şükela:  tümü | bugün sorunsallar (6)
  • #43126962 nolu entry'de bahsedilmiş olsa da daha ayrıntılı olarak gazi mustafa kemal atatürk'ün "türk, öğün, çalış, güven" sözündeki öğün kelimesinin aslında ne kadar yanlış anlaşıldığı ile alakalı aydınlanmamı paylaşmak istiyorum.

    türk, "öğün", "çalış", "güven"... sözündeki "öğün" aslında neymiş?
    atatürk'ün hep ''yanlış anlaşılmış'', türk milletine söylediği söz ""türk, öğün, çalış, güven"dir.

    ne yazıktır ki, ''öğün'' sözcüğü, ''övün'' sözcüğü olarak zihinlerde yer etmiş, pek çok kişi de yanlış bir şekilde "ğ" harfi zamanla "v" harfine dönüştürerek büyük bir türkçe hatası yapmaya devam etmektedir.

    öğün sözcüğü, ''og'' kökünden türetilmiş, öztürkçe olan ve ''aklını kullan'' anlamına gelen bir sözcükmüş.

    sonuç olarak, atatürk, ''türk, aklını kullan, çalış, güven'' demiştir.

    “öğ” = “akıl / us” olduğuna göre, benzer biçimde, “öğ-retmek” = “akıl-landırmak” ve “öğ-retim” = “akıl-landırma işlemi” oluyor. yine, “öğ-renme” = “akıl edinme” oluyor.

    bahsedilen diğer entry'ler için;

    #22456986
    #46284964

    edit: konu ile ilgili tnhnkck nickli yazarın #104941384 böyle bir girdisi bulunmakta. konu ile ilgilenenler için farklı bir bakış açısı ve kaynak.
  • tarih, ölüm konusunda istisnalarla doludur. insanların çoğu onu sınırları kesinlikle belirli, netliğinden kuşku duyulmayan acabası olmayan bir durum olarak düşünür, ki bu durum kesinlikle yanlıştır. ölümün kendisinde bir belirsizlik yoktur ama her ölüm olayını saptamak, işin sorun yaratabilecek yanı işte budur. hiçbir uygarlık ölümü kesin olarak tanımlayamamıştır. bir insanı hangi durumda ölmüş kabul edeceğiz? kalbi durunca mı?beynindeki her türlü elektriksel etkinlik sona erdiğinde mi? bu belirtilerin herhangi birini gözlemlediğimizde, ölümün gerçekleşmiş olduğu kesin değildir. bu belirtilerin hepsi tek bir insanda görüldüğü halde o insanın ölmediğine defalarca tanık olunmuştur.

    dünyanın her yerindeki doktorlar, benzer olaylara rastladıklarını düzenli olarak bildiriyor, yani ölüm belirtilerinin görünürde var olduğunu ama hastanın aslında ölmediğini. 1960’lı yılların sonunda sheffield’ de ingiliz doktorlar, taşınabilir bir kardiyografi cihazını denemek amacıyla morga indiler ve orada aşırı dozda aldığı uyuşturucudan öldüğü varsayılan bir kadının kalbinin atmakta olduğunu gösteren belirtilerin varlığını şaşkınlıkla saptadılar. müdahale etmeselerdi kadın diri diri gömülecekti.
    bir ingiliz doktor 1905’te konu üzerinde bir araştırma yaptı ve insanların görünürdeki belirtilere göre ölü kabul edildiği ama henüz diri oldukları için son anda gömülmekten kurtulduğu tam 109 vakaya rastladı. bu durumun farkına varılmadan gömülen insanların sayısını saptamaya olanak yok. bir yüzyıldan bu yana her şey gelişti elbette, en azından bilim dünyasında. ama ölüm ve ölüme ait gizler karanlıkta kalmayı sürdürüyor. ve tıp alanında bu örneklere bugün hala sıkça rastlanıyor, bunu kesin olarak kabul etmemiz gerek.

    sağlık personeli bir hastanın öldüğünü saptamak için üç anahtar öğeyi temel alır. yani, daha çok genel olarak iki öğeyi, çünkü göz bebeği hareketlerinin ölümden sonra uzun süre devam edebileceği bilinmektedir. geriye solunum ve kalbin atması kalır.
    kimi zaman solunum o kadar zayıftır ki fark edilemez, hatta kimi zaman bir süre kesilir, sonra yeniden başlar. öte yandan çok uç vakalarda tansiyonun ölçülemeyecek kadar düşmesine sık rastlanır. kimi zaman talihsiz bir kalp damar olayı bir insanı derin bir narkoz durumuna sokabilir ve bu durum görünürde ölüm belirtilerinin hepsiyle çakışabilir ve hasta diri diri gömülebilir.

    bugün bir hastanın öldüğüne emin olmanın güvenilir tek yolu, beyin ve kalp etkinliğini ölçmektir; bu gereç ve zaman, dolayısıyla para gerektirmesinin dışında %100 güvenilirlikten yoksundur, çok az da olsa yanılma payı vardır çok az ama gerçek bir yanılma payı.

    tetrodotoksin, son derece güçlü bir nörotoksindir. günümüzden yaklaşık beş bin yıl önceden beri biliniyor, dünyanın ilaç yapımıyla ilgili çin kökenli en eski kitabı olan pentsao chin’de adı geçiyor. ayrıca tarihte her zaman örneğin eski mısır’da hiyerogliflerde ve mezarların üzerinde pulsuz balık yemenin yasaklandığından söz ediliyor. bu yasak, kızıldeniz’de bulunan kirpibalığı yüzünden getirilmiş. çünkü tetrodotoksin balıklarda bulunur. tetrodon ya da balonbalığı adı verilen cinslerde bulunur, zehrin adı da buradan gelir.

    tetrodotoksin, kokainden yüz altmış bin kez daha güçlüdür ve etkisini pişirilmekle ya da dondurulmakla kaybetmez. dolayısıyla balığı hazırlayabilmek için çok iyi bilgi sahibi olmak gerekir. bu sanat, balığı, içindeki toksinin tamamen atılmayıp yoğunluğunun öldürücü olmayacak düzeye düşürülerek hazırlanmasıdır; bunun amacı da duyguları uyararak insan üzerinde önemli bir fizyolojik etki yapmasını sağlamaktadır.
    japon doktorlar her yıl yedikleri balık yüzünden tetrodotoksin zehirlenmesine uğrayan hastaların bir bölümünün nasıl öldüğünü, ilk başta öldüğü sanılan bir bölümünün de sonradan nasıl yaşama döndüğünü anlatıyor. bu yüzden bugün japonya’da balonbalığından zehirlenme vakalarında ölüm meydana geldiğinde, cesedin üç gün bekletilmesi gerekiyor.

    tetrodotoksinin en temel etkisi, kurbanının solunumunu bloke edip kalp ritmini ölçülemeyecek dereceye düşürerek felç etmektir. hasta bu aşamada klinik olarak genellikle ölmüş kabul edilir, kurban gerçekten de ölümün eşiğindedir. kimi hastalar gerçekten kısa bir süre sonra ölür ama hepsi değil. tanıklara göre zehirlenme kurbanlarının bir kaç saat hatta birkaç gün sonra kendine geldiği olur. organizmaları tıbbi bir müdahale olmaksızın, kendiliğinden yeniden harekete geçer ve kalp ritmi, solunumla birlikte normale döner. oysa kış uykusunu andıran bu durumda insanlar, soğuk bölmelerde, örneğin kadavraların korunduğu +4° sıcaklıktaki bölmelerde birkaç saat kaldıktan sonra bile normal yaşama geri dönebilirler.

    ( maléfices, maxime chattam s. 244. éditions michel lafon, 2004)
  • koyun dolly'nin isminin dolly parton 'dan geliyor oluşu.
  • "arkadaş" kelimesi, orta asya'da savaşan türk askerlerinin ateşten korunmak için sırtını dayadığı taşlardan gelir. (arka-taş)
  • arkadaş kelimesinin bir bok bilmeyen üstelik de araştırmayan götverenlerin götüne taşaklara kadar sokunca ortaya çıkan görüntüden gelmesi.

    (arka-taşak)

    amk ekşisözlüğe girmek için google kullanıyorsun şunu da yazıver soktuğumun browserına
  • ay ışığı dünyaya bir saniyeden daha az sürede geliyormuş.

    bu durumda ayda hareket eden bir astronotu izlemek mümkün olsa onun hareketlerini ancak yaklaşık 1,15 sn gecikmeli olarak izleyebiliriz.

    teknik edit: anders svetlenikov
  • içinde hüzünlü bir aşk hikayesi saklı: hünkar beğendinin hikayesi

    1867 yazının, yüzyıllar sonra dahi hatırlanacak çok tutkulu bir hikaye için milat olacağını kimse tahmin etmezdi…

    konstantiniyye, çocukların uyuduğu, kuşlarınsa güneşin doğuşuyla şakımaya başladığı bir güne uyandı.

    simitçi, sopasına simitlerini takmış, cağaloğlu yokuşundan aşağı evlere seslenerek salınırken,

    imparatorluk, tüm ihtişamıyla yüzyıllardır olduğu gibi şehrin siluetini selamlıyordu.

    amma velakin dönemin padişahı abdülaziz, sarayda değildi, hatta konstantiniyye’de bile değildi.

    alışılmamış bir hal. çünkü imparatorlukta padişah tahtında değilse seferde demekti. ancak bu kez padişah seferde değildi.

    üçüncü napoleon ve eşi imparatoriçe eugenie, uluslararası bir sergi için davet ettikleri osmanlı imparatoru sultan abdülâziz’i paris’te ağırlıyorlardı.

    bu önemli bir ziyaretti çünkü sultan abdülâziz, sefer dışında sırf ziyaret için ülke dışına çıkan ilk ve son imparator olarak tarihe geçti.

    ancak tarihe geçen sadece bu değildi. kaynaklar der ki boğaz’ın sularına gizlenen aşk, paris’te, o sergide başlamıştı bile.

    kavuşuyorlar: aradan 2 yıl geçti

    bu karşılaşmanın üzerinden 2 yaz, 2 kış, 2 sonbahar, 2 ilkbahar geçti. sultan abdülâziz, o porselen yüzlü, ceylan bakışlı eugenie’yi unutmadı. eugenie de o heybetli osmanlı padişahını…

    şairin dediği gibi, aşk ve tutku varsa zaman bile önlerinde duramaz. kader ağlarını aşıkları korumak için ilmek ilmek örer.

    öyle de oldu. süveyş kanalı’nın açılışına imparatoriçe eugenie de davetliydi. mısır’a gemiyle giderken konstantiniyye’ye, abdülâziz’in yanına uğradı.

    şehre ayak bastığında maviliklerde kanat çırpan kuşlar, abdülâziz’in yüreğinde de pır pır ediyordu.

    imparatoriçe eugenie, boğaz’ın şaşaalı ama mağrur bekçisi beylerbeyi sarayı’na ayak bastığında, sultan abdülâziz de dolmabahçe sarayı’ndan saltanat kayığıyla saraya gelmişti bile.

    hediyeler ardı ardına gelmişti ancak abdülâziz’in gecelik entarisi yapılması için eugenie’ye hediye ettiği şal çoktan şehrin tüm sokaklarında fısıltıların ana konusu olmuştu bile.

    tarih der ki eugenie ve sultan abdülâziz o geceyi birlikte geçirdi. başbaşa. iki aşık, 2 yıllık maceranın sonunda konstantiniyye’de kavuşmuştu.

    söylentiler durmadı, sultan abdülâziz’in annesi pertevniyal valide sultan, haremi ziyaret eden eugenie’ye “memleketine dön, senin kocan yok mu!” diye bağıracak kadar hem de.

    hikaye mutsuz: geride kalan iki buruk kalp

    ancak hikaye mutlu sonla bitmedi. aşıkların yüzleri bir daha gülmedi. abdülâziz tahttan indirildi, öldürüldü.

    üçüncü napoleon, eşi eugenie ile sürgüne gönderildi. bu kırık hikaye akıllarda hep bir soru işaretiyle kaldı ta ki…

    ta ki tarihçi murat bardakçı’nın, yazısında da belirttiği gibi ispanyol kültür merkezi “cervantes enstitüsü”nün müdürü pablo martin asuero’nun yayınladığı “mavi sütunlu saray” kitabına kadar.

    bu kitapta hikaye doğrulandı, tarih sayfalarında soru işaretleri silinerek acı bir hatıra olarak yer aldı.

    sürgünle birlikte fransa’ya gidemeyen eugenie, 40 küsur yıl aradan sonra istanbul’a yeniden geldi.

    padişah sultan reşad’a, abdülâziz’in oğlu yusuf izzettin efendi’yi görme talebini iletti.

    bu, küllenen aşkına hem yeniden bir “merhaba”, hem de “elveda” demekti.

    aşk hikayesi bununla bitmedi. bir de tarif kaldı bize hatıra. hünkar beğendiden bahsediyoruz. evet, bu yemekteki hünkar, bizzat sultan abdülâziz’in kendisi.

    aşktan geriye kalan: hünkar beğendi ve hikayesi

    hünkar beğendi yemeğinin temelinde elbette eugenie ile sultan abdülâziz’in hüzünlü ve buruk aşk hikayesi var.

    küllenen aşk, patlıcanın közünde ama yemek bu aşkın neresinde ortaya çıktı?

    burada iki farklı söylenti var.

    birincisi, imparatoriçe eugenie istanbul’a geldiğinde aşçısını da beraberinde getirmişti.

    aşçısı matbahta (mutfakta) beşamel sos hazırlarken, osmanlı aşçısının dikkatini çekti ve osmanlı aşçısı beşamel sosa közlenmiş patlıcan katarak bir deneme yaptı.

    üstüne imparatorluğun tarih boyunca pek sevdiği eti de ekledi ve padişaha sundu. padişah yemeği çok sevdiğinden, yemeğin adı hünkar beğendi oldu.

    ikinci rivayet ise şöyle;

    eugenie’nin konstantiniyye’ye gelişi onuruna bir davet vermeye hazırlanan sultan abdülâziz, heyecanı ölçüsünde hazırlanan yemekleri bir türlü beğenmez.

    en sonunda sultan’ın beğendiği bir yemeğin hazırlığına girişen aşçılar, sonunda hünkarın beğenisini kazanınca yemeğin adını hünkar beğendi koydu.

    yemeği eugenie de o kadar beğenmiş ki, tarifini de beraberinde götürdüğü söylenir.

    kaynak
  • hafıza kaybı yaşayan insanlara müzik dinleme önerilmesi; çünkü beynin şarkıların içine bir çok anıyı kaydetmesi.
  • fabio cannavaro, 1990 yılında italya'da gerçekleşen dünya kupası'nda top toplayıcıydı. efsane defans, 16 yıl sonra o kupayı kaptan olarak kaldırdı.
hesabın var mı? giriş yap