şükela:  tümü | bugün
  • "sıçacaksak niye yiyoruz" benzeri anlamsız öbek.
  • tıpkı acıkacaksak niye yemek yiyelim der gibi bir ikilemdir.
    bende çok kafa patlatıyorum bu duruma ama kaç bin yıldır bu döngü hep devam etmiş. insan ölümlü olduğunu bile bile çoğalmış, sanki dünyaya kök salacakmış gibi toprak savaşlarına, taht kavgalarına girişmiş. insan öleceğini bile bile kendine ve çevresindekilere hapishaneler kurmuş, toplumsal baskı ve şiddet ile insanın kendi özü unutulmuş, insan insanın katili olmuş, can almış zaten ölecek bir bedenin ölümüne neden olmuş.

    doğa ile savaşmış ama her defasında doğa kusmuş, insanın galip oldum, sahibim dediği herşeyi yerle bir etmiş. yine de doymamış insan yenilgiye.....
    şimdi tüm bu savaşları çıkaran, doğaya zarar veren, katil olan, bencil olan, insana kıyan, kendinden başka hiç bir canlıyı düşünmeyen insan denilen biz mahluklar neden ölümlüyüz sorusuna çok güzel bir yanıt olur bu yukarda sayılanlar.

    iyi ki ölümlüyüz, iyi ki ölümle burun buruna yaşıyoruz.
  • tolstoy, çözüm olarak bir romanında insanların artık üremeyi bırakıp, bu dünyada insan yaşamının bitmesi gerektiğini söylüyordu. bu dünya gerçekten de hayvanlara ait, insanlara göre değil.
  • (bkz: paradoks)
  • aynı soruyu barındıran farklı bir cümle kurmuştum orta okulda öğretmene.
    aynen şunu demişti;
    "ben senin sınavdan kaç alacağını tahmin edebiliyorum değil mi? çünkü senin dersle aran nasıl biliyorum. ama seni sınava sokmadan aklımdaki notu versem, eğer not iyiyse diğer arkadaşların, eğer kötüyse sen karşı çıkarsın. işte biz de hayattan notumuzu aldığımızda, karşı çıkamamak için yaşıyoruz."

    o zamandan sonra bir daha bu konuyu sorgulamamaya çalıştım. 4798432942 tane konuyla çakıştığı için, adamın verdiği ince örneğe saygı duydum ve orada kapattım.
  • 20.yy/21.yy insanının sık kullanılanlar sorusu.

    bu modern insan, ben acaba neden bu soruyu soruyorum diye düşünmez. beni bu soruya ve/ya sorgulamaya iteleyen nedir diye düşünmez. ama ısrarla bu soruyu sormaya devam eder, ölüm yeni ortaya çıkan bir kavram olmamasına rağmen. evet sen modern insan, dünyanın yaratılışından beri doğum - yaşam - ölüm zincirinde hayatını sürdürürken ne oldu da 20.yy'da akabinde 21.yy'da bu sorunun peşine düştün? neden "eğer öleceksek yaşamanın ne anlamı" var sualine kapılıp gittin.

    neden? çünkü sen bu yüzyıla kadar kendini bir "şey" zannediyordun, anlamlı bir "şey", yaşamaya değer bir "şey", dünyaya gelmenin bir misyonu olduğunu düşünüyordun. çünkü öyle düşündürtülüyordun, aksini düşünmeni gerektirecek bir habitat yoktu çünkü etrafta.

    sen bir "birey"din, dünyaya gelme amacı olan bir birey. idealist bir canlı olarak atfediyordun kendini. birey olarak bir de etrafında etkileşimlerin vardı.

    birey - toplum
    birey - doğa
    birey - tanrı
    birey - ilahi güç

    sen bu çemberinde mutluydun. doğadan kopmamış, ama aynı zamanda bir topluluk oluşturabilen, ilahi güce henüz inancı yitmemiş bir canlıydın sen. bu dünyaya geliş amacın, niçin yaşıyor olduğun zaten evvelinden belirlenmişti. dinsel yönden bakıldığında, bu dünyada sınanacak ve ölüm sonrasındaki yaşamda ise dünyada gösterdiğin performansa dayalı olarak mutlu olup olmayacağın belirlenecekti, natüralist açıdan bakıldığında sen form olarak zaten bu dünyanın bir parçasıydın ve bu form da her canlı türü gibi yok olmaya mahkum olacaktı ama korkmamalısın çünkü yok olan sadece materyal, bedenin. ruhun ise devingen bir çember içerisinde yaşamaya devam edecek. yani sen modern insan, şu an ölüm varsa ben neden yaşıyorum diye soran insan, yaşamın kendisine odaklanmadığın için, ölümden sonrası seni meşgul ettiği için, ölümü bir anlamsızlık olarak değil, bir yok oluş değil bir köprü olarak nitelendiriyor ve kendini teselli ediyordun.

    ama 20 ve 21.yy'a geldin, makineleştin, yapaylaştın ve plastikleştin. ayağının altındaki zemin kayıp gidince, dayandığın o anlamlar da bir boşlukta sallanmaya başladı. "ben neyim?", "ben ne yapıyorum?", "benim yaşamamın anlamı ne?" döngüsüne girdin. artık ölümden sonrası için yaşama arzusu senin tatmin etmez oldu, çünkü her gün ölüyormuşsun, sanki hiç yaşamıyormuşsun gibi hissetmeye başladın. önceden sığındığın doğa, ilahi güç sana bir tutanak sağlayamaz oldu. çünkü hem bedensel hem de ruhsal olarak "evsiz" kaldın. hiçbir yere barınamıyormuş gibi hissettin, ve bu yersizlik hissi senin daha da çok boşlukta sallanmana, yaşamın anlamının aslında anlamsızlıktan ibaret olduğunu düşünmene sevk etti.

    bir "şey" iken, "hiçbir şey" olduğunu düşünmeye başladın. ölüm artık bir köprü değil, bir mutlak son gibi görünmeye başladı. ve madem yeniden doğmayacağım, neden bu şekilde doğdum ve sonlanıyorum dedin kendi kendine. hem ruhsal hem de bedensel olarak maruz kalacağın en büyük deneyimin ölüm olduğunu anladın, ve bunca sene benliğini "yitirmek" ve "kaybetmek" için yaşadığını düşünmeye başladın. aynı zamanda da yaşarken bunun gerçekleşmeye başladığını fark ettin.

    fakat şöyle de bir şey var modern insan biliyor musun? ölüm aslında senin yaşamının sonu değil tamamlayıcısı. vakti geldiğinde, ya da sen vaktini getirdiğinde, ölümün en kişisel anın olduğunun farkında mısın? ölüm hayatını mantıksız ve anlamsız yapan değil, aslında aksini kılan. fark etmeden tüm ömrün boyunca koştuğun, bir hiç olarak kurtuluş yolu olarak düşündüğün anlamı ve gerçekliği bulma çaban işte ölüm anında gerçekleşiyor. her şeyin bir illüzyonmuş gibi geldiği tüm yaşam, senin ölüm anında somutluğa ve anlama kavuşuyor. çünkü o, senin yalnız başına tecrübe ettiğin en büyük gerçeklik oluyor. işte bu yüzden yaşıyorsun, tüm hayatın boyunca peşinden koştuğun anlamı belki de ölüm anında yakalamak umuduyla, ölüm senin için bir "ihtimaller anı" oluyor. işte bu yüzden ölmek için yaşıyorsun, sonlu bir varlıksın. sonsuzluk boyunca hep bu anlamın peşinden koşup bu hiçlik içinde savrulsaydın ya aksine?
  • kafaya takılırsa intihara yol açacak sorudur
  • sıçacaksak neden yiyoruz'la denk bir soru.

    ben derim ki sıçmalı soru daha derin bir soru. yemesek de mi sıçsak yesek de mi sıçsak işte bütün mesele bu. en az bunun kadar gereksiz, manasız, ahlaksız, sorumsuz bir sorudur aynı zamanda.