şükela:  tümü | bugün
  • nefes bitince beden, aşk bitince de ruh ölüyor herhalde.
    hani varlığımızın can dediğimiz kısmı var ya: gönül de, yürek de dahil kapsamına: bunlar kalbin haybeye çalışmamasını sağlayan güzide organlarımız.
    hepsi de hisli, içli çocuklar.

    aşık ruhun kaybı halinde imgeler parlaklığını yitirir, rüyalar başkasınınkine dönüşür, aynadaki aksin bile farklı görünür:
    artık en beğenilir yerin dudağındaki kıvrım değildir de gözlerindeki bahardır misal.
    hamili aşkın göçmüştür ya da adresi değişmiştir:
    tüm referansları, faturaları, bilançoları, evlere servisleri, beklentileri teeek teek düzeltmek gerekir.
    yoksa eski ikametinin kapısını aşındırırlar boşuna. hem de sana ulaşmaz senden çıkan mektuplar. olduğun yerde değilsindir çünkü.
    en iyisi tüm izleri, yolları kendi bünyene mesnetlemektir; bi bakarsın yeni adresin de eskir.
    ...
    bazı elzem durumlarda ruh ölü taklidi de yapabilir.
    ödümüz kopar. asıl hayvanlık budur belki. kendine ziyandır;
    tedavi fayda etmez.
    ne zaman canlanır bilinmez. belki de hiç dirilmez.
    sevdiceğe kurban, canına kıymış bir can.

    peki n'oluyor ruh ölünce? tabii ki münker ve nekir geliyor başlıyorlar sormaya:

    taptığın kimdi?
    ne günah işledin?
    onu nasıl bilirdin?
    neden öyle yaptın?
    amelin neydi?
    ne kadar sevdin?
    samimi miydin?

    inanç meselesi...

    sonra sonra anlarsın ki ölüp ölüp dirilmesidir gönlünün yaşam şekli.
  • ilçeye yeni atanan doktor selim bey, çarşı merkezindeki ışıklarda durdu. göbekte, saçı sakalı karışmış, kir pas içinde, yamalı bir kışlık pantolon giymiş, üstünde yine kalın, saf yünden, oldukça eski bir palto bulunan adam dikkatini çekti. şoför mahallinde kendisine eşlik eden sağlık memuru, “gâvurdağlı,” dedi.
    doktor merakla baktı.
    “gâvurdağlı derler, asıl adı celâl.”
    “n’apıyor?”
    trafik sakindi. arada bir at arabası, otomobil veya minibüs geçiyor, yayalar çoğunlukla ışığa uymuyordu.
    adam, bu durumda yayayı durduruyor veya ona yol verip kendisine yeşil yanan arabaya dur işareti yapıyordu.
    doktor göreve başladıktan birkaç gün sonra yine göbekte onu gördü. aynı giysiler üstündeydi. hava oldukça sıcaktı, bozkır güneşi yakıyordu. ama o umursamıyor, ter alnından yanaklarına akıyor, ensesini kapatan yağlı, karmakarışık saçı ıslanıyor, arada eliyle alnında biriken teri siliyor, büyük bir ciddiyetle trafiği düzenlemeye çalışıyordu.
    bir keresinde doktor, ilçe emniyet müdürüyle trafikteyken yine onu gördü.
    “müdür bey, bu adam…”
    “o özerk cumhuriyet doktor. ona karışmayız. kimse karışamaz.”
    “allah allah, kim bu adam, eskiden…”
    “eskisi bilinmiyor.”

    bir gün sağlık ocağına, doktor adına bir mektup geldi. güçlükle okunan, kargacık burgacık bir yazıyla yazılmıştı.
    sonunda gâvurdağlı adı ve imzası okunuyordu.
    doktor efendi, diye başlayan mektupta, sağlık ocağındaki rafların tozlu olduğu, ilaçların düzensiz biçimde istiflendiği, hemşire ve sağlık memurlarının hastalara yeterince duyarlı davranmadığından söz ediliyordu.
    doktor, kaymakamı aradı.
    buldular ve görüşmek için sağlık ocağına getirdiler.
    “efendi, bizimle konuşmak isteyen bize gelmeli, ayağına getirmemeli.”
    “ama yerinizi bilmiyordum.”
    “ee herkes yerini bilmeli.”
    “haklısınız…”
    sade türk kahvesi içildi. mektuptaki eleştiriler konuşuldu. teşekkür edildi. gâvurdağlı uğurlandı.

    doktoru bir meraktır aldı. kimdi bu adam? niçin böyle giyiniyor, neden böyle davranıyordu?
    gâvurdağlı ser veriyor sır vermiyordu.
    doktor kaç kez onu izlemişti; kaldığı yeri, yalnızken neler yaptığını, yakınlarını öğrenmek istemiş, başaramamıştı.
    sadece kendisine değil, ilçenin pek çok yöneticisine, eşraftan kişilere benzer mektuplar yazıyordu.
    kime anlattıysa, gülerek, “ciddiye alma doktor, onun işi gücü bu. sözde insanları ikaz ediyor,” derlerdi.
    doktorun merakı her gün daha çok arttı.
    fazlasıyla ciddiye alır oldu.
    hem çekiniyor hem de sırrını çıldırasıya merak ediyordu.

    dörtyol tirit evi’nde kaymakam, hâkim, savcı ve mekân sahibiyle terasta otururken fark etti. gâvurdağlı içeri girdi, solda öğretmenlerin oturduğu masaya yöneldi. doktor fırladı yerinden, yaklaştı, geriden seyre başladı.

    bir öğretmene, “bana bir lira versene,” dedi.
    o zamanki dilenci parasının en az beş katıydı.
    genç adam elini cebine attı, beş lira uzattı.
    “hayır,” dedi, “bir lira.”
    yanındaki davrandı bu kez, uzattı.
    “hayır,” dedi, “ondan istedim.”
    bir lirayı çıkaran diğer öğretmen uzattı. o verince aldı.
    “bir veren bin bulur!” dedi. ve ekledi: “pul yapacağım, pul!”
    masadakiler deneyimliydi.
    onunla, yazdığı mektuplar için pul alacağı anlaşıldı.
    doktor, kendisini görmesin diye hemen geri döndü.
    ertesi gün aklına posta müdürünü aramak geldi.
    müdür: “doktor bey, kaç kez söyledim kendisine. hocam dilediğin yere mektup yaz, görevlimiz pulsuz onu ulaştırır, pul almana gerek yok dedim, bir türlü kabul ettiremedim.”
    “ne diyor peki?”
    “siz, diyor, devletin hakkını yemek istiyorsunuz. asla olmaz! işte param, işte pulum, postacınız adrese götürsün.”
    doktor çıldıracaktı.
    “neden hocam dediniz?”
    “hocam mı dedim?”
    “evet…”
    “lafın gelişi doktor bey, hani hocam denir ya…”
    pek inandırıcı gelmedi doktora.
    ısrarı da fayda etmedi.

    bir gece doktor, geç vakit lojmana dönerken koruluktan içli bir ses duydu. korkuyla yaklaştı. ne görsün! koruluktaki bir ağacın dibinde, diz üstü yere oturmuş halde gâvurdağlı kur’an okuyordu. müzikten makamdan anlamazdı ama oldukça yakıcı bir şeydi. şimdiye değin böylesini duymamıştı. irice bir kayanın arkasına gizlendi. bitirene kadar dinledi.
    gâvurdağlı bitirdi, “huu” diye niyaz etti.
    usulca kalktı, yürüdü, az ileride doktoru gördü.
    “ahh!” diye ünledi, “sırrımızı öğrendin. adı üstünde sır. kimseyle paylaşma.”
    “sö söylemem,” diye kekeledi doktor.”
    “bir daha zinhar bizi göremezsin.”
    “söylemem, merak etmeyin.”
    “bir şey de sorma.”
    “sormam.”
    koruluktan çıktılar, ağır ağır yürüyerek lojmana geldiler. doktor bir şeyler ikram etti.
    “fatih camisi’nde imamdım,” dedi gâvurdağlı, “bir gün cezbe hasıl oldu, bırakmak zorunda kaldık. buralara kadar sürüklendik. n’oldu biz de anlamadık.”
    “neden gâvurdağlı?”
    “ahh doktor sorma. bizim yara büyüktü. yol çetindi, sarptı. dağ geçit vermiyordu. üstadım verdi bu adı bana. oğlum senin sülûkun zorlu olacak, dağın kolay geçit vermeyecek, buyurdu.”

    o geceden sonra doktor gâvurdağlı’yı daha çok merak etti, daha fazla sevip saydı. sırrını özenle sakladı.

    bir hafta sonu kasaba kulübünde yine ileri gelenlerle oturuyorlardı.
    gâvurdağlı içeri girdi.
    kaymakamlık özel kalem müdürü ismail hakkı bey’e yaklaştı.
    “bana bir lira ver,” dedi.
    müdür, “yiyeceksen vereceğim, pul alacaksan vermem,” dedi.
    beti benzi attı, hiddetlendi, “sen haram yiyorsun!” diye gürledi. “senin paranı yiyemem, ancak pul ederim!”
    müdürün de yüzü bembeyaz oldu. titriyordu. ne diyeceğini bilemedi.
    “o halde neden alıyorsun?”
    “çoluğunu çocuğunu kazadan beladan korumak için,” dedi.
    ortalık buz kesti.
    çıt çıkmıyordu.
    müdür canı fena halde sıkkın, öylece duruyordu.
    “sen bilirsin!” diyerek çıkıp gitti.

    üç gün sonra, müdürün karısı, kaymakamlık memurlarından biriyle basıldı.
    uzun hikâye.
    boşandılar.
    çocuklar perişan oldu.
    müdür emekliliğini istedi.

    ertesi gün gâvurdağlı kayboldu.
    kimse nereye gittiğini bilmiyordu.
    doktorun sormadığı kişi kalmadı.
    emniyet müdüründen rica etti, herkes seferber oldu, haber yok.
    imi simi kalmamıştı.
    tamı tamına kırk gün geçti.
    kırkıncı günün öğleden sonrasıydı. doktorun telefonu çaldı. çelikköy muhtarı arıyordu. gâvurdağlı’nın köy odasında hasta yattığını, on gündür orada olduğunu söylüyordu.
    doktor hemen arabasına atladı, köye gitti. havalar soğumuştu. odadaki sedirde ateşler içindeydi. muayene etti. zatürre olmuştu.
    gâvurdağlı muhtara kızdı:
    “sana demedim mi doktora haber verme diye! be adam, niye laf dinlemiyorsun!”
    “böyle konuşmayın lütfen, durumunuz hiç iyi değil.”
    “doktor, merak etme sen. madem kalkıp buralara kadar benim için geldin, o gül hatırına ben de iyileşeceğim. oysa dünya defterini kapatmıştık biz.”
    “olur mu öyle şey, siz bize daha çok lazımsınız.”
    “ne diyeyim doktor, hatırın çok.”
    “teşekkür ederim.”
    “ama en fazla kırk gün. kırk birinci gün beni burada ne yapsan tutamazsın!”

    alıp getirdi. devlet hastanesine yatırdı. kısa sürede tedavisi bitti. ayaklandı. ama ortalıkta yine görünmüyordu. kimseye mektup da yazmıyordu.
    kırk birinci günün sabahı, emniyet müdürü aradı sağlık ocağını.
    “doktor bey, acilen gelir misiniz?”
    hemen gitti.
    adam üzgündü:
    “seninkini sabah korulukta bulmuş bizim çocuklar. diz üstü çökmüş halde ölü bulmuşlar.”
    doktorun içi cız etti.
    “ölü değil o!” diye ünledi.
    müdür ısrarcıydı:
    “ölmüş ölmüş.”
    “hayır ölmez o.”
    “yahu doktor, ölmüş diyorum.”
    doktor daha ısrarcıydı.
    “ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez!” dedi.

    hamiş:
    bu öyküyü yıllar önce yazmıştım. bir gün haluk nurbaki hoca’ya söz ettim. merak etti. okudu. “evladım,” dedi, “orası afyon sincanlı, gâvurdağlı dediğin bülbül hoca, doktor ise benim. çok şaşırdım.” peki bütün bunları, nereden biliyorum? “bilmem,” dedi, “bir peri suret görmüşsün, bir hayal olmuş sana.”

    sadık yalsızuçanlar, allah'ın adamları