şükela:  tümü | bugün
  • kabartma tozu ve karbonat arasındaki fark;

    karbonat, saf sodyum bikarbonat olarak bilinen bir kimyasaldır. karbonat kullanılan hamurların içinde mutlaka asitli sıvı bir madde bulunması gerekir. böylece karbonat ile asit kimyasal tepkimeye girerek birbirlerini nötralize eder ve karbondioksit gazı oluşur. bu oluşan gaz ısının da etkisiyle genleşir, hacmi büyür ve hamurun dışına çıkamadığı için hava kabarcıkları oluşturarak pişerken hamurun kabarmasını sağlar. sirke, limon suyu, portakal suyu, ekşi meyve suları, yoğurt, krema, bal asidik gıdalardır.

    kabartma tozu ise karbonat ve bir asitten oluşan bir karışımdır (içindeki asidin çeşidi markalara göre farklılık gösterebilir). kabartma tozunun sadece bir sıvı madde ile birleşmesi hamurun kabarması için yeterlidir, asitli bir maddeye gerek yoktur. kabartma tozu süt, yumurta, sıvıyağ gibi herhangi bir sıvı ile tepkimeye girer ve süreç karbonattakinin aynıdır. kabartma tozu sıvı malzemelerle etkileşime girince karbondioksit gazı açığa çıkar, hamurun içinde kabarcıklar oluşur ve hamurun kabarmasını sağlar.

    bir miktar asit içeren, ancak bunun hamuru tamamen kabartmaya yetmeyeceği bazı tariflerde ise karbonat ile kabartma tozu birlikte kullanılır. bu tür az asitli tariflerde karbonata ek olarak bir miktar kabartma tozu da eklenir. teknik olarak karbonat miktarını arttırmak da hamurun kabarmasını sağlayacaktır, ama karbonatın fazlası acı bir tat vereceği için lezzeti dengelemek adına ikisi bir arada kullanılır.

    asitli sıvılar içermeyen tariflerde mutlaka kabartma tozu kullanılmalıdır. çünkü karbonat asit olmadan tepkimeye giremez ve karbondioksit oluşmayınca de hamur kabarmaz. ayrıca hamurun tadını da bozar. kabartma tozu yoksa karbonata biraz limon suyu ekleyerek kabarmasına yardımcı olmak mümkündür.
  • japonya'da yayınlanan ve en büyük gazetelerden biri olan mainichi isimli gazete shimbunsha tohumlarından yapılıyormuş ve toprağa gömünce filizleniyormuş.
  • beyninizi daha iyi çalıştırmanın yolları

    1-insan beyninin ayaktayken ve açık havadayken yaklaşık yüzde 10 daha fazla çalıştığı düşünülmektedir. önemli kararlarınızı alırken kapalı alandaysanız, ''volta atmayı'' deneyebilirsiniz.

    2-yürüyerek kolları sallamak beynin performansını olumlu etkiliyor. önemli kararlarınızı açık havada, kollarınızı sağa sola sallayarak yürürken almaya ne dersiniz?

    3-yabancı bir dil öğrenme beyni güçlendiriyor. her gün birkaç yabancı ya da yerli yeni kelime öğrenip, kullanabilirsiniz. sözlük okuyabilirsiniz. alışveriş listesi veya telefon numaralarını ezberlemeyi deneyebilirsiniz.

    4-zihinsel jimnastik/antrenman yapın. bunun için çeşitli bulmacaları çözebilirsiniz. satranç gibi akıl oyunları oynayın.

    5-rutinden kurtulun. rutin olarak tekrar ettiğiniz davranışlardan vazgeçin. bazen telefonu sol elinizde tutun, çantanızı diğer elinizle taşıyın, evinize başka bir yoldan gidin. en azından bir günlüğüne televizyon kumandasını sık kullanmadığınız elinizde tutun.

    6-entelektüel zevklerinizi geliştirmek için her gün mutlaka iyi bir özdeyiş antolojisinden birkaç cümle okuyun. beyninizi kaliteli cümlelerle besleyin.

    7.her gün güzel bir resme veya fotoğrafa bakmaya çalışın. estetik algınız, gördüğünüz estetik şeyler kadar gelişir.

    8-sevdiğiniz bir müziği bir süre gözleriniz kapalı dinleyin. beyin otoriteleri tarafından klasik müziğin zekaya 7 puan ekleyebildiği iddia edilmektedir.

    9-günde aklınızdan 60 bin ile 80 bin arası düşünce geçer. bu düşünceler ne hakkındaysa, hayatınız da ona göre şekillenir. unutmayın,kafanızda en çok neyi düşünürseniz, hayatınızda da onu çoğaltırsınız.

    10-bir konu hakkında düşünürken, nasıl düşündüğünüzü de gözlemleyin. düşünmek üzerine düşünmek, beyin ve düşünce kapasitesini arttırır.

    11-iyi bir uyku kaliteli bir beyin için şarttır. çok uyuyorum diye üzülmeyin. einstein'in günlük 10 saatten fazla uyuduğu biliniyor. 24 saati geçen uykusuzluk beyinde sarhoşluğa benzer bir etki yapar.

    12-bol ve temiz oksijen beyin için çok önemlidir. beynimiz ağırlık olarak vücudumuzun yüzde 2'sini oluşturduğu halde, vücuda gelen oksijenin yüzde 25'ini tüketir. oksijensiz kaldığımızda ölümü gerçekleşen ilk organımız beyindir. odanızın penceresini açarak kendinize bol bol oksijen ısmarlayın.

    13-farklı düşünme tarzları beyninizi geliştirir. çocuklar ve hayvanlarla daha fazla vakit geçirin. sizden farklı düşünen insanlarla konuşun.

    14-kullanılmayan organ körelir. sürekli televizyon seyrederek beyninizi düşük viteste çalıştırmayın.

    15-beynin en tehlikeli yanı ''ters çaba'' kuralına göre çalıştığı anlardır. başınıza gelmesinden en çok korktuğunuzu başınıza getirir! buna ters çaba kuralı denir. beyin odaklanılan hedef olumsuz olsa bile, bunu gerçekleştirmek için çalışır. topluluk önünde konuşma yaparken ''acaba heyecanlanır mıyım?'' diye düşünürseniz, heyecanlanırsınız.

    16-beyni yoran monotonluktur. hayatınızı ne kadar renklendirirseniz, beyninizi o kadar neşelendirebilirsiniz.

    17-beyin kısa süreli hafızada beş ile yedi arasındaki bilgiyi işleyebilir. yeni bir bilgi gelince, bu bilgilerden birini atar. buna ''sihirli sayı'' kuralı denir. bu kural aşılıp aşırı bilgi yüklenmesi durumunda beynimiz ''servis dışı'' olur. hayatınızın en büyük kararlarını alırken ''kafadan'' değil, tıpkı beş haneli iki rakam grubunu çarparken yaptığınız gibi, bir kağıt üzerine yazarak ne yapacağınızı hesaplayın.
  • anne veya babası ab grubu kana sahip olan bir çocuğun 0 grubu kana sahip olması imkansızdır.
  • dünyanın önemli dillerinde "durmak" ve "anlamak" aynı rahimden çıkmış iki kelimedir...

    almancada "stehen" "durmak", "verstehen" "anlamak",

    arapçada "vakafa" "durmak" [haccın farzlarından olan "vakfe" de buradan gelme], "vakıf", "vukuf" "anlamak",

    ingilizcede "stand" "durmak", "understand" "anlamak",

    yunancada "sta/ste" "durmak", "episteme" "bilmek, anlamak"

    [türkçedeki "durup düşünmek" ifadesini de buraya koyabiliriz]

    şu halde bir şeyi "anlamak" için önce "durmak" gerekiyor...
  • sarı çizmeli mehmet ağa...

    bu deyişin nereden geldiğini daha önce hiç düşündünüz mü?
    sunay akın, "bir çift ayakkabı" adlı eserinde bu hususa aşağıdaki gibi değinmektedir:

    " abdülmecid dönemine kadar sarı ayakkabı giymek yalnızca müslümanlara tanınmış bir hak iken, 1839'da mustafa reşit paşa'nın hazırladığı tanzimat fermanı'ndan sonra, ayakkabıdaki bu ayrıcalık kaldırılır. nerval, bu konuya da değinir: "çizme ya da sarı pabuç giyme hakkı yalnız türklerindi. ermeniler kırmızı, rumlar mavi, yahudiler siyah pabuç giyerdi. parlak ve zengin kıyafetler de yalnız türklere mahsustu. evler bile bu ayrıma tabi tutulur, çok canlı renklere boyanan türk evleri diğerlerinden hemen ayrılırdı, öbür toplumlar evlerini ancak donuk, mat renklerle boyayabilirlerdi."
    ...
    kapıkulu ocağındaki yüksek rütbeli subaylar, imtiyaz simgesi olarak sarı çizme giyebiliyorlardı. 1839 fermanıyla bu ayrıcalık sona ermiştir ermesine ama, "sarı çizmeli mehmet ağa" sözü, verdiğimiz bu bilgi unutulmuş olsa da, o dönemden miras olarak günümüze gelmiştir.

    sunay akın'ın bahsettiğim kitabını okumanızı şiddetle tavsiye ederim.
  • orhun abidelerinin filmlere konu olabilecek bulunuş hikayesi ve avrupa bilim çevrelerinde yarattığı olağanüstü şaşkınlık bunlardan biridir. merakı olan dostlarımın okumasını şiddetle tavsiye ediyorum. elimden geldiğince akıcı bir dille aktarmaya çalışacağım. kahveleri hazırlayın...

    ön bilgi: hepimizin bildiği üzere orhun abideleri dilimizin ilk yazılı eseri olma ünvanına sahiptir. ms 8.yy'da dikilen bu bengü taşların bulunuşu türk dili tarihi için eşi benzeri olmayan bir keşif olmuştur.

    efendim, senelerden 1721'dir. johan von strahlenberg adlı alman kökenli bir isveç harita subayı uçsuz bucaksız yenisey vadisi civarında keşif-gözlem yapmaktadır. esasında poltova savaşında ruslara esir düşmüş ve sürgün olarak da bu ıssız yere gönderilmiştir. tam 45 yaşındadır ve 12 senedir de sürgün hayatı yaşamaktadır. artık yorgun adımlarla yürümektedir strahlenberg. faydalı birkaç bitki bulurum ümidiyle tabir-i caizse her taşın altına bakmaktadır. böyle devam ederken yanına uzun süredir çevrede dolaştığı için kendisini tanıyan bir kazak köylüsü gelir. ona bey nehri kıyısında, çarkov köyü yakınlarında üç metre yüksekliğinde yazılı bir taş bulduğunu söyler. strahlenberg işi gücü bırakır, köylüyle birlikte oraya doğru yol alırlar. köylü doğru söylemektedir. evet! gerçekten de üzerinde tuhaf yazılar olan bir kaya parçası vardır. bu taş yenisey yazıtlarından üçüncü uybat yazıtıdır. strahlenberg ertesi günlerde bölgede birkaç tane daha yenisey yazıtı keşfeder. taşlarla ilgili notlar alır. tuhaf alfabeyi elinden geldiğince kopyalar. bu isveçli tutsak subayın, yazıtların kimin eseri olduğuna dair o an kafasında hiçbir fikir yoktur.

    1722 yılında strahlenberg'in esaret hayatı sona erer ve nihayet memleketine döner. 1730 yılında meşhur eserini bastırır ve bu eserde belgeli ve kanıtlı olarak yenisey vadisindeki tuhaf alfabeli yazıtlardan bahseder. bu haber avrupa'da şimşek etkisi yaratır. herkesin dikkati bir anda bölgeye yoğunlaşır. tuhaf fikirler vardır. kimisi eserlerin ilk ruslara, kimisi gotlara, kimisi moğollara, kimisi germenlere, kimisi vikinglerin atalarına, kimisi de romalılara ait olduğuna dair görüş bildirmektedir. biri de yazıtların türklerin yaşadığı bölgede bulunduğunu fakat eserleri türklerin vermediğini bunun ilk avrupalıların eseri olduğunu belirtir. neticede insanlık tarihini aydınlatacak çapta eserlerdir bunlar. alfabenin bir an önce çözülmesi gerekmektedir. 1730'dan 1889 yılına kadar birçok bilimsel heyet ve bilim adamı bölgeye akınlar düzenler. bilimsel gezi faaliyetleri ardı ardına düzenlenir. bu sayede çokça yenisey yazıtı ve dikili taş bulurlar. fakat taşlar asla kendisinde kullanılan dile dair ipucu vermemektedir. heyecan ve bekleyiş onlarca yıl sürer.

    nihayet 1899 yılında nikolay mihailoviç yadrintsev adlı bir rus arkeolog orhun vadisi kıyısında çok önemli bir keşfe imza atar. ulan bator'un 400 km kadar batısındaki koşo-çaydam gölü yakınlarında kaplumbağaya benzer bir taş heykelin yanına uzanmış 3.75 metre boyunda beyaz mermerden olan ve köl tigin'e ait olduğu sonradan anlaşılan bengü taşı bulur. yadrintsev, bir kilometre ötede üç parçaya bölünmüş hâlde bilge kağan abidesini de bulur. aynı yıl konuyla ilgili rapor hazırlar ve avrupa bilim çevrelerine yollar.

    avrupa'da şimşekler bir defa daha çakar. nitekim, bulunan bu iki yeni yazıt diğerleri gibi üç-beş satırdan ibaret değildir. devasa bir hacmi vardır ve her yüzü ayrı ayrı yazılıdır. işe son noktayı koymak, artık yazıtların kime ait olduğunu bulmak için finliler ve ruslar ayrı ayrı bilim heyetleri oluştururlar ve bölgeye gönderirler. gönderilen heyetler bengü taşların muhteşem fotoğraflarını çekerek üç ay içinde geri döner. o esnada bu büyük meseleye iki büyük bilim adamı el atmaya karar verir. yaklaşık on dil bilen vilhelm thomsen ve hayatını dil bilime adamış olan wilhelm radloff... hala yazıtların kime ait olduğuna dair en ufak ayrıntı yoktur. taşlar ser vermekte fakat sır vermemektedir. hatta metinlerin, sağdan sola mı, aşağıdan yukarıya mı, yani ne şekilde yazıldığı bile belli değildir. bekleyiş sürmekte, heyecan devam etmektedir.

    thomsen derhal işe koyulur. günlerce kafa patlatır. radloff da aynı şekilde uğraşır uğraşır... thomsen metinlerde sık tekrarlanan bir harf yakalar. bunun ünlü bir ses olan "i" olabileceği tahmininde bulunur. sık kullanılan bir harf kümesini daha gözüne kestirir. bunun bir özel isim olabileceği tahmininde bulunur. bir sürü kombinasyon dener. en sonunda, nihayet ve nihayet o mukaddes ilk kelimeyi bulur. "tengri"... orhun yazıtlarının okunan ilk kelimesi "tengri" olmuştur. thomsen'ın elinde şimdi t,e,nazal n, r ve i olmak üzere beş harf vardır. arkası çorap söküğü gibi gelir.

    bilge kağanın 732 yılında türk milletine seslenirken kullandığı ilk cümle, 1893 yılında avrupa başkentlerinden birinde, vilhelm thomsen'in çalışma odasında, bir defa daha sonsuzluğa doğru yankılanır.

    "tengri teg tengriden bolmış türk bilge kaganım, bu ödke olurtum"...

    thomsen büyük şaşkınlık içerisindedir. bilim dünyasını onlarca yıldır merak içinde bekleten yazıtlar türklere ait çıkmıştır. avrupa çalkalanır. yazıtlar okunup tercüme edildikçe durum kesinleşir. bilge kağan türk milletine seslenmekte, onlara " türk milleti açlık tokluk bilmezsin, bir doysan açlığı düşünmezsin" demektedir..

    alfabeyi çözmekte thomsen'e yenilen radloff iyice geri kalmamak için 1895 yılında yazıtların tamamını neşreder. gramatik kaidelerini belirtir. böylelikle orhun abidelerinin bulunuşu ve okunuşu tamamlanır.
    bize ise bu haber ne yazık ki eserler bulunup yayınlandıktan, avrupa karıştıktan üç sene sonra gelir. ikdam gazetesinde alelade bir köşe yazısında necip asım tarafından türk okuyucusuna anlatılır. birkaç ünlü edebiyatçı dışında pek kimsenin ilgisini de çekmez. radloff'a çok daha sonraları, abdülhamid tarafından, türkoloji'ye katkılarından ve orhun anıtları üzerinde yapmış olduğu araştırmalardan dolayı mecidiye nişanı ile taltif edilmiştir.
  • bu güne kadar yaptığın her şeyin yanlış olduğunu anlayınca.
  • bağımsızlığına düşkün olan milletimizin eski zamanlarda 50 sene çin esareti altında kalması.

    tarihin ilk milli istiklal ayaklanmasını gerçekleştiren kürşat ve 39 arkadaşının kötü hava koşulları yüzünden planını tam olarak uygulayamaması, akabinde geri çekilirken geçtikleri köprü yıkılınca ırmak dibinde can vermeleri.

    o değil de, esaret altındaki 500.000 türk'ün içinden sadece 40 isyancı çıkmış. çin'in birbirine düşürme taktiği yüzünden türk boylarının hepsi düşman olmuş. sonrasında vezir tonyukuk çıkıp bunları barıştırmış ve çin'e karşı isyan etmelerini sağlamış. bu yüzden tonyukuk'a "türklerin bismark'ı" ünvanı verilmiş.

    bismarck denilen adam da 1800'lü yıllarda almanya'da parça parça hüküm süren 7 tane alman feodalitesini birleştirip tek bir çatı altında toplamış. velhasıl, tonyukuk'u bu özelliğinden dolayı bismarck'a benzetmişler. *