenciye yükleniyor:
    - hani fransızcadan bir de dokuz aldın, konuş da görelim...
    - gramer sorsa bilirim. baksana parle vu diyor.

    fransız kadın sorup soracağına pişman olmuştu, ama bir kez sormuş bulunmuştu. kendisine yardım için çırpınan bunca insanı bırakıp ordan gidemiyordu.
    polis, kalabalığa doğru yalvarırcasına sesleniyor:
    - yahu, içinizde bitek parlevu fransızca yok mu be? bir ses yükseliyor:
    - vıy ama, komsi komsa...
    birisi eleştiriyor:
    - ona komsi komsa denmez.
    - vay efendim, ya ne denirmiş?
    - ön pö denir, ön pö...
    - ha ön pö, ha komsi komsa... o kadar iyi fransızca biliyorsan, gel sen konuş!
    - pratik yok, pratik.... kitap olsa, çatır çatır çevireyim sana...
    - bey haklı... çok haklısınız beyefendi. çünkü efendim tradüksiyon başka, parle vu başka...
    öğrencilerden biri, arkadaşını yüreklendiriyor:
    -vallayi sen istesen konuşursun hadi konuş be...
    öbür öğrenci uyarıyor:
    - be deme yahu, kadın çakar da ayıp olur.
    - fransız kadın be'den ne anlasın be?
    - oğlum, be her dilde be'dir. be'nin ayn fransızcası yok ki... turiste yardım edememekten canı çok sıkılan polis öğrencilere çıkışıyor:
    - bu kadar öğrencisiniz, içinizden biri de şu kadının parle vu'suna karşı bir laf edemedi.
    fransızca sınavından dokuz alan öğrenci utana utana:
    - regüliye fiilleri sorsun, bak nasıl söylüyorum, su gibi... dedi.
    tedirgin olmaya başlayan turist kadın, anlasınlar diye tane tane konuştu:
    - pardon... mösyö l'ajan, je mere aile o müze d'arkoloji en si kö o pale do topkapi?
    polis, çalışkan öğrenciye sordu:
    - ne diyor?
    - topkapı diyor.
    bir yaşlı adam:
    - yani bu kadın taaa fransa'dan topkapı'ya mı gelmiş?..
    - turist değil mi beyim, size ne, ister topkapı'ya gider ister ahırkapı'ya...
    - orası öyle de, ne yapacakmış topkapı'da diye merak ettim. çok üzgün olan polis bir daha kalabalığa seslendi:
    - içinizde iki kelime fransızca bilen yok mu yahu? bastonuna dayanmış duran bir yaşlı,
    - benim aklımda birkaç kelime kalmış eskiden ama, bu kadına söylenmez ki... dedi.
    polis:
    - söyle bişeyler de, ne söylersen söyle! dedi.
    - efendim, ben bunu otuz küsur sene önce şehzadebaşı'nda bir tuluat tiyatrosunda duymuştum. taa o zamandan aklımda kalmış: "je vuzem je vuze do tu mon kör... ah mon amur..."
    bir kahkaha atan fransız kadın,
    - je vure mersi mösyö... me il... diye derdini anlatmaya çalıştı. kimse neye güldüğünü bilmiyor, ama herkes kahkahadan kınlıyordu.
    polisin son umudu yine öğrencilerde:
    - hadi be oğlum, bunda sıkılacak ne var?
    elli yaşlarında gösteren bir adam,
    - şimdiki çocuklar haylaz diyor, bizim zamanımızda, ben orta mektepteyken, vallahi piyer loti'yi tercüme ederdim. değil böyle parle vu fransızca filan, bülbül gibi konuşurduk beyim.
    - vallahi doğru... ben kaç kere fransızca hocasının bile yanlışını çıkarmıştım da, herif kızıp beni sınıfta bırakmıştı.
    bir delikanlı yanaklarını şişirip elini kapalı dudaklarına koyarak öyle ince bir ses çıkardı ki, bu alaylı sese herkes güldü. ama konuşan adam hiç bozuntuya vermeden sözünü sürdürdü:
    - bu zamanda insanın aklında fransızca mı kalır, vallahi sabah ne yediğimi bile hatırlamıyorum.
    - kadında da kabahat var ya...
    - neden?
    - bre kadın, yabancı bir memlekete geliyorsun, iki üç kelime öğren be... değil mi ama...
    - çok doğru. yani biz olsak, kaşla gözle, işaret mişaretle azbuçuk gene derdimizi anlatırız. bu yabancılarda hiç iş yok..
    - yahu, çok ayıp oldu be...
    - hiç olmazsa kadına bir kahve ısmarlasak.
    - bir kahveyle olur mu hiç... ben yemek bile ısmarlarım ama, kadına nasıl anlatacağız bunu?
    öğrenci,
    - yemek demek manje demek... dedi.
    bir kadın,
    - mancayı herkes biliyor oğlum, salon-salamanca ordan geliyor işte... dedi.
    fransız kadın, kalabalıktan kendine yol açmaya çalışırken polis, dolmuş arabasına yolcu çağıran deynekçiler gibi,
    - hani bir kişi, parlevu franse bir kişi diye kalabalığa seslenip bakındı.
    bir öğrenci birden,
    - vıy! diye bağırdı.
    arkadaşı,
    - vıy demek kolay, gel de şimdi konuş bakalım... dedi.
    çocuklar, aralarında fiskosla konuşmaya başladılar:
    - avuvar fiilinin endikatif prezanı nasıldı ulan?
    - jave, tu ave, il ave, nü zavon, vu zave il... zave mi, son mu?
    - değil be, senin dediğin passe sempl...
    - bir kere bu parle vu fiili, negatif mi, yoksa regülye mi?
    kalabalığı yarıp gitmek isteyen kadına polis ille de yardım etmek istediği için, kadının elini tutmuş, söyleniyordu:
    - madam, pardon... ün münit... çocuklar şimdi konuşacak...
    çocuklara,
    - hadi be oğlum, gayret biraz...
    bir öğrenci,
    - bir kere bunun başına jö süvi gelecek... dedi.
    - jö süvi gelecek ama, ondan sonra?
    - ondan sonra süje, en sonra da verb...
    fransız kadın yine bişeyler söyledi:
    - jö vu rö mersi mösyö l'ajan. jö viyen do şanze l'ide si vu vule le son la disküisyon...
    öğrencilerden biri de,
    - vıy madam, jö süi parle franse... dedi.
    kalabalıktan bir alkış koptu. kadınla çocuğun konuştuğunu sanmışlardı, yada içlerinden öyle olmasını istemişlerdi. kalabalık açıldı, fransız kadın geçip gitti.

    anlıyorum, şimdi içinizden, bana soruyorsunuzdur:
    - madem sen fransızcadan roman çeviriyorsun, neden kadınla konuşmadın?
    ben fransızca bilmem ki... öyleyse nasıl mı fransızcadan roman çeviriyorum? eski türkçe zamanında fransızcadan çevrilmiş birçok roman var. ben işte eski türkçe basılı fransızcadan çevrilmiş romanları yeni türkçeyle yeniden yazar, fransızcadan çevirdim diye yayınevlerine satarım. bana "parle vu franse?" diye sormak kimin aklına gelir?
  • salvador dali ve albert einstein'ın ortak bir özelliği varmış. her ikisi de micro-nap diye tabir edebileceğimiz çok kısa süreli uykulara dalıyormuş. bu micro uykuları şöyle organize ediyorlarmış. bir sandalyeye oturuyorlar ve ellerine ağır bir anahtarlık alıyorlar. ellerinin altına yere bir tabak gibi ses çıkartabilecek bir şey bırakıyorlar. anahtarlar ellerindeyken uykuya dalıyorlar ve derin uykuya geçtiklerinde anahtarlık ellerinden kayıp yere düşüyor ve gürültü ile uyanıyorlar. işte buna micro-nap deniyormuş.

    peki neden bu iki deha bu tip bir uyku düzeni oturtmuşlar? cevabı (bkz: hypnagogia) veya (bkz: hypnagogic duyular) da diyebiliriz. özetle hypnagogic duyular bir kişinin uykuya dalarken veya uyanırken yaşadığı akılda kalıcı rüya benzeri deneyimlerdir diyebiliriz.

    hypnagogic durumdaki kişi her ne kadar tamamen uyanık gibi gözükse de beyin dalgaları kişinin teknik olarak uyuduğunu gösterir. ayrıca, kişi bulunduğu durum hakkında tamamen bilinçli olabilir. bu durum, bazı teknikler kullanarak bilinçli olarak uyanma durumundan direkt rüya durumuna girmesiyle (bkz: berrak rüya) oluşur. kimi sanatçı, müzisyen, mimari mühendis ve yaratıcılık isteyen diğer meslekteki insanlar, düşüncelerini özgür bırakıp yeni yaratıcı fikirler ürettikleri hypnagogia'dan faydalanmışlardır. dali ve einstein da kurguladıkları micro-nap'ler ile hypnagogia'yı kendi menfaatleri için kullanmayı başarmış kişilerdir.

    menbaı 1
    menbaı 2

    yıllar sonra gelen edit; konu ile alakalı bir haber.
  • halka yalan söylemek suçtur
  • ----moleküler biyolog bonnie bassler'in ted konuşmasından alıntı----

    bakteriler nasıl konuşur?

    öncelikle yeni bir çalışma değil, 1990 li yıllarda yapılan bir çok makalesi mevcut. benim alıntım yaptığım ise 2009 yılında yapılan ted konuşması. konuşma dili oldukça akıcı ve açıklayıcı olduğu için onu referans göstererek yazmaya çalıştım.

    madde madde açıklamaya çalışacağım. aslında oldukça karmaşık bir konu en basit haliyle yazıyorum. aynı zamanda videoyu ekliyorum, oldukça açıklayıcı.

    1.bilindiği üzere bakteriler, yeryüzünde yaşamakta olan en eski canlılardır. tek hücreli mikroskobik canlılar. bu canlılar beslenirler ve bölünürler, yaşam döngüleri beslenmek ve bölünmek üzerine kuruludur.

    2. daha önce bu başlık altında da yazılmış evet hayatınızın herhangi bir anında vücudunuzun içinde ya da üzerinde 10 trilyon bakteri hücresi bulunuyor. yani, bir insandaki bakteri hücrelerinin sayısı insan hücrelerinin sayısının 10 katı. aynı durum genler içinde geçerli. 30 bin adet gene sahibiz ve etkileşimde olduğumuz bakteri geni sayısı 3 milyon. bu şartlar altında bonnie bassler'a göre eğer gen sayılarını referans alırsak %1 insanız %99 bakteriyiz.

    3. bakteriler üzerimizde yolculuk yapan pasif yolcular değil, insanlar için oldukça önemliler ve hayatta kalmamızı sağlıyorlar. yararlı bakteriler gibi bir yararı olmayanlar ve sizi hasta edilebilen bakteriler var.

    4.asıl soru burada ortaya çıkıyor? bu kadar küçük bir canlı tek başına ya da sayıları ne kadar fazla olursa olsun size nasıl zarar veriyor?

    5. bonnie ve ekibinin keşfettiği konu buradan sonra başlıyor. öncelikle bir okyanus bakterisini ele alıyorlar vibrio fischeri zararsız bir okyanus bakterisi ve tek özelliği ışık üretebiliyor olması. bu bakteri tek başına olduğu zaman ışık üretemiyor sadece sayısı çoğaldığı zaman ışık üretilme yeteneği var. peki nasıl oluyor da ne zaman ışık üretebileceğini anlıyor? sayı olarak çoğunluğa ulaştığının nasıl farkına varıyor? çoğunluk algılayıcı molekülleri sayesinde.
    bakteriler kendi aralarında kimyasal bir dil kullanarak konuşabiliyorlar. sadece kendi türleri arasında değil farklı türler de birbirleriyle bu kimyasal dil sayesinde konuşabiliyor. her bakteride bu dil için gerekli olan enzim mevcut.

    kullandıkları bu kimyasal dil ve mekanizma videodaki slaytlarda detaylı olarak anlatılmış.

    how bacteria 'talk'?

    6. bakteriler insan vücuduna girdiği zaman hemen zehir üretmiyorlar, bekliyorlar çoğalıyorlar ve büyüyorlar. kullandıkları bu kimyasal dil sayesinde çoğunluk algılayıcı moleküllerini devreye sokup yeterli sayıda bakteri olduğunu anlayınca saldırıya geçiyorlar.

    7. bu mekanizmaya karşı neler yapılabilir? bu sorunun cevabı olarak da bakterilerin kendi aralarındaki bu konuşma dilini kesmeye amaçlamışlar. eğer çoğunluk oluşturamazlarsa insan vücuduna zararlı bir etkileri olmaz ve bu konuşma dilini kesmek için anti çoğunluk algılayıcı molekülleri üretiliyor. ayrıca, faydalı olan bakteriler için çoğunluk algılamayı geliştiren moleküller de üretiliyor. vücudunuzun içinde ya da üzerinde 10 kat daha fazla bakteri hücresi olduğunu ve bu bakterinin bizi koruduğunu düşünürsek yapılmaya çalışan bizlerle mutualist biçimde yaşayan ve daha sağlıklı olmanızı sağlayan bakteriler ile aramızdaki diyaloğu güçlendirmek.

    ----moleküler biyolog bonnie bossler'in ted konuşmasından alıntı----
  • youtube da videonun süre imlecine sağ tıklarsanız olduğu an ile tıkladığınız an arasında loop oluşturabilirsiniz. yani bildiğimiz a-b özelliği
  • trafik kazalarına dair fotoğraf ya da videolarda zaman zaman ayaktan çıkmış bir ayakkabı teki görürüz. bu tek ayakkabı aslında kazaya ve kazayı yapan kişi ve kişilere dair ciddi bir ipucu verir.
    bugüne kadar çok fazla trafik kazasında kurtarma faaliyetlerinde çalıştım* ve ne zaman ayaktan çıkmış bir ayakkabı gördümse o ayakkabının sahibi olan kişi ya ölmüştü ya da ağır yaralı idi.
    ve bu tip kazalardaki araçların süratleri 60-70km üstünde olduğu bilgileri vardı.
    sonrasında bunu biraz araştırınca kazada kişinin bilinci kapandığı anda o ayakkabıyı ayakta tutacak herhangi bir kontrol gücü kalmadığından, ayakkabı, kazanın meydana geliş şekline bağlı olarak ayaktan çıkabiliyormuş ve savrularak kaza mahallinden uzak yerlere dahi gidebilmesi de bundan dolayıymış.
    bir tafik kazasına müdahaleye yeni başlamışken trafik polisi bir ayakkabı teki getirip "ayakkabı çıkmış, bu adam zor yaşar" demişti. nitekim hastane yolunda ağır yaralı kurtardığımız kişi hayatını kaybetmiş haberini duymuştuk.

    bu bilgiden sonra ne zaman bir olay yerinde ayakkabı teki görsem hep içim burulur.
  • dünya üzerinde ezber bozan ülke sınırlarının varlığı. genellikle iki ülkenin toprağını; tepeden tırnağa silahlı askerler, uzman köpekler, dikenli tel ve mayınlar, katı pasaport kontrolleri vb. gibi bilinen görüntülerin ötesinde ayıran ve tüm klişeleri yerle bir eden sınırlar bunlar. ilginç.

    1. çin ve moğolistan birbiriyle öpüşen iki dinozor.

    2. isveç-finlandiya sınırda golf bile oynayabilirsiniz*.

    3. brezilya-uruguay arada yalnızca bir kaldırım var.

    4. amerika birleşik devletleri-kanada derby line adında amerika/vermont'da bulunan ve tam iki ülke arasındaki sınırda yer alan bir köy.

    5. rusya-amerika birleşik devletleri iki ülke arasında ve hem chukotka, hem de alaska'ya 35 km. uzaklıkta bulunan bir ada. buna karşın 21 saatlik bir fark var arada.

    6. [http://i.hizliresim.com/nep5gp.jpg norveç-isveç

    7. almanya-çekya tek kelimeyle nefes kesici bir manzaraya sahip sınır.

    8. nepal-çin everest'den geçen bir hat.

    9. polonya-ukrayna polonyalı sanatçı jaroslaw koziara tarafından tasarlanan dev bir balık görünümü ile iki ülke arasında oluşturulmuş sınır.

    10. arjantin-brezilya-paraguay sol tarafta arjantin, ortada paraguay, sağda brezilya. hoş.

    11.belçika-hollanda belçika'dan bir adım atarak, hollanda'daki bir kafeye girmeniz mümkün. güzel.

    12. almanya-hollanda eurode iş merkezi'ndeki metal bantın iki ülkeyi ayırdığı sınır. her iki tarafta da posta kutuları bulunmasına rağmen, gönderilerin alıcılarına ulaşması bir haftayı alıyor*.

    teşekkür edit'i: sevgili @mouse sanitary pad'e çok teşekkür ederim nazik hatırlatışı için. 1. sırada yazdığım ''çin ve mongolya''yı, ''çin ve moğolistan'' olarak; ''dinazor'' kelimesini de ''dinozor'' olarak düzelttim. sağolsun.
  • objektif farklılıklarının portre çekimlere etkisi.
  • halk arasında "mermi" olarak bilinen hedenin isminin aslında fişek olduğu gerçeği. fişek basit anlatımla altta kovan ve üstte merminin bir araya gelmesiyle oluşan hededir.

hesabın var mı? giriş yap