şükela:  tümü | bugün
  • geçen hafta tecrübe etme fırsatı bulduğum enteresan hadise.

    iş için 3 günlüğüne geldiğim istanbul'u ertesi sabah terk ederek ankara'ya dönecektim. uçağım erken bir saatteydi, o yüzden gece eski bir arkadaş grubumla buluşup eğlendikten sonra fazla geç kalmadan ayrıldım masalarından. son gecemi geçireceğim otelime doğru yola koyulmuşken hızlı bir şekilde oturup bir şeyler atıştırmanın iyi bir fikir olduğunu düşündüm. güzergahım beyoğlu'nun çorbacılarının olduğu bölge olduğundan dolayı en iyi seçenek oturup bol sarımsaklı, sirkeli güzel bir işkembe çorbası içmekti. rastgele bir çorbacıyı seçip içeri girmeye hazırlanıyorken köşede motosikletinden inmiş kaskını çıkarmaya çalışan bir adam dikkatimi çekti. vücudunun duruşu, boyu posu fena halde tanıdık geliyordu. kaskını çıkarınca haklı çıktığımı anladım, karşımdaki adam televizyon duayeni okan bayülgen'di.

    etrafımız çorbacı mekanlarıyla dolu olduğundan o'nun çorba içmek için durmuş olabileceği aklıma geldi. o yüzden herhangi bir yere girmeden sessizce izlemeye koyuldum. yanılmamıştım, bayülgen kısa bir karar verme aşamasından sonra şu anda sözlükte reklamını yapmak istemediğim bir çorbacıya girdi.

    uykumdan feragat etmeye karar vermiştim. sonuçta bir televizyon fenomeniyle insan her zaman karşılaşma şansına erişemez. o yüzden ben de onun girmiş olduğu mekana doğru ilerledim. içeri girdiğimde yoğun bir sarımsak, ter ve alkol kokusu karışımı burnuma çarptı. neredeyse tüm masalar doluydu. sanki beyoğlu'nun tüm alemcileri o sırada o çorbacıda toplanmıştı. etrafa biraz göz gezdirdikten sonra bayülgen'i farkettim. en köşede bulunan ve görünüşe göre tek boş yer olan masaya doğru yönelmişti. aynı masaya doğru hızla yürüdüm, hatta masaya ondan önce ulaştım. tam sandalyemi çekerken şaşırmış gibi görünerek:
    "okan bey siz misiniz? ne büyük tesadüf. sanırım başka boş yer yok, isterseniz birlikte oturabiliriz."
    diye teklifimi yaptım.

    bir süre beni süzdükten sonra belalı bir tip olmadığıma kanaat getirip çaresizce oturdu. fakat isteksiz olduğu o kadar belliydi ki, elinde olsa beni programına bağlanan izleyicilere yaptığı gibi anında 'uçurup' tek başına rahatça oturmayı sürdürürdü. bu hali tavrı canımı sıktı, kendimi huzursuz hissettim. kalkıp gidebilirdim ama işi biraz da inada bindirerek oturmayı tercih ettim.

    dillere destan egosunu pek çok kez duymuştum, şimdi ise bunu test etme imkanı doğmuştu. kısa bir tanışma faslından sonra "sizin gibi bir televizyon yıldızıyla tanışma şerefine eriştiğim için kendimi şanslı hissediyorum. hemen her konuda muazzam donanıma sahip olmanıza rağmen oldukça sıcakkanlıymışsınız."
    dedim.
    "sadece ekranlardan biraz burnu büyük görünüyorsunuz." diye ekledim.

    "bana sen diye hitap edebilirsin."
    diye yanıt verdi. "halktan biriymiş gibi davranmaya bayılırım. biliyorsun ben popüler kültürün hem içerisinde, hem de dışarısındayım. ana akım medyanın hem meyvelerini yiyip hem de onu eleştirmek muhteşem bir şey."
    "abi o nasıl oluyor ben de sana sormayı düşünüyordum aslında bunu. bana bu durum 'hem pencere kenarı hem koridor' gibi geliyor da.."
    "çünkü ben tahmin edilemez ve eksantrik bir televizyon starıyım. orijinalim. bambaşkayım. adeta barok sanatının medyadaki temsilcisiyim. mesela alkol kullanmamama rağmen düzenli aralıklarla çorbacıya gelirim. eksantriklik bunu gerektirir. zaten kişiliğimi en çok yansıtan yemeğin çorba olduğunu düşünüyorum. o heterojenlik, o her şeyden birazlık..."
    diyerek meşhur kahkahasını bıraktı.

    o sırada garson siparişlerimizi almaya geldi. ben işkembe söylerken okan'ın "bana her zamankinden..." diyerek bir işaret yaptığını fark ettim. garson gittikten sonra:
    "hep işkembe ve mercimeği karıştırarak içerim. tercih yapmak zorunda bırakılmaya, bir kalıba sokulmaya katlanamıyorum." diye açıkladı.
    çorbalar geldiğinde okan yağını az buldu. ben tam garsondan biraz yağ eklemesini rica etmeyi düşünüyordum ki o:
    "kendimizi kimseye muhtaç hissettirmeyeceğiz. biraz anarşist ruhlu ol."
    dedikten sonra saçlarını çorbanın üzerinde sıkarak yağını damlattı.

    çorbalarımızı içerken bir yandan da sohbet etmeyi sürdürdük. sohbet boyunca dikkatimi çeken bir şey vardı. okan konuşurken düzenli aralıklarla cep telefonunu çıkarıyor ve bir yandan serge gainsbourg'un yer aldığı videolara bakıp bir yandan da diğer elinde tuttuğu cep aynasında kendini seyrediyordu. serge'ye özendiğini biliyordum ama bunu jest ve mimiklerini taklit edecek kadar takıntı haline getirdiğini görünce şaşkınlığımı gizleyemedim.

    çok pis bir geyiği vardı. siyaset, ekonomi, televizyonculuk, din, hayvanlar alemi...konudan konuya slalom yapıyordu. başımın dönmeye başladığını hissettim.
    "film çekmekle ilgili dev projelerim var. biliyorsun ben fransa'da fotoğrafçılık eğitimi aldım, devlet tiyatrolarında yönetmen olarak çalıştım. kariyerime yönetmen olarak devam etme düşüncesi son zamanlarda aklımı sıkça meşgul etmeye başladı."
    son yıllarda kariyerindeki tepe üstü çakılmasını düşününce ona hak vermemek elde değildi. ona en son nerede rastladığımı hatırlamıyordum bile. o artık paleolitik çağda yaşamış 'okanus bayülgenus' adında bir insan türüydü.
    "harika fikir okan abi. wells'in ölümsüz eseri 'invisible man' ı tekrar çekebilirsin. hem otobiyografi tarzında olur. senin gibi piyasadan bir anda görünmez olan çok adam yoktur dünyada."

    konuşmasına ara verdiği nadir zamanlar sigara içtiği anlardı. inanılmaz sigara içiyordu. en sonunda isyan ettim:
    "abi bari yemek yerken ara ver şu merete. duman ağzımıza burnumuza doluyor."
    "senin kullandığın plastik poşetler sigaradan çok daha zararlı bir kere. hem sigara imajımın bir parçası. bakma üniversite seminerlerinde ahkam kestiğime. eğer entelektüel gözükmek istiyorsan imajına özen göstermek zorundasın. mesela ben düzenli olarak manikür ve pedikür yaptırırım. ellerini uzatarak biçimli tırnaklarını gösterdi.
    "pedikür de mi yaptırıyorsun abi? valla helal olsun, yirmi beş ayrı alanda bilgi sahibi olmanın yanında bu gibi şeylere de zaman bulabiliyorsun."

    bunun üzerine bir anda ayakkabılarını çıkartıp pedikürlü ayaklarını masaya koydu. küçük çaplı bir şok geçirdikten sonra panikle etrafı süzdüm:
    "abi şu senin sürekli kendini ispatlama çabanı ne yapacağız ya. inanmıştım zaten, uygulamalı olarak göstermene gerek yoktu bu ortamda." diye söylendim.
    "hiçbir şey olmaz merak etme. eğer çok tepki çekersek ayaklarımı havalar sıcak olduğu için dışarı çıkardığımı söylerim. daha önce test ettim, güzel bir bahane bu."
    "kral adamsın okan abi."

    çorbalar bittikten sonra dışarı çıktık. aşırı doz geyiğe maruz kalmaktan beynim zonkluyordu. tam vedalaşıp ayrılmışken bayülgen'in şaşkınlık bağırtısıyla irkildim. neler olduğuna bakmak için döndüğümde sırıtmama engel olamadım. okan bayülgen'in motosikletinin yerinde yeller esiyordu.
    "olsun abi, hava güzel ve sıcak. eğer taksi kullanmayacaksan yürüyerek gidebilirsin."
    arkamı dönüp otelime doğru yola koyuldum. bir ara merak edip kafamı çevirdiğimde okan'ı bir elinde telefon bir elinde aynayla dikilirken gördüm. sanırım 'serge olsa ne yapardı' diye düşünmeye çalışıyordu.
  • (bkz: tamam)
  • biriniz cem yılmaz'la menemen yemeye gider, birinizde okan bayülgen'le çorbacıya.

    (bkz: at yalanı sikeyim inananı)
  • "dedikten sonra saçlarını çorbanın üzerinde sıkarak yağını damlattı. "

    iğrençsiniz ibneler.
  • (bkz: sıktı)

    bu taklit çabalarını bırakın ve özgün şeyler bulun lütfen.
  • altı üstü okan bayülgen denen adamla çorba içmiş, montaigne'in denemeler kitabı kalınlığında yazmış adam.
    demek ünlülerle oturmak sizleri de yazar, şair yapıyor.
  • (bkz: pics or didn't happen)
    bu arkadaş ne içtiyse ondan istiyorum.
  • adam orijinal hikaye yazmış, zeki ekşi ahalisiyse trollüğü anlamamakta hâlâ ve zırvalamakta...
  • hava güzelse şayet doğru olabilecek bir hikaye.