şükela:  tümü | bugün
  • bir kaç gün içerisinde raflarda yerini alacak olan ikinci romanım.

    roman yazmak, zor ve sıkıntılı bir süreç. hele ki ülkemiz gibi roman okumanın neredeyse ayıplandığı bir ülkede çok daha zor. ilk romandan sonra yazma eylemine olan isteğim de azalmıştı. ama biraz çocukluk arkadaşlarımın gazıyla, biraz büyüklerimin yıkılan ve hep yanlış bilinen semtimizi anlatmam gerektiğini söylemesiyle, en çok da babamın istemesi nedeniyle kalemi tekrar elime aldım. aşağıda giriş bölümü ile sizi selamlıyor.

    --- spoiler ---

    ayaz.

    son günlerin en soğuk ankara gecesi…

    başkomiser yakup sırtını demir parmaklıklara vermiş, mezarlık çevre duvarının üzerinde dengesini kaybetmemeye çalışarak bir yengeç gibi yan yan ilerliyordu. gecenin tüm soğuğunu ciğerlerinde hissediyor, kuru ayaz suratına tokat gibi çarpıyordu. parmaklıklar arasında açılmış boşluğa geldiğinde durdu, yardımcısının kendisine yetişmesi için birkaç saniye bekledi. hemen yanında beliren volkan öfkeyle homurdandı: “abi kaçtır soruyorum, gecenin bu vakti mezarlıkta ne işimiz var?”

    yakup cevap vermedi. çevik hareketlerle parmaklıklar arasındaki boşluktan geçerek mezarlığa girdi. dolunayın aydınlattığı mezarlar, şehirdeki yaşamın cansız bir yansıması gibiydi. memleketlerin, sosyal sınıfların, dönemlerin, malzemelerin karışımı sıra sıra kabirler… mermerden, andezitten, taşlı, taşsız lahitler… gösterişli, büyük ve ölüme meydan okuyan ağaçlar; ince uzun gölgeleri rüzgârda sallanan kavaklar, iğne yaprakları hüzünle titreşen çamlar ve çeşme başlarında uğuldayan serviler… tüm mezarlık üşüyordu. ayaz, ölümün türküsünü söylüyordu.

    başkomiser mezarlıktan, mezarlığı çevreleyen gecekondulardan ve bacalarından çıkan kara dumandan nefret ediyordu. buradaki her şey ona soğuk, hüzünlü ve iç karartıcı geliyordu. sanki mezarların üzerindeki isimler, tarihler ve diğer yazılar zamandan bağımsız bir gardiyan gibi onu gözlüyordu. her yer ıssızdı; buraların hâkimi olan mezar bakıcıları, bekçiler ve sokak hayvanları çoktan inlerine çekilmiş olmalıydı.

    “nereye gidiyoruz abi?” dedi yardımcısı, bu kez daha yüksek bir sesle.
    “çok soru soruyorsun volkan, birazdan anlarsın. önce kulübeye varalım.”
    volkan merakla çevresine bakındı; mezar taşlarından ve ağaçlardan başka bir şey göremedi. huzursuz adımlarla başkomiseri takip etmeye başladı.

    sayısız mezarı, çeşmeyi ve artık boklu suların aktığı dereyi saklıyormuşçasına yükselen çevre duvarı, mezarlığa hapsolmuş ruhların dışarı çıkmasını istemiyor gibiydi. ikili mezarlığın derinlerine uzanan sokak başlarında duruyor, etrafta kimse olmadığından emin olduktan sonra taş duvarın dibinden yürüyorlardı.

    onların varlığından haberdar olan birkaç baykuş huzursuzca huu huu diye öterek rahatsız edici sesler çıkarmaya başladı. mezar taşlarının üzerinde belli belirsiz gölgeler yükseliyordu. volkan, ölülerin huzurunu bozdukları için feci şekilde cezalandırılacaklarını düşündü. öfkeyle başkomisere dönüp, “allah aşkına abi, ne arıyoruz burada?” diye sordu, geniş omuzlarını kaldırarak. “bi sus la volkan!” dedi başkomiser, adımlarını biraz daha hızlandırarak. yardımcısının yeni bir soru sormasına fırsat vermek istemiyor gibiydi.

    birkaç dakika sonra mezarlığın güneydoğu köşesinde bulunan polis şehitliği’nin girişine ulaştılar. şehitlik mezarlığın diğer bölümlerinin aksine oldukça bakımlıydı. tüm mezarlar özenle çiçeklendirilmiş, ara yollardaki ayrık otları temizlenmişti. mermer yüzeyler cilalanmış gibi ışıldıyordu. emniyet teşkilatı sağ iken değerini bilmediği mensuplarının mezarlarına gereken ihtimamı gösteriyordu.

    yakup, duraksamadan girişte bulunan nöbetçi kulübesine yöneldi. cebinden çıkarttığı küçük bir anahtarla kulübenin kapısını açtı. hızlı hareketlerle çakmağını yaktı. volkan meraklı gözlerle onu izliyordu. içerideki sandalyenin üzerine bırakılmış çelik yeleklerden birini yardımcısına uzatıp, “şunu üzerine geçir!” dedi.
    volkan şaşırdı, burada çelik yelek olduğunu bilmiyordu.

    “bunlar da nereden çıktı abi?”
    “iki gün önceki törenden sonra bizim için bıraktım. bekçi senelik izindeymiş.”
    “sen 10 kasım’da şehitliğe mi geldin?”
    “hee, senden izin mi almam gerekiyordu?”
    “estağfurullah abi, şaşırdım sadece.”
    “iyi, daha fazla soru sorma da, geçir şunu üzerine.”
    “niye ki? burada ölülerle mi çatışacağız!?”

    başkomiser yüzüne yayılan gülümsemeyi saklamadan yardımcısına baktı. volkan her şeyden önce yakışıklıydı; torbacıların peşinde, şehrin batakhanelerinin bulunduğu sokaklarda gezerken hayat kadınları arkasından laf atar ve onu beğendiklerini gösteren işaretler yaparlardı. bir seksene yakın boyu ve yapılı bir vücudu vardı. keskin yüz hatlarını belirginleştiren karakterli bir buruna ve ince dudaklara sahipti. sürekli üç numaraya kestirdiği saçlarını kirli sakalıyla tamamlıyordu. siyah gözleri soğuk ve sinirli bir görünüm verse de genelde uysal ve anlayışlıydı. yakup, henüz birkaç aydır beraber çalışıyor olmalarına rağmen yardımcısının dış görüntüsünü her daim sıcak buluyordu.

    “sana ne diyorsam onu yap. eğer düşündüğüm gibi olursa kesinlikle çatışacağız. hem de polise ateş etmekten hiç çekinmeyecek adamlarla,” dedi yakup, başını hafifçe sallayarak.

    volkan asabi tavırlarla kalın paltosunu çıkardı ve en ufak bir ses çıkarmadan çelik yeleği giyindi. silahını ve kelepçelerini düzeltti. anlamsız bir şekilde çelik yeleğe rağmen güvende olmadığı hissine kapıldı. sanki ölüler mezarlarından kalkacak ve ona saldıracakmış gibi korkuyordu. bakışlarını mezarlardan başkomisere çevirdi. amiri, kulübenin içinde çakmak ışığı altında rulo halindeki bir krokiyi açmaya çalışıyordu.

    yavaşça başkomisere yaklaşan volkan, “bu ne abi?” diye sordu. meraktan gözlerinin içi parlıyordu. yakup neredeyse duyulamayacak kadar kısık bir sesle “mezarlığın bir bölümü. sanırım fil ayağının ne olduğunu buldum.” dedi.

    başkomiser altı aydan fazla bir süredir ankara’nın en büyük uyuşturucu şebekesinin peşindeydi. geceler boyu çalışarak tek bir satır atlamadan tapelerdeki verileri ayıklamıştı. çetenin uyuşturucuyu “fil ayağı” dedikleri bir yerde sakladıklarını çözmüş olmasına rağmen bu yeri bir türlü bulamamıştı. sayısız dinleme, takip, istihbarat raporu sonuç vermemiş, yaptıkları tüm baskınlarda torbacılardan yakalayabildikleri az miktarlardaki uyuşturucu ile yetinmişlerdi. yakup, bir paranoyak gibi büroda çalışan memurlarından üst kademe amirlerine kadar herkesten şüphelenmeye başlamıştı.

    bu kadar uzun süredir adamları yakalayamamış olmasını operasyonların içeriden birileri tarafından çeteye haber verilmesine bağlıyordu. bu nedenle bürosundaki birçok personeli değiştirmişti. yıllarca beraber çalıştığı arkadaşları ona küsmüş, teşkilat içinde adı neredeyse deliye çıkmıştı. bu süreçte istanbul’dan tayinle gelen volkan ise kurtarıcısı gibi olmuştu. diğer polislerin aksine kültürlüydü; iki yabancı dili vardı, okumayı ve araştırmayı seviyordu. o da başkomiser gibi uyuşturucu sorununun sadece polisiye tedbirlerle çözülemeyeceğine inanıyordu. birçok sivil toplum kuruluşuyla bağlantılar kuruyor, çözüm için ne yapılabilir sorusuna cevap arıyordu. yakup tüm bunların merkezinde yardımcısının geçmişinde kalan, yaşadığı bir travmanın izleri olduğunu da hissediyordu.

    büroda göreve başladığında volkan’ın sicil dosyasını didik didik etmiş, başarıdan başka bir şey bulamamıştı. babası emekli bir paşa, annesi güzel sanatlar fakültesi dekanlığı da yapmış emekli profesördü. kız kardeşi ise savcıydı. ilk ve ortaokulu birkaç yıl önce yanan ve taş okul olarak da bilinen bakırköy ilköğretim okulu’nda tamamlamış, daha sonra etiler polis koleji’ni bitirmiş ve polis akademisi’nden mezun olmuştu. polis akademisi’ni bitirir bitirmez kura dışı bırakılarak interpol daire başkanlığı’nda göreve başlamış, bu dairede görevli iken kısa sürelerle değişik ülkelerde görev yapmıştı. yakup böylesine gelecek vadeden bir polisin narkotikte çalışmasını hiçbir zaman anlayamamıştı.

    ikizi olan kız kardeşi ise istanbul’dan volkan’la beraber ankara’ya gelmişti. terör ve örgütlü suçlar bürosu’nda görev yapan savcı hanım, kardeşinin aksine çok sert bir mizaca sahipti. sanki özellikle bu çeteyi araştırmaya gelmiş gibi de olayla yakından ilgileniyordu. bu gece burada bulunduklarından da bir tek o haberdardı.
    volkan ayrıca açık sözlü ve dürüst bir polisti. kaba kuvveti sadece serserilere ve pisliklere karşı kullanıyordu. karşısında kim olursa olsun fikirlerini açıkça söylemekten çekinmiyor, olaylara müdahale ederken içgüdülerini bilgisiyle harmanlayarak hareket ediyordu. sakin, bilgili, kararlı ve yakup gibi mücadeleciydi. ama tüm bu iyi özelliklerinin yanında başkomiserin sinirini bozan iki huyu vardı.

    birincisi, sürekli soru soruyordu. bu soruları yardımcısının öğrenme isteği olarak düşünse de bu duruma çoğu zaman uyuz oluyordu. ikincisi ise gerçekten dayanılması zor ankara ile istanbul kıyaslamalarıydı. sürekli istanbul’u, boğaz’ı, tarihi yarımada’yı övüyor, “ankara’yı başkent olmasaydı bir kasabadan farkı olmayacak bir yer” olarak tanımlıyordu.

    birkaç gün önce yine yaptığı bir karşılaştırma yüzünden yakup’tan sağlam bir fırça yemişti. sürekli, “burada nasıl yaşıyorsunuz, deniz bile yok!” demesine dayanamayan başkomiser, “martı mısın sen? deniz yok, deniz yok diye kafa açıyorsun. beğenmiyorsan siktir olup gidebilirsin, inan hiçbir ankaralı buna alınmaz,” demişti.
    yardımcısı tüm bu özelliklerinin yanında anlaşılması güç garip alışkanlıkları da vardı. mesaiye başlamadan önce mutlaka kaza ve beladan koruduğuna inandığı bir duayı okurdu. sonra mırıltılar eşliğinde üzerinde her zaman taşıdığı iki silahını da temizler ve yedek şarjörlerindeki mermileri tespih çeker gibi tek tek sayardı. en sonunda sayısını kimsenin bilmediği kadar çok metal kelepçeyi kemerine takar ve aynı duayı tekrarlardı. bu garip ritüeli tamamladıktan sonra mutlaka bir kahve söyler, kimseyle konuşmadan kahvaltısını yapardı.

    volkan merakla krokiye baktı, üzerinde cebeci asri mezarlığı yerleşim planı yazıyordu. başkomiser kroki üzerinde bir güzergâh çizmiş, birkaç değişik noktayı işaretlemişti.

    cebeci asri mezarlığı, ankara’nın başkent olmasından sonra planlanmış, ülkenin ilk çağdaş mezarlığıydı. 1935 yılında yapılan proje yarışmasını kazanan alman mimar martin elsaesser tarafından tasarlanmıştı. cadde ve sokaklarla tamamı adalara bölünmüş yüzlerce mezar grubundan oluşan bu mezarlıkta yaklaşık çeyrek milyon naaş gömülüydü. içerisinde, cumhuriyet dönemi idarecilerinin, bugün hala failleri yakalanamamış cinayetlere kurban giden uğur mumcu, muammer aksoy gibi birçok gazetecinin mezarı olduğu gibi ülke edebiyatına adlarını altın harflerle kazımış cahit sıtkı tarancı, ahmet arif, memduh şevket esendal gibi birçok şair ve yazarın mezarı da bulunuyordu. yine şehrin tarihine kara bir gün gibi geçen 1 şubat 1963 ankara uçak kazası nda hayatını kaybedenler de burada yatmaktaydı. hatta şehrin en bilinen polis merkezi olan solmaz kılıçtepe karakolu’nun adı da bu kazada şehit düşen iki polis memurunun soy isimlerinden oluşuyordu. ayrıca musevi ve hıristiyan mezarlarına ayrılmış farklı bölümler ve dışişleri ile polis şehitliği de mezarlığın içindeydi.

    yakup kroki üzerinde çizdiği güzergâha bakarak sakalını kaşıdı, işaretleri ve not ettiği isimleri yeniden dikkatle inceledi. hala çözemediği bir şeyler var gibiydi. amirinin sıkıntısını anlayan volkan, bakışlarını kroki üzerinden çekmeden “fil ayağının neresi olduğunu düşünüyorsun abi?” diye sordu. başkomiser cevap vermeden rulo halindeki krokiyi tamamen açtı. yardımcısı gözlerine inanamadı. mezarlığın planı fil ayağı şeklindeydi .
    “fil ayağı şifresini burası için mi kullanıyorlarmış?” diye sordu volkan, şaşkınlığını belli eden bir tonla.
    “senin aklına başka bir yer geliyor mu?”

    volkan düşünmeye çalıştı. adamların mal dağıtımı yaptıklarını bildikleri evler mezarlığın neredeyse dibindeydi. girip çıkmaları çok kolay olduğu gibi mezarların içinde mal saklamaları da zor olmazdı. ama yine de kafasına yatmayan şeyler vardı. bunları vurgulamak ister gibi sesli bir şekilde; “iyi güzel de abi, burası yüzlerce dönümlük geniş bir araziden oluşuyor. her gün yüzlerce insan girip çıkıyor, güvenlikler ve diğer çalışanları söylemiyorum bile. düşündüğün gibi uyuşturucuyu burada saklıyor olsalardı mutlaka birileri görürdü.” dedi.

    “haklısın ama bir noktada yanılıyorsun volkan. şimdi sorularıma cevap ver!”
    başkomiserin yüzünde bir kıpırdanma oldu. yüzünü mü buruşturuyordu, yoksa gülümsüyor muydu, anlamak imkânsızdı. krokiyi tekrar eski haline getirip halen masanın üstünde bir mum gibi yanmakta olan çakmakla –babasından kalma eski bir muhtar çakmağıydı- bir sigara yaktı. yardımcısına bakmadan sordu: “değerli ve çetesiyle ilgili ne biliyoruz?”

    “çinçin, yenidoğan ve doğantepe semtinde bulunan yirmi ayrı noktadaki torbacılar aracılığıyla uyuşturucu satıyorlar.”
    “tespit ettiğimiz merkezleri neresi?”
    “gültepe caddesi no: 221/b adresindeki yıkık gecekondu.”
    “dağıtımı buradan yapıyorlar değil mi?”
    “evet de abi, bunları en iyi sen biliyorsun, tekrar tekrar neden soruyorsun?”
    “birazdan anlayacaksın, sen sadece sorularıma cevap ver!”

    başkomiser sigarasını kulübede bulunan kül tablasına bastırdı. ciğerindeki son dumanı da üfledikten sonra tekrar yardımcısına döndü: “peki, dağıtımını yaptıkları malları nereden temin ediyorlar?” diye sordu.
    “bilmiyoruz. yakaladığımız torbacıların tamamı hep aynı adresi verdiler. defalarca baskın yaptık ama o soktuğumun harabesinde bulduğumuz mal en fazla iki avuçtu…”

    volkan sustu, bakışlarını başkomisere çevirdi. bu küçük kulübede üzerindeki kalın elbiselerine rağmen üşüyordu. rüzgârın uğultusu gitgide artıyordu. buradan bir an önce çıkıp evine, kutsal inine geri dönmek istiyordu. başkomiserin sesi düşüncelerini böldü.
    “yani malın dağıtıma çıktığı yeri biliyoruz. torbacıları biliyoruz. içicileri, müşterilere malı götüren taksicileri biliyoruz. peki, bilmediğimiz tek şey ne?”
    “değerli’nin kim olduğu ve çetenin uyuşturucuyu kimseye görünmeden o eve nasıl soktuğu.”
    “kesinlikle! şimdi buraya bak.”

    başkomiser önce krokinin dışında işaretlemiş olduğu bir noktayı gösterip, “burası değerli ve çetesinin malı dağıttıklarını bildiğimiz gecekondu yıkıntıları,” dedi. volkan loş ışıkta daha iyi görmek için krokiye iyice yaklaştı. “mezarlığın kuzey duvarına paralel uzanan gültepe caddesine sadece yirmi metre mesafede.”

    yakup parmağını başka bir işaretin üzerine getirip, “bu noktadan hatip çayı’nın hüseyin gazi-ulu bey kolu mezarlık içerisine giriyor. mezarlığın kuzey duvarına paralel akarak plevne caddesi altından geçen bentderesi’ne ulaşıyor. bu çay eskiden temiz akarmış, ama şimdilerde kanalizasyon gibi kullanılıyor. aynı şekilde gültepe caddesi altından da plevne caddesi’ne uzanan bir ana kanalizasyon hattı var.” başkomiser birden durdu ve sigara paketinden yeni bir dal sigara çıkartırken, “bu iki hat bentderesi haricinde yalnız bir noktada birleşiyor,” dedi.

    volkan krokiye daha bir dikkatle baktı. dere yatağı başkomiserin anlattığı gibi caddeye paralel uzanıyor ve tam da filin ayak bileğine denk gelen dördüncü kapı karşısından kavis alarak plevne caddesi’ne uzanıyordu. heyecanla “mezarlığın dördüncü kapısından değil mi? tam da gecekonduların yanı başından yani,” diye bağırdı.
    “kesinlikle. hem de bu bağlantı yedek bir hat. yerin altında boş duran ve bir insanın içinde çok rahat yürüyebileceği boyuttaki beton borulardan bahsediyorum. bir ucu mezarlığın içindeki dereye, diğeri gültepe caddesi’ne uzanıyor!”

    volkan’ın zihninde defalarca baskına gittiği yer canlandı. gecekondular bitişik nizam yapılmadığı için aralarında bir metreden dar sokaklar vardı. bölgeye yaptıkları baskınlarda adamlar buralardan kolayca kaçıyor, onlara yardım eden mahalleli, çatılardan tuğla ve kiremitleri polislerin üzerine yağmur gibi yağdırıyorlardı. kovaladıkları adamlar her defasında anlaşılmaz bir şekilde ortadan yok oluyordu.

    yakup sigarasını yaktıktan sonra, “aski den bir mühendisle görüştüm. mezarlığın içinden akan dereye hüseyin gazi tarafından başlayarak birçok yerden ulaşmak mümkünmüş. ayrıca 1996 yılında yapılan proje ile eskisi kadar faal pis su bağlantısı da yokmuş. sadece yağmur suyu kanalları bağlıymış. mühendis çok mantıklı bulmamakla beraber uygun donanım ile bu kanal içerisinde gezilebileceğini söyledi,” dedi.

    şimdi her şey daha netti. çete dereyi ve boruları sadece kaçmak için değil mahalleye uyuşturucuyu sokmak içinde kullanıyor olmalıydı. volkan öfkeyle doğruldu. sırtını kulübenin duvarına dayadı, ellerine baktı. sinirinden titriyordu. kalbi de aynı şekilde göğüs kafesini parçalamak ister gibi hızla atıyordu. bu zamana kadar böyle bir ihtimali düşünmediği için kendisine kızmıştı.

    meslek hayatı boyunca gördüğü tüm uyuşturucu satıcıları aptallardan ve kafası her daim güzel müptezellerden oluşuyordu. kararlı bir şekilde başkomisere döndü: “derenin içine mi gireceğiz?” diye sordu.
    “hayır. derenin içinde olduklarından emin değilim. başka bir fikrim var!”
    “nedir?”
    başkomiser kroki üzerinde derenin mezarlığa girdiği noktaya işaret ederek; “dereyi takip ederek önce yedek hattın dereye ulaştığını düşündüğüm noktaya gideceğiz. burada mezarlığı ikiye bölen bir iç duvar var. hatta paralel uzanıyor ve mezarlığın dördüncü kapısına kadar ulaşıyor. bu duvara ulaştığımızda operasyon için benden talimat bekleyen ekiplere emir vereceğim. onlar gecekondulara baskın yaptığında adamlar can havliyle deliklerine girecek ve mezarlık içinden bir yerden ortaya çıkacaklar. biz de o noktada tepelerine bineceğiz.”
    volkan heyecanlandı. başkomiserin bunca planı tek başına yapmış olması şaşırtıcıydı. “ya dışarı çıkmazlarsa?” dedi, ellerini ovuşturarak.

    “o zaman sabah kazı izni alır mezarlığı baştan sona kazarız. kaybedecek bir şeyimiz kalmadı.”
    başkomiser krokiyi topladı. sandalye üzerinde duran çelik yeleği giyindi. kıyafetini düzelttikten sonra yardımcısına döndü: “şimdi hazırsan gidiyoruz!”

    --- spoiler ---

    kapak, fiyat ve tanıtım metni için (bkz: ölü doğanlar)
  • yıllarca tabelasını gördüğüm, bir gece de arkadaşımın evine gitmek için girdiğim çinçin hakkında bir roman.

    sipariş hele bir gelsin, yorumunu da yaparım. gobekli reyiz'in yazmış olması da ayrı bir mutluluk konusu tabii.

    ama mabet'in devamını çok bekletme, e mi başgan?
  • ankara'da deniz olmaması sorununa da inceden değinmiştir:

    - "burada nasıl yaşıyorsunuz, deniz bile yok!" demesine dayanamayan başkomiser,

    - "martı mısın sen? deniz yok, deniz yok diye kafa açıyorsun. beğenmiyorsan siktir olup gidebilirsin, inan hiçbir ankaralı buna alınmaz," demişti.
  • oldukça başarılı bir ankara romanı.

    günümüz türk edebiyatında ne yazık ki kaliteli polisiye görmek pek mümkün değil. fakat ölü doğanlar bu kısır döngüyü değiştiriyor, yüksek tempoyla giden bir polisiye olmasının yanı sıra; ülkenin başkentinin merkezinde yaşanan çürümüşlüklere, yönetim bozukluklarına ve kötülüklere ışık tutuyor. zaten sırf bu özelliği bile kitabı sadece bir polisiye olmaktan çıkarıp, aynı zamanda bir toplum romanı haline getiriyor.

    umarım böyle güzel kitapları gelecekte daha sık raflarda görürüz.