*

şükela:  tümü | bugün
21 entry daha
  • "olabilecek dunyalarin en iyisinde yasiyoruz" ifadesi karmaşık bir yapının üzerine söylenmiştir.
    sorunlar şöyle sıralanabilir; a/ "olabilecek"; aslında nasıl oluştuğuna dair, nasıl olması gerektiğine dair hiçbir şey bilmiyoruz. b/ "olabilecek dünyaların"; yaşam alanımızdan mı, yoksa düşüncelerimizdeki dünyalardan mı bahsediyoruz? örneğin campanella'nın, morus'un ütopyalarının bile olup olamayacağı tartışmalıdır. zira bir ütopya aynı zamanda paradoks şeklinde; distopyadır da. c/ "olabilecek dünyaların en iyisinde"; eşyanın tabiatı gereğince; olmayanı bilmeyiz, hele ki var olan'ın yerine 'o olmasaydı' şerhiyle bir başkasının nasıl olabileceği üzerine görüşümüz sığ olacaktır. kaldı ki "en iyi" ifadesi bile kendi içine karmaşıktır. neye göre en iyi'den bahsediyoruz bu belli değil. en yararlı olan mı? en ahlaklı olan mı? en anlamlı, derin olan mı? veyahut en anlaşılmazlığın getirdiği sarhoşlukla yaşanılan mı? insanın olduğu yerde "iyi" kavramı vardır, ve bununla birlikte "kötü" kavramı. insana ait bir değerlendirme ancak belirleyebilir bir şeyin iyi olup olmadığını. şeyler doğuştan iyi veya kötü değildirler. yaşama alanımızda belli kıstaslardır şeyleri, dini, toplumsal, bireysel vs. alanlarda iyi veya kötü olarak şekillendiren. neye göre en iyi olan, problemi olduğu sürece bu çıkarım sığ kalacaktır. zira doğa hareket halinin bir bütünüdür. herakleitos'un logos 'u da dahil olmak üzere, birçok düşünce akımının ortaya koyduğu birlik kavramına göre doğada hiçbir şey iyi veya kötü değildir. doğada her şey yerli yerindedir. bunun adına da harmonia denir zaten.
  • leibniz 'in kurduğu cümlenin orjinali şudur:

    "le tout est pour le mieux, dans le meilleur des mondes possibles."
  • "herakleitos'un leibniz'in tersine bu dünyanın, dünyaların en iyisi olduğuna dair kanıt göstermesi için bir nedeni olmamıştır, bunun ateşin güzel saf oyunu olması ona yetmiştir. hatta insan, ona göre genel olarak akılsız bir yaratıktır."

    nietzsche, philosophie im tragischen zeitalter der griechen
  • [aslında sözlükte ne zor (!) böylesine yazmak, " 'her şeyin ilki bizdedir, ilk olan biziz, herkes bizden aldı' imza: bir müslüman, bir türk" niyetinde değilim. o yüzden daha şimdiden, başlangıçta uyarıyorum; bu entiride pek önemsenmeyecektir ideolojik tavır, eldeki verileri neyse ona sarılacaktır sözlük yazarı. yanlış anlaşılma korkusu da yaşamayacaktır bu yüzden, gönlü her zaman olduğu gibi yine rahat olacaktır.]

    yeniçağ filozofu leibniz (1646-1716) diyordu ki; "mümkün olan alemlerin en mükemmelinde, her şey en iyi şekildedir / le tout est pour le mieux, dans le meilleur des mondes possibles" (ya da ekşi sözlük'te geçtiğince: "olabilecek dunyalarin en iyisinde yasiyoruz")1 islam filozofu gazali (1058-1111) ise 600 sene önce şöyle diyordu: "bu olan'dan (kainattan) daha güzeli (mükemmeli) mümkün değildir / leyse fil-imkan, ebdaa mimma kan"2

    şimdi bu kadarlık bilgiyle her iki filozofun da tesadüf eseri aynı sonuca ufak tefek "yaklaşık" farklılıklarla ulaşmış olması söz konusu değildir, en azından benim felsefenin içinde kaskatı, parçalanmaz olarak gördüğüm ve anladığım gidimlilik ilkesinin aslında böylesi tesadüflere izin vermeyeceği açıktır -gazali'nin batıda (latince olarak) algazel ismiyle anılıp, bol bol okunması verisi dışında-, hatta felsefenin sine qua non kuralları varsa, içinde mutlaka bu gidimlilik olmak durumundadır. o halde leibniz'in bir şekilde gazali okumuş olduğunu söylemek mümkündür, ama şu da olabilir; okumamıştır da, onun batıda bıraktığı ekol etkisinin altında bir şekilde dolaylı yoldan da olsa gazali'nin ışığını bu ifadesiyle yansıtmış da olabilir. aslına bakılırsa bunca lafı boşuna ediyorum, zira felsefenin ana problemleri içinde, benim anladığım kadarıyla; kimin kimden ne kadar etkilendiği yoktur, o bu ilmin istatistik ve magazinel bölümüdür; ha tatlıdır bu ifadeler, leibniz'in bir ifadesini burada olduğu gibi gazali'ye çentiklemek ya da nietzsche'nin herakleitos yoldaşlığını belli bir liriklikle sunmak ya da şu an onlarca video içeren arşivim içinde hangisinde olduğunu bilmediğim bir tanesinde hiristiyanlık felsefesinin kurtuluşunun aslında bir yahudi ile bir müslümanın sayesinde gerçekleştiğini ifade eden niyazi öktem hocanın kendine has kıkır kıkır gülüşü. (söz konusu videoyu youtube'a atmış olabilirim, zamanınız varsa şuraya bkz: http://www.youtube.com/…teoman duralı&search=search )

    tekrar döneyim konumuza; leibniz'in başlıktaki ifadesini gazali'nin döllemiş olabileceği ihtimalini önemli ölçüde pozitif karşıladığımı söylemeliyim, yukarıdaki gidimlilik gerekçemden ötürü, bunun yanında başlıktaki ifadenin theodicy kapsamında (ki şu bilgi theodicy'nin önemini ortaya koyar; ifade iki kelimenin birleşiminden oluşmuştur: theos+dike yani tanrı+adalet3) incelenmesi gerekir yani tanrının adaleti ve kötülük problemi çerçevesinde leibiz bu ifadeyi ortaya koymuştur, bu aslında ibrahim'in dininin bir savunmasıdır. en basit şekilde söylersek; bir müslüman da, bir hiristiyan da başlıktaki ifadeden ötürü samimi bir dindarı haklı çıkarabilir, çünkü ifade kötülük probleminin çözümünü verir bize. tekrar ediyorum bu çözüm, ibrahim'in dinine yöneliktir, çünkü tanrı hem iyiliklerden hem de kötülüklerden sorumludur. yine jolley'de geçtiğince 4 voltaire'in candide'de harap etmiş olduğu leibniz'in "olabilecek dünyaların en iyisi" tezinin aslında insanın mutluluklarıyla bir alakası yoktur. bu bütünüyle büyük günahla alakalıdır (batılılar buna cardinal sin diyorlar). şimdi bütün bunları niçin söylüyorum, çok ilginç ya gazali aynı ifadeyi 600 sene önce ne için sarfediyordu sanıyorsunuz? o da tanrısal adalet anlayışı çerçevesinde adını theodicy koymadan ortaya sunmuyor muydu?

    (biraz uzun bir alıntı olacak ama kusura bakmayın, kolay kolay başka yerlerde okuyamayacağınız bu önemli gazali metninin bu kısmını parçalayamadım) "..eğer aziz ve celil olan allah, yarattıkların hepsini, onların en akıllısının aklı ve en aliminin ilmiyle yaratsa; nefislerinin taşıyabileceği tüm bilgileri onlar için var etse ve onlar üzerine anlatılamaz derecede hikmet akıtsa; sonra onların hepsinin ilim, hikmet ve aklını bir misli daha artırsa; olayların akıbetlerini onlara açıklasa, melekûtun sırlarını onlara bildirse; lütfunun inceliklerini ve ukubetinin gizliliklerini onlara tanıtsa; hatta bu sayede iyilik ve kötülüğe, fayda ve zarara muttali olsalar; sonra da kendilerine verdiği ilim ve hikmetle, bu âlemi ve melekût âlemini idare etmelerini onlara emretse; onların birbiriyle yardımlaşarak ittifakla yaptıkları idare, allah-u teâlâ'nın dünya ve âhiretteki yaratıkları idare edişinde, bir sivrisineğin kanadı kadar ilave yapmayı da, bir sivrisineğin kanadı kadar eksiltme yapmayı da gerektirmezdi; ne ondan bir zerreyi kaldırır ne de bir zerreyi indirirdi; ne hastalık, kusur, noksanlık, fakirlik, veya zararla imtihan olandan bunları uzaklaştırmayı, ne de sağlık, kusursuzluk, zenginlik ve fayda ile allah'ın nimetlendirdiği kişiden bunları kaldırmayı gerektirirdi.

    aksine, eğer onlar allah-u teâlâ'nın göklerde ve yerde yarattığı her şeye gözlerini çevirseler ve uzun uzadıya bakıp düşünseler, onda hiçbir düzensizlik veya çatlaklık görmezlerdi.

    allah-u teâlâ'nın kulları arasında taksim ettiği rızık, ecel, sevinç, hüzün, acziyet, kudret, iman, küfür, itaat ve günah gibi her şeyin sırf adalet olup, hiçbir adaletsizlik içermediğini, ve tamamen doğru olup, hiçbir yanlışlık bulundurmadığını anlarlardı.

    <hasmet babaoglu tarzi iste buraya dikkat olaylari> gerçekten onun, olması gerektiği biçimde, olması gerektiği gibi ve olması gereken ölçüde zorunlu olarak doğru bir düzen üzere olduğunu; ve ondan daha güzel, daha kusursuz ve daha mükemmelinin asla mümkün olmadığını anlarlardı.

    zira eğer [bu dünyadan daha güzel, daha kusursuz, ve daha mükemmel bir dünya mümkün] olsa da, [allah] onu yaratacak kudreti varken yaratmamış ve böylece lütufkarlığını göstermemiş olsaydı, bu, ilahî cömertliğe aykırı bir cimrilik, ve ilahî adalete aykırı bir zulüm olurdu. eğer [onu yaratmaya] kadir olmasa, bu da uluhiyete aykırı bir acziyyet olurdu.

    belki bu dünyadaki her fakirlik ve zarar, bu dünyada bir noksanlık fakat ahirette bir fazlalıktır. bir şahsa nispetle ahiretteki her noksanlık başka birine nispetle bir nimettir. çünkü gece olmasa gündüzün kıymeti bilinmezdi; hastalık olmasa sağlıklı olanlar sağlığın nasıl bir nimet olduğunu takdir edemezlerdi; cehennem olmasa cennet ehli içinde bulundukları nimetin kadrini bilmezlerdi. hayvanları insanlara feda edip, onları kesmeye insanları musallat etmek bir zulüm olmayıp, kâmili nakıs üzerine takdim bakımından bir adalet olduğu gibi, cehennem halkının azabı artırılırken cennet ehlinin nimetlerini büyütmek, küfür ehlini iman ehline feda ederek cehenneme koymak ta aynı şekilde adalettir.

    eksik olan yaratılmasa mükemmel olan bilinmezdi. çünkü eksiklik ve mükemmellik birbirine nispetle belli olur. ilâhî cömertlik ve hikmetin gereği, eksik ve mükemmel olanın birlikte yaratılmasıdır.

    hayatı kurtarmak için kangren olan eli kesmek adalet olduğu gibi - çünkü bu, noksan olanı feda ederek kamil olanı kurtarmaktır - dünya ve ahiretteki kısmetlerinde yaratılmışlar arasındaki farklılıklar da aynı şekilde adalettir. bunların hepsi kendisinde hiçbir adaletsizlik olmayan bir adalettir, ve hiçbir yanlışlık içermeyen bir doğruluktur.

    bu da etrafı geniş, dalgaları sert, genişlikte tevhid denizine yakın başka bir denizdir. bunun derinliğini bilmeyen birçok grup bu denizde boğulmuştur; bu derinliği ancak alimler bilir. işte bu denizin arkasında çoklarının hayret ettiği ve mükaşefe ehlinin açıklamada bulunmaktan men edildiği kader sırrı vardır.

    hasılı, iyilik ve kötülük takdir edilmiştir ilahi irade ile takdir edilen her şeyin meydana gelmesi zorunludur. onun hükmünü reddedecek, kaza ve kaderini değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur. aksine küçük büyük her şey yazılmıştır, ve bu bilinen ve beklenen takdire göre meydana gelecektir. sana isabet eden, etmeyecek değildi; isabet etmeyen de, edecek değildi."5

    ibrahim'in dininin temel niteliğinin, evreni hiçten yaratan yani creatio ex nihilo hikayesini kullarına kabul ettiren, bunu yapmakta da kendi omnipotens yani kadir-i mutlak varlığı açısından zorunlu olan tek tanrının creatio continua'dan farklı olarak "ben hiçten yarattım, o halde ne varsa benden sorumludur, benden sorumlu olanın da bir şekilde açıklaması olmak zorundadır" anlayışından dolayı (örn. kötülük dünyanın güzelliği için zorunludur/#10889927) evren mükemmel olmak zorundadır, öyle değilse bile bana kalırsa, öyle inanılmak zorundadır, bana kalırsa gerek gazali'nin gerekse leibniz'in aynı sonuca varmasının sebebi de budur (dediğim gibi leibniz, gazali'den doğrudan kopyala yapıştır yapmış olabilir, ya da bunun adını dolaylı etkileşim de koyabiliriz, felsefe bundan gocunmaz diye biliyorum) sonuçta ibrahim'in dininin en temel esasını yani "ben hiçten yarattım" 'ın yine bir meşruiyete oturtulmasıyla karşı karşıyayız, inanırsınız, inanmazsınız, sizin probleminiz.

    notlar:

    1- adolphe franck, dictionnaire des sciences philosophiques, p. 492, l. hachette 1849.
    2- yolu bir zamanlar istanbul üniversitesi felsefe bölümüne düşmüş olan (hayatımın anlamı da buraya düşmüş ;) ) nihat keklik hocamızın de belirttiği gibi ibn'ül-arabi (1165-1240) tarafından da bu ifade benimsenerek tekrarlanmaktadır. bkz. futuhat, 1/289; 1/577; 2/384; 2/439; 3/12; n. keklik, `türk islam felsefesi açısından felsefenin ilkeleri`, sf. 175-176.
    3- nicholas jolley, leibniz, p.155, routledge.
    4- n. jolley, a.y., p.155-156.
    5- gazalî, ihyau ulûmi'd-dîn, dâru'r-reyyân, kahire, 1987, c.4, s.274-275 (çev. cafer sadık yaran); c.s. yaran, din felsefesi, sf. 131-133, etüt yay.
  • kötümserliğe bir darbedir, ama insan hafif sıyrıklarla atlatır!

    1 kasım 1755'te lisbon'da büyük bir deprem olmuş ve kiliselerin dolu olduğu bir bayram gününde gerçekleşen bu deprem yüzünden sadece 6 dakikada 15.000 kişi ölmüş, yine 15.000 kişi ağır yaralanmıştı. bunun üzerine voltaire o meşhur dine ve tanrıya dair şüphelerine daha sıkı sarılmıştı. öyle ya tanrı var idiyse, neden böyle bir kötülük gelmişti insanların başına? eğer o varsa ve kadir-i mutlaksa, neden bu ve diğer bütün acılara engel olmamıştı, eğer bilinçli bir şekilde bunu yapmıyorsa o kötü niyetlidir; eğer bilinçsiz bir şekilde kötülüğü insanların başına salmışsa, o kadir-i mutlak olmadığından, gelmiş geçmiş tüm tanrı tasarımlarımız kusurludur! (özellikle de hiristiyanlıktaki) voltaire üç aşağı beş yukarı bu minvaldeki mektuplarını yazdıkça tanrı ve inanç düşüncesine daha da kinleniyordu. öyle ki artık amacını aşarak, iyimserliği yerin dibine batırmaya başlamıştı. evet artık o iyimserliğin düşmanıydı. ona göre vuku bulan her olay gerçekti, acı varsa içinde o sadece ve sadece acıydı! john r. w. stott, the cross of christ'inde şöyle der: " voltaire, dinsel inancı gereği bir insanın kötülüğü iyilik olarak yorumlaması, yine onu tanrı'dan gelen bir şey olarak görmesi, kötülük karşısında ruhsal bir telkinle kendini rahatlatması mantıksız, bayağı ve saygısız bir tavırdı." zaten candide'de (candide, ou l'optimisme ) iyimserliğin batışını prof. pangloss ve öğrencisini konu edinen, edebi klasik haline gelmiş bir hikayeyle ortaya koyuyordu: profesör, başına sürekli kötü şeyler gelmiş olan öğrencisine sürekli iyimserliği hatırlatıyordu sonunda başlarına gelecekten habersiz bir şekilde. leibniz'in "olabilecek dunyalarin en iyisinde yasiyoruz" söyleminden tam 6 yy. önce islam filozofu gazali'nin "bu olan'dan (kainattan) daha güzeli (mükemmeli) mümkün değildir" söylemi felsefe alemine düşülmüş bir çentikti. voltaire, leibniz'den öğrenmiş olduğu bu düşünceden öyle nefret ediyordu ki, candide'in sonunu şöyle hazırlıyordu: esas kahramanlarımızın gemileri lisbon yakınlarında batıyor, genç öğrenci depremde az kalsın ölüyordu; profesör engizisyon mahkemesince idama mahkum ediliyordu. ve en nihayetinde genç öğrenci kendisine alaycı bir şekilde şöyle soruyordu: 'tüm dünyaların en iyisi, en yüce iyiliği buysa; allah bilir öteki dünyalar ne durumda!'
8 entry daha