şükela:  tümü | bugün soru sor
193 entry daha
  • son bölüm inanılmaz komik. cidden çoğu türk komedi dizisinden daha iyi. veysi sala şov yapıyor hahah ilker'in tepkileri muazzam. bakanla görüşmesi üzerine ilker'in ''bunu duymak istiyorum'' anı ve sonrası kırılma anı hahah
  • bu programa getirilen eleştirilerin bir kısmı, aklıma "beşten şaşma altıyı aşma" düsturuyla okuduğum üniversite yıllarımı getiriyor.

    kendim öğrenmeye çabalamadan, öğrendiklerimi uygulamaya dökme gayreti göstermeden, tek amacım 50 almak olarak okumuştum koca hukuk fakültesini ve mezun olduğumda fark etmiştim ki aslında hukukçu olamamıştım. bu eksiği telafi etmek için yüksek lisans yaptım ve araştırma metodlarını, öğrenmeyi öğrendim. (hatta yurtdışına çıkınca fark ettim ki, yüksek lisans mezunu olduğumda almanya'daki lisans öğrencilerine yaklaşamamıştım bile)

    galiba insanlar matrix'teki gibi kendilerini usb'den bilgisayara bağlayıp öğrenmeyi bekliyorlar.

    bu programı izlerken ilker hoca'nın atıf yaptığı makalelerden en azından birini okumaya, adı geçen filmlerden en azından birini izlemeye başladım. fotoğraf çekerken, ilker hoca'dan öğrendiğim teknik bilgileri uygulamaya çalışmaya başladım. en azından fotoğraf çekerken histogram açmanın önemini anladım.

    hatta benim üniversitede okuduğum "beşten şaşma altıyı aşma" zihniyetiyle sinema televizyon okumuş arkadaşlarımla sinema konusunda konuştuğumda, bu programda veya bu program sayesinde araştırarak edindiğim bilgilere şaşırdılar.

    ilker hoca sinema yapmak için üniversite okumaya gerek olmadığını, youtube'un şu an en geniş üniversite olduğunu söylediği için, ilgili konuları başka kanallardan da araştırdım, az da olsa kitaplar okudum.

    hatta itiraf etmek gerekirse, yirmili yaşlarımın ortasında ancak kavramaya başladığım platon-aristo arasındaki "tüme varım - tümden gelim" temelli farkı ve metodoloji farkını çok daha iyi kavradım. bunu öğretim metoduna yansıttığını ve aslında çok iyi bir akademisyen olduğunu anladım. şu an bir üniversitede çalışmasa da kendisi tepeden tırnağa bir akademisyen. hatta çok daha nadir görülen bir şey, iyi öğretebilen ve eğlenceli bir akademisyen.

    dahası kendisinin verdiği motivasyonla -daha iyi bir kamera almayı bekleyerek işi ertelemeden- bir belgesel film çektim ve bu belgesel konu aldığı sporu yapanlar tarafından çok beğenildi (en azından yüzüme öyle söylediler:)

    bir arkadaşımın kolundan tutup, bana kurgu programlarının abc'sini öğretmesini rica ettim. benim bilgisayarım kurgu programlarını kaldırmadığı için, o zamanlar sevmeyerek yaptığım hukuk mesleği sayesinde tanıştığım yönetmen bir müvekkilimden kendisinin montaj yaptığı bilgisayarını kullanıp kullanamayacağımı sordum. iki projesinin arasındaki bir haftalık boşlukta onun bilgisayarında montajı yaptım.

    bu filmi çekerken kadrajda, ışıkta ve en önemlisi kendisi uyardığı halde seste hata yaptığımı anladım. bir sonraki projemi telefonla çekmeye karar verdiğim için telefonuma takabileceğim uygun fiyatlı bir mikrofon aldım.

    anlattığım hikayeler için telefonun kamerasının yeterli olduğunu, tek başıma bir çok proje çıkarabileceğimi anladım ve karamsarlıktan kurtuldum. şimdi biliyorum ki, kendi istediğim kalitede belgesel ve röportajları çatır çatır çeker, bir kaç haftada kalburüstü bir kurgudan çıkarabilirim.(şu şerhi düşeyim, ben bu işten para kazanmayı hedeflemeden yapıyorum. benim derdim meramımı anlatmak. biraz çetrefilli bir hobi.)

    10 sene evvel sinema okumak istediğim halde hukuk okurken yakınırdım, yok minidv kamera çok pahalı, yok kaset lazım, yok aktarmak gerekli, aman aktarırken görüntü bozuldu. cebimde 10 sene evvel hayal bile edemeyeceğim görüntü kalitesindede bir kameraya sahip bir telefon var ve buna ulaşmanın bedeli 2000 tl (ötv olmasa 1000 tl. okey oynamak ve fal bakmak, karşı cins stalklamak için iphone'a 6000 tl verilen yerde, bence gayet makul bir rakam). üstüne üstlük bu kamerayı hem 7/24 cebimde taşıyorum, hem görüntüyü bir yere aktarmaya gerek kalmadan kurgu da yapabiliyorum (iyi kötü orası önemli değil, bana ve hikayelerime yetiyor şimdilik, bir gün bütçem olunca da sony dsc rx 100'den büyük kamera almam diye düşünüyorum, benim ihtiyacım taşıma kolaylığı, çok dikkat çekmemesi ve röportaj yaptığım insanları germemesi)

    hatta benim çektiğim belgeseli izleyip, mensubu olduğum bu niş spora başlamak için kulübümüze gelenler oldu.

    belgeseli youtube'da kaç kişi mi izledi: 1170 (binyüzyetmiş). ama türkiye'de bu sporu faal olarak yapan 50-100, dünyada 5-10 bin kişi olduğunu düşünürseniz, ben hedef kitleme ulaştığım ve seslenmek istediğim kişilere meramımı anlattığım kanaatindeyim.

    ayrıca, bir çok sinema okumuş arkadaşımın tamamlanmış adam akıllı bir projesi olmadığı, ya da öğrenciyken salt müfredat gerektirdiği için yaptıkları ve sadece sınıf arkadaşları tarafından izlenmiş bir iki projeleri olduğu halde, benim tüm dünyada ilgili sporcular tarafından izlenmiş, yurtdışında turnuvalarda tanıştığımda "aaa o belgeseli sen mi çektin?" diyerek şaşırdıkları tamamlanmış bir projem var.

    bu belgeseli arada sırada açıp baktığımda hatalarımı görünce utanıyor muyum? elbette utanıyorum. baya yerin dibine girmiş hissettiğim de oluyor. ama bu hataları, bir kez amatör de olsa bir film çektiğim için ben görebiliyorum. izleyenlerin neredeyse hiçbiri fark bile etmiyor. bu husus da neyi gösteriyor, ilker hoca "ancak yaparak öğrenirsin" derken ve bazı hususların zaten genel seyirci tarafından fark bile edilmediğini belirtirken gayet haklıymış.

    eleştiren arkadaşlar, gidip parasını verip masterclass videoları da izleyebilirler ünlü yönetmenlerden. ben werner herzog'un master class derslerini izledim. kendisi de ilker hoca ile aynı şeyi söylüyordu aslında

    (werner herzog cebinden telefonunu çıkarıp gösterir) "bugün nereye giderseniz gidin cebinizde taşıdığınız bir kamera var, bugün film yapamıyorum demek bir mazeretten öte bir şey değil"

    ben gayet müteşekkirim bu dersleri bizimle paylaştıkları için. ayrıca eğlenceli bir eğitici olmanın ne kadar zor bir iş olduğunu da akademisyen geçmişim olduğu için bilirim.
2 entry daha