şükela:  tümü | bugün
  • en son ne zaman yazdığıma bakmadım bile; ama o kadar çok kelime birikti ki içimde, çok uzun zaman olduğuna eminim. neresinden tutsam elimde kalan hayatımın hangi çalkantısı kelimelerle hissedilebilir olur onu da bilmiyorum. eskisi gibi yazamadığımı biliyorum. 15. yy'da yazılmış bir gazeli eş zamanlı 3 dile çevirebiliyorum, ama aklımdan geçenleri anlatırken yeni doğmuş tay gibi titriyor cümleler. hep bir acemilik, hep bir kelime sonrasının tereddüt yüklü hali. okunsa dert, okunmasa dert...

    biliyorum. mektuplarımı ihmal ettiğim için oldu her şey. gönderemediğim mektupları kağıtlara değil, aklıma yazdım durdum. en çok mektuplarımı ihmal ettim.

    yine de en çok yazıp göndermediğim mektuplar yakıyor canımı.
    tahmin ediyorum; o da bekliyor, o da okumak istiyor, o da merak ediyor.
    ama yazamıyorum.

    hep mavilerle, yeşillerle, sarılarla süslediğim o renkli zarfların hiçbirini gönderemiyorum. "kırmızı fazla dikkat çeker, siyah yanlış anlaşılır, pembe çok çocuksu kalır, mor çok karakteristik" diye diye doğanın renkleriyle süslediğim mavili yeşilli ağaçlı denizli mektuplar. bir ağaca bakarak kalan ömrümü geçirebilirim. yeşile, maviye. ama o ne kadar uzaksa hücresinde renkten, ben o kadar uzak kalıyorum renkli cümlelerden.

    hayran hayran dinleyemiyorum anlattıklarını. mesela şiir yazdığını söylemişti gençken. o zaman ankara'da değildi, az gelirdi özlerdim. şiirden biraz bahsetmişti, mırıldanmış sonra devam etmemişti. o şiiri tamamlayacak vaktimiz olacak mı hiç bilmiyorum. müebbete mahkum bir bekleyişin sonunu göremiyorum.

    daha çok yazmalıyım biliyorum. ne zaman yazmayı bıraksam kafama bir haller oluyor. hiç yaşamamış gibi bakıyorum aynaya. bu kim diyorum. ne olmuş bana. sanıyordum ki dışında oluyor, meğer içinde de oluyormuş.

    mesela kırgınlıklarımı yazmalıyım, hayal kırıklıklarımı...
    ufak tefek.

    ara sıra cinsiyetçi olmayan küfürler ediyorum; ama hiç ah etmiyorum. tek sana ah etmiyorum, en çok sana inandım, en çok sen kırdın; ama yine sana kıyamadım. sen bana nasıl kıydın?
    olsun.
    neyse.

    kafam bulanık, ne yazacağımı bilmiyorum. pilav çok kritik bir aşama. neredeyse 1, 5 sene oldu, yemiyorum. pilavı bıraktım. ara sıra çatalın ucuyla bir iki, o kadar.
    oysa ne çok severdim pilavını.

    gözlerim bulanıyor yine. kontrolüm ocak'ta. iki kontrol arası iyileştiririm kendimi dedim, olmadı. üzülmemem lazım. deniyorum. bazen oluyor. hep olmuyor.
    doktor olmamış diyecek, geçmemiş, ilaca başlayalım.
    tamam diyeceğim. doktorlara hiç hayır demem ben, hep tamam derim.
    kafam bozuk benim, bozulmuş.
    benimki bozuk da seninki değil, mümkün değil. senin de başka türlü bozuk.
    bozdu bu hayat bizi.

    arada yanlış yapıyorum. nadiren yapıyorum; ama yapıyorum. bazen içime içime üzülüyorum.

    şefkatin hiç olmadı. hep uzakta.
    bazı babaların şefkati demir parmaklık ardında.
    geriye kalanlarımın şefkatleri hep uydurma.

    nasıl anlatsam, hani böyle uyanırsın daha 7-8 yaşında küçücük bir kız çocuğuyken,uzun zaman sonra annenle babanın arasında. iki yanında sımsıcak uykunun sesi. uyanışa direnen homurdanmalar, ufalmış, şişmiş gözler, iki çirkin surat. içinden seversin, "hiçbir yüz güzel değil sizin yüzünüzden"dir.

    sonra bir sabah uyanırsın. "ömrümce bakayım" dediğin o yüzler, yoktur.
    yanında, içinde, düşünde, geleceğinde.

    yazık etmek bu olsa gerek...
  • bazen bu ilaç mı zehir mi bilmiyorum. mektup, mesaj, mail farketmiyor. yazmak mı yazmamak mı, işte bütün mesele bu. gibi.
  • ne yazacağımı bile bilmeden kalemi kağıdı ele alıp kişisel not özlemi gibi başlıyor. insan en büyük korkusu başına bir şey gelme ihtimali olunca bir şey de yazamıyor.