şükela:  tümü | bugün sorunsallar (6)
  • aydınlatılmış onam, hem hekim için hem de hasta için oldukça önemli bir unsurdur. tıp etiğinin özerklik ilkesine dayanmaktadır. özerklik ilkesi kabaca, “tıp uygulamalarında, hastanın kendi geleceği ile ilgili olarak karar verme hakkına sahip olması nedeniyle hastalığını ve tedavisini de bilmeye ve onaylamaya hakkı olması” demektedir. hekim ile hasta arasındaki eşitsizliği yaratacak bilginin hastaya aktarılması anlamına gelmektedir aydınlatılmış onam.

    eşitsizliği ortadan kaldırmak amacıyla hastaya bilgi aktarılması, hastanın kendisine yapılacak tedavinin ne olduğunu anlamasını, onun tedaviye katılımını ve kooperasyonunu kolaylaştırması için önemlidir. bunu da aydınlatılmış onam sağlar. ayrıca, herhangi bir tıbbi girişime yönelik açıklamalar, hastanın kaygı ve gerginliğinin üstesinden gelmesine de yardım etmektedir.

    aydınlatılmış onamın geçerli olabilmesi için önkoşul, kişinin karar verme yetisine sahip olmasıdır. yine tıp etiğindeki özerklik kavramına dayanarak yeterlilik kişinin bir eylemde bulunmak ya da bir karara varmak için gereken özelliklere sahip olup olmadığını tanımlamaktadır.

    hukuk sisteminin yasal düzenlemeleri insan vücudunun bütünlüğüne yönelik her türlü girişimi engellemektedir. ancak anayasamıza göre, rıza alınması koşuluyla tıbbi amaçlı eylemler yapılabilmektedir.

    tedavinin kabulü için aydınlatılmış onamda yer alması gereken unsurlar;

    *bilgi (bilginin hastaya açıklanması, bilginin hasta tarafından anlaşılması)
    *karar verme yeterliliği (hastanın onam vermek için yeterliliğe sahip olması)
    *gönüllülük (onamın gönüllü olması)
    *rıza (hastanın tedavi olmak için onay vermesi)

    yeterli ve gerekli açıklama yapıldıktan sonra hekime düşen, hastanın baskı altında kalmadan, gönüllü olarak ve isteyerek tedavi seçeneklerinden birisinin kendisine uygulanmasına “olur” demesi yani onam verme gerekmektedir. aydınlatılmış onam ilkesi gereği hastanın aktarılan bilgileri tam olarak anladığından emin olunmalıdır. bilgilendirmeyi takiben hastadan, tıbbi müdahale için sözlü veya yazılı rıza (onam) alınmalıdır.

    hastaya tedaviden önce bütün bilgilendirmeyi yaptıktan sonra, onam alırken dikkat edilmesi gereken bir kaç madde var. bu maddelerin dikkatli şekilde uygulanması, olası bir sorunda hekimin, hukuki süreç karşısında elini güçlendirecektir. bu maddeler;

    • aydınlatma süreci, hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumu gibi koşullara özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır.

    • kendisi dışında bilgilendirilecek kişileri hasta belirlemelidir.

    • her tıbbi uygulama için ayrı ayrı aydınlatılmış onam alınmalıdır. (genelde hekimlerin yaptığı sorunlar buradan kaynaklanıyor, tedaviye başlarken tek bir onamın yeterli olacağını düşünmemek gerekiyor, eğer süreç baştan anlatıldıysa ve ilk alınan onam belgesinde o süreç detaylı olarak yazılıysa durum farklı.)

    • hastanın karar verme yeterliğinin bulunmadığı durumlarda onam, varsa hastanın yasal temsilcisinden alınır. hastanın yasal temsilcisinin onam vermediği ve hastanın yaşamının tehdit altında olduğu durumlarda girişimde bulunabilmek için yasal mercilerden izin alınmalıdır.

    • hastanın yetkili yasal temsilcisi olmadığında ve acil tıbbi müdahale gerektiğinde, daha önceden hastanın kuşkuya yer bırakmayan şekilde bu durumda girişime onam vermeyi reddettiğini gösterir bir irade beyanı yoksa hastanın onam verdiği varsayılarak tıbbi girişimde bulunulmalıdır.

    • çocuklarda ve karar verme yeterliliği olmayan hastalarda yasal temsilcisinin onamı alınmalıdır. bununla birlikte, çocuk ve karar verme yeterliliği olmayan hasta elden geldiğince aydınlatılmalı ve olabilecek en geniş ölçüde karar alma sürecine dahil edilmelidir.

    • bireyin vermiş olduğu aydınlatılmış onamı dilediği zaman geri alma hakkı vardır. (bunun içinde ayrı bir belge hazırlamak gerekiyor.)

    • sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılır. alınan onam, eksik aydınlatma, baskı ya da yanıltma yoluyla alındıysa geçersizdir.

    • onam yalnızca aydınlatılan konu üzerinde önerilen tedavi ya da işlem için geçerlidir. genellikle, hastalara hastaneye kabul edildikleri zaman, kendilerinden yapılacak her şeye karşı genel bir izin formu imzalatılmaktadır. bunu pek çok hastane yetkilisi ve doktorlar açık onam olarak kabul etmektedir. bu genel yani her şeyi kapsayan onam, hastanın hastanede kaldığı süre içinde bildiği ya da bilmediği bütün işlemlere onam vermek anlamına gelmekte, hasta her şeye örtülü olarak onam vermiş kabul edilmektedir. oysa açık onam, hastanın “her bir tıbbi uygulama için” aydınlatılmış olmasını gerekli kılmaktadır.

    kaynak - türk tabipler birliği
  • antik roma'da bebekler belli bir yaşa gelene kadar insan kabul edilmiyormuş. bu nedenle kadınlar, istenmedikleri bir çocuk doğurduklarında; onu diğer vücut atıkları gibi görerek, bok çukuruna atabiliyormuş. kimse de onları suçlamıyormuş. bunu öğrenince ufkum konya ovası gibi olmuştu. çok acayip.
  • nişantaşı üniversitesinin bayrampaşa'da olması. benim çok ilgincime gelmişti. (aslında buraya yazınca normal gelmeye başladı)
  • kaptan korsanların taktıkları tek göz bandının amacı, karanlık yerlere girildiğinde karanlığa alışma süresini yok etmek için olduğunu öğrenince kendimden geçtim.
  • maksimum gücü 200 beygirden düşük ve aerodinamik drag katsayısı 0.25'ten yüksek otomobillerde arka tarafta spoiler, yani kanat, kullanmanın hiçbir işe yaramaması ve yakıt tüketimini gereksiz yere artırması.

    bilindiği gibi spor otomobiller hem sert süspansiyonlar hem de düşük aerodinamik direnç nedeniyle yerden oldukça alçak ve streamlined bir geometriyle üretilirler. bu, otomobillerde yüksek hızlarda patinaja düşme ve stabilite sorunu yaratır. bunun nedeni aracın hızı arttıkça, araç üzerinden geçen havanın aşırı hızlanması sonucu basıncının düşmesi, altından akan havanınsa araç hızında gitmesi sonucu aracın bir kaldırma kuvvetine maruz kalmasıdır. uçak kanatlarında da aynı durum gerçekleşmesine rağmen, kaldırma kuvveti oluşması orada istenen bir durumdur, otomobillerde ise değildir.

    bunun nedeni motoru son derece güçlü spor otomobillerin, yüksek viteslerde bile lastiklere çok yüksek tork aktarması, aktarabilmesidir. aracın hızı yüksekken, maruz kaldığı kaldırma kuvveti nedeniyle yere uyguladığı kuvvet araç ağırlığının çok altına inebilir. yeteri kadar ağır olmayan bir araca çok güçlü motor takarsanız patinaja düşer. çünkü lastiklerle yol arasındaki statik sürtünme kuvvetini aşacak olan torkun asfaltta yaratacağı kuvvet, dinamik sürtünmeye yol açarak lastiğin boşta dönmesine yani patinaja yol açar.

    özellikle önden çekişli araçlarda birinci viteste bu durumla sıklıkla karşılaşıldığından dolayı aracın elektronik sistemiyle birinci viteste gaza basılması durumunda ya motor gücünü kısıtlayan ya da esp sistemini devreye sokan bir sistem bulunur.

    arkadan itişli araçlarda bu sorun çok yaşanmaz çünkü araç hızlandıkça ağırlık merkezi arka aksa kaydığından dolayı araç yolu daha iyi tutmaya başlar. itişi arkada motoru önde olan mercedes bmw gibi otomobillerde bu durum fark edilebilir, araç hızlandıkça yol tutuşu iyileşir. onlar da, karlı yollarda sorun yaşar ayrı konu.

    fakat aşırı yüksek hızlarda bu patinaj sorunu tekrar yaşanmaya başlar. bunun nedeni aracın aerodinamik verim için optimize edilen dış yapısı nedeniyle tıpkı bir uçak kanadı gibi çalışarak araç üzerinde kaldırma kuvveti yaratması sonucu yüksek tork uygulanan lastiklerin yolu tutamamasıdır. bu da hem stabilite hem de performans sorunları yaşatır.

    işte bu sorunu engellemek için araçların arka yüzeyine bir kanat eklenir. bu kanadı tıpkı bir uçak kanadına benzetebilirsiniz ama bir farkla. uçak kanatlarında üst yüzey alt yüzeyden daha kıvrımlıdır, böylece kanat üzerinde basınç düşük altında yüksek olur ve uçak havalanır. otomobildeki uçak kanadı ise bu kanadın ters çevrilmiş haline benzer. yani uçağı havaya kaldıran kuvvetin aynısı zemine doğru oluşur.

    sonuçta otomobilin yapısı nedeniyle oluşan kaldırma kuvveti, kanadın uyguladığı ters kuvvet nedeniyle daha az hissedilir. lastiklerin yere uyguladığı kuvvet artacağından dolayı yüksek hızlardaki patinaj riski çözülmüş olur.

    yalnız ortada bir sorun vardır, bu kanat düşük hızlarda zaten kaldırma kuvveti düşükken gereksiz yere sürtünme kuvveti yaratır.

    lüks otomobil üreticileri bunu engellemek için kanadı elektronik bir mekanizma ile, 120 km/sa üzerindeki hızlarda açılacak altındaki hızlarda kapanacak şekilde tasarlamışlardır.

    gelelim bunun neden güçsüz motorlu ve aerodinamik sürtünme katsayısı yüksek araçlar için anlamsız olduğuna.

    bir kere hatchback tarzı araçlarda aerodinamik sürtünme sedan kasa araçlardan daha yüksektir. bunun nedeni arkaya uzanan kıvrımlı bir kasa yerine küt bir şekilde biten kasanın hem akış ayrılmasını hızlandırması, hem de yarattığı iz girdabındaki hızların çok daha yüksek olmasıdır. aerodinamik sürtünmesi yüksek olan bir araç yüksek hızlara çıktığında, spor otomobillerdeki kadar yüksek bir kaldırma kuvvetine maruz kalmaz, haliyle lastikler yere daha çok kuvvet uyguladığından dolayı, patinaja düşmesi için daha çok kuvvete maruz kalması gerekmektedir, yani daha güçlü ve daha çok tork üreten motora.

    bu savı örnekleştirmek için sayıları tamamen sallayarak şu örneği verebilirim. aynı yol üzerinde giden aynı motora ve lastiklere sahip sedan ve hatchback iki otomobilin lift kuvveti nedeniyle patinaja düşmesi için sedanın 220 km/sa hıza çıkması gerekirken, hatchback'in 250 km/sa hıza çıkması gerekir.

    yani spoiler açılma limiti aracın aerodinamik yapısı iyileştikçe düşmektedir. bir diğer unsur ise motorun gücüdür. güçsüz motora sahip bir otomobilde lastiklere daha düşük tork aktarılır, bu durumda da aracın maruz kaldığı kaldırma kuvveti artsa bile tork, dolayısıyla lastiğin yola uyguladığı kuvvet azalacağından dolayı, lastik patinaja düşmez çünkü motordan gelen kuvvet sürtünme kuvvetini yenemez.

    son olarak, araca spoiler eklemek demek aracın yüzey alanını artırmak demektir. yüzey alanını artırmak demekse sürtünmeyi artırmak demektir, araç ağırlığını artırmak demektir. sonucunda aerodinamik sürtünme yani yakıt tüketimi artar. motoru güçsüz ya da aerodinamik sürtünmesi yüksek bir araçta da kaldırma kaynaklı yol tutuş sorunu yaşanmayacağından dolayı spoiler eklenmesi yakıt tüketimini artırıp performansı düşürmekten başka hiçbir işe yaramaz.
  • pek güzel, pek faydalı. havadan su.

    (bkz: http://www.iflscience.com/…drinking-water-thin-air/)
  • genelde bilgi içerikli şeylerdir. bir anı da insanlarla ilgili bir şeyleri öğrenmek olduğuna göre, ulu önder kadir cangızbay'ın dersinde anlattığı iki anısını sizlerle paylaşmak istiyorum. kişisel ahlak nedir, nasıl inşa edilir, olaylara ne tür bir açıyla bakılır gibi birçok soruyu bir daha asla unutmayacağım şekilde bana öğretmişti bu iki anekdot.

    1) nişanlı bir çift yüksek lisans ya da lisansın son yılında, bir tane dersleri kalmış ve ondan da kurtulup artık hayatlarına bakmak istiyorlar. dersi aldıkları kadın bir hoca ve ismini, ders kayıtlarını dinledikten sonra editleyip yazacağım. neyse, kadir hoca bu kadının arkadaşı, tanıyor yani ve bu çift de ona söylüyorlar durumlarını. hocam, şu hocayla konuşsanız da bize yardımcı olsalar diye. kadir hoca da gidip konuşuyor ve sonunda geçiyor bu çocuklar. kadın, kadir hocaya haberi verirken telefonda şunu söylüyor:

    "aldıkları not geçmelerine yetmiyordu ama sen bunca yıl birbirimizi tanımamıza rağmen benden ilk defa böyle bir şey rica ettin. o yüzden çocukları geçirdim. fakat, onlarla aynı notu alan ve aslında geçmemeleri gereken diğer öğrencileri de geçirdim. `çünkü onların tek suçu seni tanımıyor olmaları olamaz`. eğer diğerlerini de geçirmeseydim, o çocukları sadece seni tanımadıkları için bırakmış olacaktım."

    2) italya, fransa menşeli oyuncakları, çin birebir kopyalayıp daha ucuza dünya piyasasına sürüyor biliyorsunuz. kadir hoca böyle bir şeye gelemeyecek bir adam. şöyle düşünüyor ilk olarak: bu oyuncakları tasarlayan bir adam var, bir fikir var ortada, renk seçimi, malzeme seçimi vs sonuçta ortada yabana atılmayacak bir emek ve bu emeğin sonucunda çıkmış bir ürün var. çin'li ise bir gaspçı gibi, gidip bu emeği çalıyor, üzerine daha ucuza satarak adamların emeği üzerinde tahakküm kuruyor. bu nedenle kızına çin malı oyuncak almama kararı alıyor. fakat orijinal üretimler, elbette çin malı fason üretimlerden daha pahalı olduğu için, kızına istediği her oyuncağı alamıyor, 5 tane almak yerine 1 tane almak ama orijinal almakla yetiniyor maalesef. işte adam burada bir sorgulamaya girişip su soruyu soruyor:

    "ben ahlaklı bir iş yapıyorum, haysiyetli bir insan olarak çin malı almıyorum çünkü onlar başkalarının emeğini çalıyorlar. ancak ben bunu yaparken, haysiyetimi, kızımın mahrumiyeti üzerinden, onu bir şeylerden mahrum etmek pahasına inşa etmiş oluyorum. hangisi daha ayıp?"

    sonucunda kızının mahrumiyeti üzerinden kendisine haysiyet devşirmesinin daha büyük bir ayıp olduğu sonucuna vardığını söylemişti ve eklemişti: işte insanın trajedisi.
  • ufku iki katına çıkarabilecek düzeyde mi emin olmamakla beraber öğrendiğimde beni şaşırtan ve bak hiç böyle düşünmemiştim dedirten şeyleri bu entry de zaman zaman editleyerek paylaşmayı düşünüyorum.

    geçen gün ankara rahmi m. koç müzesi'nde okuduğumda şaşırmıştım. eski bisikletlerin ön tekerlekleri neden arka tekerleğine göre daha büyüktür ve oldukça büyük olan modeller vardır? çünkü dişli zincir sistemi yoktur ve pedal direkt olarak ön tekerleğe sabittir. bu nedenle de bisikletin hızını arttırmak için ön tekerleğin büyütülmesi gerekmektedir. ayrıca ilerleyen dönemlerde yaşanan gelişmeler ve ön tekerlekte bulunan pedalın dönüşlerde kullanıcıyı çok fazla rahatsız etmesiyle azalarak terk edilmiştir.

    bir bilgide osmanlı döneminden gelsin. osmanlı döneminden kalmış istanbul'da da bulunan -ki benim bir uygulama(piri) ile istanbul gezisinde öğrendiğim- padişahlar ve sadrazamlar dışında vezirler, kaptan-ı deryalar vb. zengin ve güçlü kişiler tarafından yaptırılan camilerin hepsinin tek minaresi varmış. çünkü birden fazla minareli camilerin yapılması sadece padişah ve sadrazamların sahip olduğu bir ayrıcalık/özellik/saygı imiş.

    ek1: bu hafta sonu kadıköy'de şubesi bulunan fornello adında ki bir pizzacıya gittim. menü tasarımlarını yenilemişler ve oradan edindiğim küçük bir bilgiyi paylaşmak istedim (istanbul’un en iyi pizzası diyebilecek durumda değilim ama bence başarılı pizzalara sahipler, denerseniz bence pişman olmazsınız.).
    pizza aslında mozzarella peyniri ve domates birleşimi ile yoksul fransız halkının tükettiği bir yiyecekmiş. ünlenmesi ise 1889 yılında kraliçe margherita'nın mozzarella peyniri domates ve fesleğen ile süslenmiş pizzayı tatması ile olmuş. kraliçe bu yiyeceği beğenmiş ve bir teşekkür mektubu yollamış. zengin halkın sofrasına da bu vesile ile girmeye başlamış. hatta mektup bugünkü adı "pizzeria brandi" olan pizza dükkânının canımda sergilenmekteymiş.
    kraliçe bir gün pizza istemiş ama saray aşçıları fakir yiyeceği olan pizzanın nasıl yapıldığını bilmedikleri için elleri ayaklarına dolanmış ve hemen dışarıdan sipariş etmişler. gelen pizza kraliçeye takdim edilirken kraliçe pizzanın adını sormuş. takdim eden ne söylemesi gerektiğini unutmuş ve telaşla kraliçenin ismini söylemiş. pizzayı çok beğenen kraliçe yazdığı mektupta pizzadan "pizza margherita" olarak bahseder. kraliçenin mektubu tüm halk tarafından duyulur ve zenginlerin sofrasına pizza girmeye başlar. margherita isminin kraliçenin isminden gelmesi beklemediğim bir hikâyeydi açıkçası :)
  • üst edit: yazı biraz uzun oldu uyarayım, yok yok çok değil lan!'
    popüler bir takım buluşların çıkış kaynaklarının sıkıntı veya acı çeken çeken insanlar olması. nası lan?

    misal,
    benim de çok sevdiğim ve rock/metal müziğin vazgeçilmezler detaylarından olan power chord zımbırtısının kore savaşında ciğerini kaybeden bir asker sayesinde meşhur olması(hatta bulunmuş olması da diyebiliriz ama bu konu tartışmalı).
    link wray, kendisini mahalleden bilenler bilir, şarkıcı olmak isteyen bir gençti. ancak kariyerine başlamadan önce kore savaşında vatani görevini yapması gerekiyordu. bilmediği şey, kore ormanları kentucky kırsalına benzemiyordu ve bir çok asker gibi tüberküloza yakalandı. link, hastalığı biraz ağır geçirdi ve hatta ciğerinin birinin alınması gerekti.
    ülkesine döndüğünde tek ciğerle bu iş olmayacağından şarkıcı olma hayali sona ermişti. o da "madem şarkı söyleyemiyorum o zaman ben çalgıcı olayım be ya" dedi.
    iyi ki de dedi çünkü 1958 yılında çıkardığı albümdeki rumble şarkısı ile müzik literatürüne pek bilinmeyen power chord denen şeyin meşhur olmasını sağladı. bu sayede punk/rock/metal müziğin babalarından birisi olma şerefine nail oldu.
    r.i.p. link jın jın jın wray!

    1816 yılında endonezya'daki tambora dağının patlamasının bisikletin icadına yol açmasına ne demeli?
    evet önce bir oha diyelim ama anlatayım dur iki dakka. bağlantı çogacayip:
    volkandaki patlama anına 5.000 kişi öldü. ilk 15 dakikada işler iyice karıştı. toz ve kül fırtınası 10.000 kişiyi öldürdü. sonunda da kıtlığa neden bu olay 90.000 kişinin yaşamını yitirmesine yol açtı.
    olay, insanlar için korkunç bir afete, atlar için ise daha önce rastlanmamış bir felakete dönüştü.
    kül bulutu o yaz avrupa'ya kadar seyahat etti ve aylarca güneşi kapattı. güneş olmayınca ekinlerin büyük kısmı öldü. ekinler olmayınca da binlerce at telef oldu açlıktan. gerçi sadece açlıktan değil, az olan sapı samanı ekini yiyen atlar çiftçiler için bir yüktü ve binlercesi de patır kütür vurularak öldürüldü. sıkıntı şu, atlar o dönem en yaygın ulaşım aracı idi ama durmadna ot yemeleri gerekiyordu. beslenmesi gerekmeyen ulaşım yolları aranmaya başlandı.
    karl drais von sauerbronn isimli( arkadaşları ona aynştayn diyordu kesin) mucit tahta bir at icat ettiğini duyurdu. bu araç insan gücüyle hareket eden ilk bisikletti.

    bir diğeri, uv lambalar.
    1. dünya savaşından bizimle birlikte yenik ayrılan almanya'da kıtlık baş gösterdi. devlet tarafından dağıtılan besinler genelde savaş gazilerine öncelik tanınarak dağıtılıyordu. bu durumda tahmin edersiniz ki en az beslenenler çocuklar oluyordu.
    bunun sonucu olarak çok fazla sayıda çocukta yetersiz beslenme ve kalsiyum, fosfor ve özellikle d vitamini eksikliğinden kaynaklanan raşitizm hastalığı baş gösterdi. o zamanlar raşitizme neyin sebep olduğu dahi bilinmiyordu.
    saha doktoru olan polonya asıllı dr. kurt huldschinsky(bak bir aynştayn da burada var), çocuk hastaların tamamına yakınının soluk tenli olduğunu görünce civa-kuvarzlı lambalar altına 4 çocuk yerleştirdi. bu 4 çocuktan bilineni sadece 3 yaşındaki arthur idi. deney devam ettikçe kemiklerde iyileşmeye rastladı doktor. gündüz güneş, gece ise lambalar altına konan hastalardaki iyileşme sonucu dresden şehrinde sokak lambaları dahi sökülüp hastanelere getirildi. uv lambalar daha sonra yıllarca hatta günümüzde dahi tedavi amaçlı kullanılmakta. sonraları almanya'dan kaçıp mısır'da iskenderiye'de yaşamaya başlayan yahudi asıllı polonyalı bu doktor 1940 yılında öldü.
    unutmadan, solaryum da kullanılan lambalar uv lambalardır. fedon duacıdır eminim bu doktora.

    başka bir örnek.
    retin a maddesi.
    adını bilmeyebilirsiniz ama günümüz kozmetik dünyasında sık sık kullanılan, sivilce tedavisinde, cilt güzelleştirmede, gençleştiren yani kırışıklık giderici kremler başta olmak üzere bir çok kremde kullanılan bu madde için dünya sağlık örgütü "temel sağlık sisteminde ihtiyaç duyulan en önemli tedavi araçlarından birisi" demiştir. bunu niye demiş ben de anlamadım tam.
    gelelim hikayesine.
    ikinci dünya savaşında insanlar üzerindeki deneylerde akıl almaz yöntemler deneyen ülkeler(özellikle çatlak naziler) sayesinde savaşın hemen ertesinde tüm dünyada deneyler nuremberg kodu isimli bir ilkeler ile kural altına alındı.
    bir yer hariç, yozgat!
    şaka şaka philadelphia hariç.
    1951 ile 1974 yılları arasında dermatolog albert kligman, holmeburg hapishanesine gitti ve mahkumlar üzerinde ilaçları denedi. ilk başlarda onları insan olarak değil de bir kaç metrekare deri alanı olarak gördüğünü de itiraf edecektir kligman. mhakumları deney hayvanı olarak kullandıklşarı bu deneylere cia, dow kimyasal ve johnson & johnson finansör oldu.
    en meşhur deneyleri ise koli bandı yapıştırılmış ciltten bandı çekmek(amacınız ney lan?), tırnakları sökmek, mahkumlardaki açık yaraların üstüne agent orange ( vietkonglar ormanda saklanamasın diye abd'nin kullandığı bitki öldürücü kimyasal silah, kanserojendir) dökmek, çeşitli lsd deneyleri ve mahkumları radyoaktif izotopların yer aldığı odalarda kalmaya zorlamak gibidir. (merhamet önemli hacı)
    en yaygın deneyler ise bir takım ilaçların deneysel versiyonlarını zorla mahkumlara vermek ve böylece yan etkileri gözlemlemekti. retin-a içeren ilaçların yüzlerce deneyleri sırasında bir çok yeni ilaç keşfedildi. tabi bu deneylerde kaç bin kişi öldü ya da daha beterine maruz kaldı kimse bilmiyor çünkü deney bittiğinde tüm kayıtları bizzat şu tatlı yaşlı amca yani albert kligman yok etti.

    konuyla uzaktan bağlantılı ama bir deneyden daha bahsedeyim.
    minnesota açlık deneyi.
    yine 2. dünya savaşından sonra başlayan açlıkla mücadele etmek ve çözümler üretmek için bir deney başlatıldı. deneklerin seçiminde gayet(!) mantıklı şeyler vardı: dini inancı gereği savaşa gitmemiş amerikan genç erkekleri.
    deneyin ilk 2 ayı normal ağırlıklarına ulaşmaları için sürekli beslendi. sonra aniden diyet değiştirildi(yüksek karbonhidrat düşük protein) ve deneklerin tepkileri incelendi.
    haftada 36 km yürümeye zorlandılar. hatta güzergahta özellikle pastaneler, restorantlar, fırınlar seçildi. insafsızlığa bak yahu. bazıları bu aşamada elendi( dayanamayıp pastaneye daldılar herhalde) ama kalanları daha kötü günler bekliyordu.
    ağırlıklarının yüzde 25'ini kaybeden deneklerde anemi ve depresyon gözlemlendi. hatta hala dayanabilen bir hastada yamyamlık teşebbüsleri dahi görüldü.
    denekler nazi toplama kampı üyeleri gibi olmaya başlayınca deney sonlandırıldı ve sonuç raporu yayınlandı.
    "bir insan günde yaklaşık 4000 kalori almaz ise açlık sınırına gelmektedir." hay ben... neyse bir şey demiyorum!

    bak konu açıldı bir tane daha aptal deneyden bahsedeyim de bitireyim.
    1950 yılında amerikan ordusu bir sahil kenti biyolojik saldırıya uğrarsa bu ne kadar içeri etkir, nasıl anlaşılır diye merak etti. dangalağın birisi ortaya atmış olacak ki san fransico üzerine devasa bir bulut şeklinde serratia marcescens bakterisi atarak bunu denediler.
    günler sonra kilometrelerce içeride bu bakteriye rastlayan askeri bilimadamları sevinçle haykırdılar. evet artık sahil kentine biyolojik bir saldırı olursa sonuç ne olur biliyoruz diye. sırf bunu öğrenmek için yüz binlerce insanın üstüne çaktırmadan hastalık dolu gaz sıktılar. sadece 1 ölüm kayıtlara geçti. lan solunan havaya da güvenmeyeceğiz artık!

    hala okuyorsan tamam bu son. beni en çok üzenlerden birisi çünkü. gerçi hepsi can sıkıcı.
    1966 yılında janet reimer sağlıklı 2 ikiz erkek çocuk sahibi oldu. anne baba her anne baba gibi sevinçten gülerken bu kısa sürdü. sünnet edilirken doktor ikizlerden bruce'un pipisini çok kötü şekilde yaktı cinsel organı tamamen sökmek zorunda kaldılar.
    zavallı aile dr. john money isimli cinsel kimlik uzmanına koştu. doktor onlara durumun geri dönüşü olmayan bir olay olduğunu ve en iyisi cinsiyet değişimi operasyonu yapılmasını ve bruce'un bir kız olarak büyütülmesini hatta adının brenda olmasını tavsiye etti. çaresiz aile kabul etti ama bilmedikleri şey, doktor bir hipotezin canlı deneyini yapacaktı.
    operasyon yapıldı, brenda olarak büyüyen bruce dişi rolüne uymadı. tıpkı ikizi gibi bebeklerle değil silahlar ve arabalarla oynuyordu. dr. money sorunları anlatan aileye bu tip olayların normal olduğunu, geçici olduğunu anlattı durdu. hatta çocuğa zorla kız olduğu konusunda baskı yaptığı psikoloji terapileri yaptı.
    ancak bruce büyüdükçe kararını değiştirdi ve erkek olmak istediğini söyledi. ismini de david olarak değiştirdi. operasyonla tekrar erkek oldu ve evlendi. fakat travmatik çocukluk peşini bırakmadı ve boşandı. 2002 yılında ikiz kardeşi öldükten 2 yıl sonra intihar ederek canına kıydı. harcanan hayatlara bir örnek.
    doktor hakkında dava açılmadı hiç, profesör olarak emekli oldu ve 2006 yılında bu dünyadan siktir oldu gitti pezevenk! kusura bakmayın çok sinirlendim!

    oha amma yazmışım lan, yeter! uzun olmuş harbiden.
  • istanbul'da berberler tıraş ettikleri müşterilerinin başlarına ayna tutarlar ve sonra bu aynayı bir tepsi gibi tıraş olmuş kişinin önlerine uzatırlarmış. müşteri de gönlünden kopan bahşişi bu aynanın üzerine bırakırmış. ama kanun tanımaz, kabadayı, serseri tipler gelip tıraş olduklarında aynayı öpmekle yetinir ve " param yok!" diyerek ücret bile ödemeden çıkıp giderlermiş.
    aynasız sözünün kaynağı işte bu tür insanlarmış.

hesabın var mı? giriş yap