şükela:  tümü | bugün soru sor
  • tıpkı öğrenilmiş çaresizlik gibi yine martin seligman tarafından ortaya atılmış bir kavram ve de bir kitap. kitabın tanıtım yazısında öğrenilmiş iyimserlik için diyor ki, "öğrenilmiş iyimserlik bize, otomatik olarak kendimizi suçlamayı nasıl bırakacağımızı, her aksilikte olası en kötü sonucu görme alışkanlığından nasıl kurtulacağımızı, nasıl iyimser olacağımızı gösteriyor."

    açıkçası kitabı okumadım, kişisel gelişim kitabı havası var sanki biraz ve kişisel gelişim kitaplarının insanları aptal yerine koymaktan başka bir işe yaramadığına inanıyorum. yaşam koçluğu müessesesine de fena takığım yine bu sebeple ve sanki bu amca hafiften yaşam koçluğuna da meyletmiş bu kitabında.

    fakat yine de teorinin kendisi hakkında biraz araştırma yaptım ve netice itibariyle bu teoriye temkinli yaklaşmak gerektiğinde karar kıldım. zira bir kimsenin yaşadığı olumsuz tecrübelerde kendi hatalarını görmek yerine çevreyi ve koşulları suçlamasını çok da faydalı bulamıyorum. ha, belki insanın kafasının rahat olmasını, kendisiyle didişmekten vazgeçmesini falan sağlıyordur; ama yine de bunun, kendi hatalarını fark edemeyip bütün olumsuzlukların dışarıdan geldiğine ikna olmak ve aynı hataları tekrarlamak gibi abuk bir sonucu olabilir.

    çok iyi niyetli düşünürsek, başımıza gelen menfi olayların değişken koşullardan kaynaklandığına, şartlar aynı olmasa, söz konusu olumsuzlukların, başarısızlıkların yaşanmayacağına inanmak güzel olabilir. fakat bir de insan faktörü var es geçemeyeceğimiz. ya olumsuzluklar zamandan, mekandan falan değil de doğrudan başka birinden kaynaklanıyorsa? bu durumda hasım yaratmaya açık bir teori gibi.

    öte yandan, bir aksilik çıktığında olası en kötü sonucu görüp yıkılmakla, olası en kötü sonuca göre gardını almak arasındaki pek de ince olmayan farkın da altını çizmek isterim. dolayısıyla gerçekçiliğin, mesnetsiz bir iyimserlikten çok daha faydalı olduğuna inanıyorum. fakat gerçekçi olmak için de dünyayı hepten iğrenç görmeyelim. evet, hikayenin sonunda herkes ölüyor ama yaşamak yine de güzel.

    o yüzden en iyisi ihtiyatlı iyimserlik.
  • üzerinde 2 yıldır epey çalıştığım ama alkol ya da açlık gibi uyarıcılar söz konusu olduğunda fabrika ayarlarıma dönüp negatifin önde gideni olduğum, iyileşme (kendini iyileştirme, self healing) odaklı bir tür öz şartlanma. kendi çapımda, 6 aylık bir "acıların çocuğu + dardayım" kokteyli yaşadıktan sonra, o psikolojiden çıkmam gerektiğine kanaat getirdim. kafamdaki sesler "ben çirkinim, aptalım, değersizim" türevleriydi. özel durumlara işaret eden, olumsuz iç seslerim de vardı. bunları ısrarla "iyiyim, güzelim, seksiyim, akıllıyım, becerikliyim, yardımseverim, sevilen biriyim, koruyucuyum, doğruyum" vb. diye düzelttim. ilk başlarda, zaman zaman, manasız da geldi. kaydettiğim sesimi dinledim. sonra, bu gibi ses kayıtlarının internet'te zaten bulunduğunu gördüm ve o tür guided meditation'lara başladım. süreç içinde "nefret ediyorum" gibi bir his geldiğinde, "seviyorum" dedim. (bunu başkalarına söylediğimde savunma mekanizmaları devreye giriyor ve "yalan söyleyemem" filan diyorlar. beyin ikna olan bir organ.. söylerlerse, bir süre sonra yalan olmaktan çıkıyor. ama keyifleri bilir). mutsuzken, "mutsuzum" demedim, "çok mutluyum" dedim. "polyannacılık" diyen iç sesime, "polyannacılık işe yaramaz bir şey olsaydı hükümsüzleştirilip aşağılanmazdı, işe yaradığı için toplum onu susturmayı denemiş" dedim. benim kullandığım teknik biraz şizo bir teknik olsa da, genel ritmimde işime yarıyor. yani, "kötüyüm" deme hissim geldiği anda "iyiyim" diyorum. dediğim gibi, içip kimyasal eksitasyona uğramazsam ya da doğrudan bir psikolojik şiddete uğramazsam, iyimserliğimi bilinçli olarak arttırıyorum. iyimserliği öğrendim. sigarayı bıraktım, şimdilik 7. ayıma giriyorum sanırım. alkolü ise her günden, 3 ayda 2-3'e indirdim (ama hala risk altındayım). bu iyimserlik, günlerimin de doyumlu (müthiş değil ama doyumlu) geçmesine yarıyor. bir kriz anında (bazen gerilim olabiliyor, her hayattaki gibi), o krizi, sakin olarak çözmeye çalışıyorum, kötümserliği seçersem onu da seçebilirim ama seçmiyorum. yani, seligman'ın tekniği tam nedir bilmiyorum (çağrışım üzerinden, anladığım gibi yazıyorum) ama "öğrenilmiş iyimserlik" mümkün. (gerçi "olumluya güzellemeler" şeklinde bir takım kitaplarla, döneminde best-seller olan leo buscaglia'nın intihar ettiği gibi bir gerçeklik de var elimizde, ama olsun). ergenliğim, tahminimden uzun sürdü ve sıkıntılı oldu. nefret, öfke, lanet, tiksinti, iğrenme tribal enfeksiyon gibi bir durumdaydım. yazı yazma pratiğim de, belki bulunduğumuz toprakların da etkisiyle, acı, ajitasyon vb. içeriyordu. her gün düzenli olarak, gündüzden intikam alır gibi yazıyordum ve maalesef sevmeyişimle ve sevilmediğime yönelik inancımla, negatiflik üretiyordum. neyse efendim, zaman içinde temel olanın ne olduğuna karar verebildim. milletin kanaatleri, tepkileri yanaldı, temel değildi. kimsenin beni görmesi ya da sevmesi gerekmiyordu. ama kendimi sevmem ve dünyayı sevebilmem gerekiyordu. bunun yolu da "öğrenilmiş iyimserlik"ti. tabii ki bunlar biraz olgun kavramları ve kavramaları. 20'li yaşlardaki birine, kötümserlik besleyici geliyor da olabilir. benim için kötümserlik artık kanserli hücre demek, organizmamda yeri yok. "öğrenilmiş iyimserlik", hala da tam timsali olduğum bir durum değil. iyimserlik disiplininden mezun olmadım yani, 3. sınıf filan olmuş muyumdur, şüpheli. ama ilerleme kaydettiğimi düşünüyorum. tabii yan etkileri var. mesela twitter, facebook gibi, insanların birbirini didik didik ettiği, kötümserlik saçtığı, eksik gedik avına çıkıp karşılarınkine kan kusturduğu ortamlara tahammül edemiyorum. bazen kendi negatifliğime de tahammül edemiyorum. belki sıra, "öğrenilmiş tahammülkârlığa" gelmiştir. kısaca öneririm. bir de şunu öneririm, hala taze bir konsept sayılır: savunma mekanizmalarını aşıp, "mal bunlar" diyen kafa sesini susturmayı becerebilirseniz ya da sadece gözlemleyip yaşamaya devam edebiliyorsanız, mindfulness da değerli bir kavram. ve iyinin ve kötünün ötesindeki iyiyi tatmak açısından -belki- faydalı.
  • bir tırmanış sırasında yere yakınlık mesafesi beş altı metrelik olan bir şelale yatağından atlamamız gerekti. o gün baştan sona felaket olduğu için zaten öfke doluydum. rehber bizi bilmediği bir rotaya sokmuş, ağzımıza sıçmıştı. an itibariyle zaten insanlar epeyce yara bere almıştı. zevk almamız gereken trekking benim gibi nispeten daha az ustalar için endişeye dönmüştü. az önce bir kaya oyuğunun içinden atlamış, bir açıklığa düşmüştüm. ha birkaç saat önce de uçurumdan yuvarlanma tehlikesi yaşamıştım. filmlerdeki gibi o el son anda tutmasaydı uçurumun dibini bulacaktım. arkadaşım 'başından beri gözüm üzerinde, merak etme.' dedi. b*ku yememek için daha dikkatli olmaya çalışıyordum. ama abi küçük de olsa sızarak akan bir şelale yatağından aşağıda yosunların kayganlaştırdığı rahatça görülen taşların üzerine atlamak zorundayken hayattan ne bekleyebilirsin ki? kafam çarpmasın bari diye dua ederken gruptakilerden biri durdu aşağıda. 'omzuma atla' dedi. ustalaşmış olanlar atlayıp gidiyorlardı. ben tüm yolu tek başıma gitmeyi göze alıp geriye mi dönsem diye düşünüyordum. adama baktım. omuzunu işaret etti. atla yaptı. böyle şeyler türkiye'de olmaz. uçurum hadi neyse de, bu... grup ilerliyordu, geride kalmak da riskti. atladım omza, ordan sekip hemen yere. hafif yaylandığımı gördü arkadaş, elini uzattı. çekip zıplattı, sonra yola devam.
    terapistimin söylediğine göre çocukluk travmaları insana sürekli travma aratırmış. travmanın allahıydı o gün. ama yine de iyi geldi. dönüşte acile iki kişi bıraktığımız halde (ikisi de basit de olsa yara almışlardı. kırık çıkık, hayati organlara bir şey olmadı). ölesiye korktuğum halde.
    bir tırmanış sırasında birbirini hiç tanımayan kişilere ne kadar güvenebileceğinizi öğreniyorsunuz.
    o tırmanışlara kadar dağcılar bana hep çocuksu kaprisleri olan, zengin bebeleri olarak görünmüştür. tırmandıkça, doğa yürüyüşleri yaptıkça gerçek şımarıklığın tanımadığım hayatları yargılamak olduğunu, bunun da fakir şımarıklığı olduğunu anladım. fakirlik de değil, en âdisinden kalıplarla yetişmişliğin verdiği cahillik.
    iyimserlik öğrenilebilir evet.
    dağları, ormanları hatırladım lan.
    çok güzeldi be olm. bakınayım bi istanbulda da var mı öyle yürüyüş ekipleri.
    iyimserliğin canını seveyim sana bi şey olmasın.
  • martin seligman'in ogrenilmis caresizligi arastirirken buldugu kavram. ogrenilmis caresizligin tersidir. bir seylerin mutlaka kotu gidecegini dusunmek yerine elinden gelenin en iyisini yaptiktan sonra olaylari iyi tarafindan bakmayi ogrenebiliriz. bu psikolojik acidan daha saglikli yapar ve daha mutlu olma yolunda adim atabiliriz. hatta bazilarina gore daha uzun yasabiliriz. ek olarak, olumlu bakis acisina sahip olanlarin kaygili ve depresif insanlara gore hastaliklarla daha iyi bas ettigi ve daha genc gorundugu gozlenmistir.
    ayrica
    ne olursa olsun her olaydan iyi bir sonuc cikarmayi iceren benzer bir teknik icin
    (bkz: pollyannacılık)
  • seligman ın ne kitabını okudum ne de daha önce ismini duydum,ama okuyacağım.girdilerden anladığım kadarıyla olayları oluşturan sebeplerin karamsar bakış açısıyla bakılmasının yerine daha iyimser düşünülmesini salık veriyor.aptalca olduğunu düşünüyorum. evet bazen doğru olabilir ama çoğu zamanda gözlerini kapamak bu saçmalıklara seni etrafına gülen bir palyoçadan farklı yapmaz.bunun yerine tüm bunların farkında olup öfke hissetmemek,doğal karşılamak alkolsüzkende.
  • aşağıdaki 7 strateji bardağınızı iyimserlikle doldurmanız içindir.

    1. niyetinizi belirleyin

    yatağınızdan çıkmadan önce (eğer unuttuysanız, evden çıkmadan önce) bir dakika durun ve gün için bir niyet belirleyin. bu o günkü tavrınız veya o güne getirmek istediğiniz ruh ile bağdaşan bir kelime olsun. niyet etmek bir rota görevi görür ve sizin zaman ve enerjinizi odaklamanızı kolaylaştırır. örneğin, o gün çalışmanız gerekiyor ve siz kendinizi işleri erteleyip, oyalanırken buluyorsanız, o gün aktif olmayı ve işleri takip etmek için en az 5 arama yapmayı niyet olarak belirleyebilirsiniz. o gün karşılaşacağınız zorluklara göre niyetiniz değişkenlik gösterebilir.
    soru: günün geri kalanı için niyetiniz nedir? daha girişken, düzenli, odaklı, kendine güvenli, kararlı, becerikli, ısrarcı ya da sabırlı mı olmak istersiniz?

    2. cesur davranın.

    çoğu zaman şartlarımızı iyileştirmemiz için ihtiyacımız olan şey cesarettir. şu an nerede olduğunuz ve hayatta nerede olmak istediğiniz arasındaki mesafeyi kapatacak şey, bir şekilde kendi güvenli alanınızdan çıkmanız ve sizi korkutan bir şeyi yapmaktır. bu telefonu elinize alıp birisini yemeğe davet etmek, aerobik dersine katılmak ya da sizi son zamanlarda endişelendiren bir şey hakkında patronunuzla konuşmak olabilir. kendinize olan güveninizi artırmak yapamayacağınızı düşündüğünüzü bir şey yapıp, sandığınızdan çok daha fazlası olduğunuzu görmeniz için bundan daha iyi bir yol yoktur.
    soru: eğer aptal gibi görünmekten ve başarısız olmaktan korkmasanız bugün ne yapardınız?

    3. bir sorunu fırsat olarak yeniden tanımlayın

    sorunlarınızı onlardan şikayet ederek çözemezsiniz. ancak onları yeniden tanımlayıp onlara yeni bir açıdan yaklaşarak çözüme ulaşabilirsiniz. (einstein şöyle der: “sorunlar yaratıldıkları seviyedeki düşünmeyle çözülemezler.”

    kötümserlerin sorun gördükleri yerde iyimserler fırsatlar görür. eğer problemlere bakışınızı değiştirirseniz, problemleriniz içinizde olduğundan bile haberdar olmadığınız zenginlikleri keşfetmeniz, öğrenmeniz ve geliştirmeniz için orada duran olanaklara dönüşür.
    soru:sizi en zorlayan sorununuz size ne gibi olanaklar sunuyor?

    4. enerji emicilerden kaçının

    iyimserlik bulaşıcıdır, kötümserlik de öyle. eğer pozitif hissetmekte zorlanıyorsanız, vaktinizi her şey hakkında olumsuz yorumsuz yaparak yaşam enerjinizi emen enerji vampirleriyle geçirmeyin. birlikte vakit geçireceğiniz insanları akıllıca seçin ve size iyimserlik vermeyen insanlarla geçirdiğiniz zamanı sınırlayın.
    soru: kimle daha az zaman geçirmem gerekiyor ve kiminle daha çok görüşmek isterim?

    5. bir iyimser gibi davranın

    eğer fiziksel olarak kendinizi nasıl taşıdığınızı değiştirirseniz, bu nasıl hissettiğinizi de etkiler. bilim adamları kendinizi dışarıda nasıl taşıyıp nasıl konumladığınızın içinizde neler hissettiğinizi büyük ölçüde etkilediğini ortaya koydu. omuzlarınızı kasıp, alt dudağınızı büküp devamlı yere bakarsınız iyimserlik (ve olanaklar) sizden uzaklaşacaktır. ama dik durur, gülümser ve her zaman olmak istediğiniz iyimser, dışadönük, güvenli insan gibi davranırsanız, pozitif insanları ve olanakları kendinize çekersiniz. insanlar size daha farklı davranmaya başlayacaklardır ve siz de kendinizi kısa sürede daha iyi hissedeceksinizdir. kendinizi pek bunu yapabilecek gibi hissetmiyor musunuz? yine de bir deneyin! eski bir deyiş vardır: bir şeyi yapabiliyor olana kadar yapıyormuş gibi yapın.
    eylem: dik durun, gülümseyin ve aynadaki yansımanıza bakın. kendinizi nasıl taşıyorsunuz?

    6. rahatlayın

    neden komedyenler daha uzun süre yaşar? çünkü en komik olmayan durumlar içinde bile komik bir şey bulma konusunda ustalaşmışlardır. her şeyin iyi tarafını bulmak kolay değildir ama her zaman işleri kolaylaştırır. mizah, her türlü gerginlik ve olumsuzluk için etkili bir panzehirdir. bir komedi filmi izlemek ya da komik bir arkadaşla vakit geçirmek gerçekten de iyileştiricidir.
    soru: eğer sorunlarınıza daha kaygısız bir tutumla yaklaşmak isteseydiniz, neyle dalga geçerdiniz?

    7. egzersiz

    eğer hiç egzersiz yapmayan insanlardan biriyseniz, biliyorum bunu tekrar tekrar duymaktan nefret ediyorsunuz ama egzersiz sizin için gerçekten, ama gerçekten iyidir. egzersiz size sadece fiziksel olarak iyi gelmekle kalmaz, aynı zamanda psikolojik olarak iyi hissetmeniz için de çok etkili bir ilaçtır. kalbiniz hızla çarpmaya başladıkça vücudunuz, stresi azaltan ve size hayata daha güçlü ve iyimser gözlerle bakmanızı sağlayan endorfin hormonunu salgılar.

    etkinlik: dışarı çıkın ve 20 dakika belli bir ritimde yürüyün ya da koşun ve sonrasında ne kadar iyi hissettiğinize bakın.
    lütfen bugün bunlardan en az birini deneyin ve size nasıl yardım ettiğini benimle paylaşın. bir iyimser olarak tüm bu 7 stratejinin size fazlasıyla yardımcı olacağına inanıyorum!

    (bkz: margie warrell)